Nereden Nereye? (1. Bölüm)

Nereden nereye? Kaderde İstanbul gecelerinden yazı yazmak da varmış, Hakayde için. Aslında yirmi günde değişen hayatımızın hikayesini anlatmakla başlamak lazım ama korkuyorum.  Hikaye karışık, ben karışık, hayat karışık. Anlatacaklarımdan ziyade anlatmamam gerekenlerin dökülmesinden korkuyorum sanki. Ama diğer taraftan da bu dönemin bir köşede ayrıntıları ile kayıtlı olmasını istiyorum. Olur da gelecek de cocuklarıma vermem gereken hesaplar olursa en azından savunmam da kullanabilirim.

      Biz bu zamana kadar anne baba olarak Kayra için ne gerekiyorsa elimizden geldiğince gücümüz yettiğince yapmaya çalıştık ve bunların hayatlarımız üzerindeki etkisini hiç sorgulamadık. Yapılması gerekiyorsa yapılacak, bitti. Ancak şimdi durum değişti. Artık bize bağlı bir hayat daha var. Yapılan her değişim onun hayatını da baştan sona değiştiriyor. Böylece de anne babalığın bir diğer yüzüyle tanışmış oluyoruz. Denge…. Acaba Can Baküde Kayraya sunulanla eşit şartlar altında yaşayabilseydi nasıl olurdu? Neler kazanırdıi hayatında neler değişirdi, nasıl bir çocukluğu olurdu. Ya da şimdi İstanbul da onu nasıl bir çocukluk ve gençlik bekliyor. İkisinin de büyüdüklerinde hiç hatırlamayacakları ama benim hayatımın en önemli dönemi on yıllık Bakü dosyası bir çırpı da nasıl kapandı.

Hikaye….

       Tarih 12 Eylül, günlerden Salı. Kayra 6 yaşında Can ise 23 aylık. Kayra’nın okul zamanı gelmiş fakat biz erteliyoruz. Normal bir ilkokulun birinci sınıfına başlamaya hazır değil. Bunun için bir sene daha kazanabilirmiyiz, bir sene daha anaokuluna gönderebilirmiyiz diye düşünüyoruz. Önümüzdeki en büyük problem dil. Yabancı ve iki dil konuşan bir ülkede yaşıyoruz, bir şekilde Türkçe konuşan öğretmen ve grup bulmalıyız. Aylarca araştırdıktan sonra sadece iki yer bulabildik. İkisi de, ne fiziki şartları, ne de eğitim seviyesi olarak kesinlikle bizim kriterlerimize uymuyor ama başka yolumuz yok. Ya bir seneyi evde geçirecek ya da bunlardan birine gidecek. Karı koca ilk seçenek olan devlet okuluna gittik ve daha down sendromu’nun ne olduğunu bilmeyen bir grup öğretmene durumumuzu anlattık, hatta bir nevi çocuğumuzu pazarlamaya çalıştık. Isırır mı, saldırır mı, hadi diğer çocuklar zarar verirse, gibi saçma sapan sorulara yanıt verdik. Düşünelim, haber verelim dediler çıktık. Orada yaşadılarımızı, hissettiklerimizi anlatmaya gerek yok ama ben bu kadar şeyin içinde en çok onların elinde yetişecek diğer çocuklara üzüldüm diyebilirim.

İkinci merkez ise özel bir kurumdu. Onların da diğer annelerin tavırları nedeni ile ticari kaygıları vardı. Yine aynı konuşmalar, aynı sorular ve biz düşünelim cevabıyla çıktık. Kapıya çıktığımda ‘Bunlar alsa dahi ben Kayrayı her ikisine de göndermem’ dedim.

O akşam karşılıklı oturduk epey bir süre konuşmadan sadece bakıştık. İkimiz de yapılması gerekeni biliyorduk zaten, sadece birinin ortaya atması gerekiyordu. Ben ‘Kabul ediyorum’ dedim.

Kabul ettiğim şey, belirsiz bir süre iki çocuğumuza  da fiziki olarak tekbaşıma bakmaktı aslında. Hiç bilmediğim tanımadığım ve hayatta en son yaşayacağım yer orasıdır dediğim bir şehirde.

Onun kabul ettiği ise yalnızlıktı. Çocuklardan ayrı kalmak ve özellikle de Can’ın en tatlı dönemlerini kaçırmaktı. Ekonomik olarak bizi zorlayacak bir süreçte bundan başka yolumuz da yoktu.

devamı sonraki post da….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir