Enerji Nereden Gelir?

Hayatta en korktuğum şeylerden biri enerjimin azalmasıdır herhalde. Çünkü insanın beyninin, ruhunun ve bedeninin hızı bir şekilde birbirine uymak zorunda. Genelde beyin yavaş olursa beden de yavaş ilerliyor.  Eğer sosyal yaşamını etkilemiyorsa, etrafındakileri deli etmiyorsa, ana sorumluluklarını yerine getirebiliyorsan problem yok. Hatta bazen iyi bile sayılabilir çünkü şu dönemde çoğu insan  hızını yavaşlatma çabasında.

Tabi bu ikisi aynı şey mi o tartışılır yani miskinlikle, uyuşuklukla, kontrollü sakinlik aynı kefeye koyulabilir mi?  Ha çok zeki olup sakin olan insanlar da var ama parmakla gösterilecek kadar azdırlar sanırım. Ya da dediğim gibi kontrol seviyeleri çok yüksektir. Onlar da arta kalan enerjiyi genelde düzenli sporla atmaya çalışırlar. Sonuçta yine aynı teori; beyni hızlı çalışan insanların enerji miktarları fazladır. Çünkü beyin hızlı tüketir ve hep bir sonrakine geçmek ister ama fiziksel güç bunu karşılayamayabilir. Gözler daha sağdan sola dönmeden beyin ortamı taramıştır bile. Ayak adımını atmadan zihin gitmiş gelmiştir o yolu. Karşıdaki daha cümleyi bitirmeden denilen anlaşılmış cevabı hazırlanmıştır. O yüzden uzun konuşmalara tahammül edemezler ya devamlı konuşma kesicidirler ya da dikkatsiz dinleyici. Tabi bu konuda kendilerini eğitene kadar. Okumaya devam et Enerji Nereden Gelir?

Hayatının Hikayesi Var mı?

Ayaklarının altında ince bir tahtayla koskoca okyanusun ortasındasın. Bazen dev dalgalarla boğuşuyorsun, bazen çarşaf gibi denizde tetikte bekliyorsun. Hava devamlı değişiyor. Deli eden, nefes aldırmayan bir sıcak, sen bir şey anlamadan kendini yağmura bırakıyor. Aynı anda hem üşüyüp,  hem yanabiliyorsun. Tek başına olduğunu düşünüyorsun ama aslında ayaklarının altındaki derinliklerde ve başının üzerindeki gökyüzünde göremediğin öyle yaşamlar var ki. Asla göremeyeceğin bambaşka, akıl almaz yaşamlar. Buna rağmen okyanusun ortasında bir tahta parçasıyla tek başınasın. O tahta parçası bir nevi bedenin. Ona iyi bakmak, korumak ve sahip çıkmak zorundasın aksi takdirde, yok olursun. Bazen dans eden yavru yunuslar görünüyor etrafında, kafalarını çıkarıyor bir şeyler diyorlar sana. Kuyruk sallayıp eğleniyorlar. Sen de gülümsüyorsun, umut oluyorlar, yalnızlığını unutturuyorlar. Ardından köpek balıkları üşüşüyor. Hayatta kalabilmen neredeyse onların damak keyfine kalmış. Okumaya devam et Hayatının Hikayesi Var mı?

Kovalamaktan da Sıkıldım

Şu hayatta insandan çok duygularla ve uykuyla kavga ettim sanırım. Yıllardır anlayamadım ki bu uyku denenin benimle derdi nedir. Gecelere bekçi dikti beni. Tamam gençlikte gayet çekici gelirdi gece bekçiliği, millet uykudayken dünyaya hakim olmak ama işler değişti kardeşim. Uyuyasım var. Artık genç değilim. Benden çok daha hızlı olan ve yetişmem gereken iki ayrı hayat daha var. Kısacık gece, üç gündüzü çıkarmıyor işte, bakiye açık veriyor. Derininden biraz nefes, renkli rüyalısından bir tutam deliksiz uyku, az daha sakin duygularla sanırım hayat biraz daha kolay olabilirdi. Okumaya devam et Kovalamaktan da Sıkıldım

Görünen Resme Yazılan Hayatlar

2018 Eylülde geldik İstanbul’a. İki aya kadar üç yılımızı tamamlayacağız. Koskoca 3 eğitim öğretim yılını ve daha neler neler tamamladık. Bazen görünen bir yıldır, ama onun arkasında beş yıla sığacak hayat vardır. Bazı insanların yaşanmışlıkları, yaşlarından kat kat fazladır. Bazı çocuklar, bir gibi görünür, beş çocuk enerjisine sahiptir, yaşı dokuzdur ama aslında dörttür. Hatta bazen belirli yaşlarda takılır ve yıllarca aynı yaşı yaşayabilirler. Aynı şey bazı yetişkinler içinde geçerlidir; zaman, ömür geçer ama bakarsın ki orada takılmış yıllarca aynı yaşı yaşar dururlar. Demem o ki; zaman denilen, bizim yatay olarak düşündüğümüz ama aslında çok boyutlu olan kavramla insanoğlunun metabolizmasının uymadığı çoktur. Hele kendi hayatıma baktığımda, normal insana göre biraz daha fazla gibi görünüyor bu uyumsuzluklar. Ama etiketlerimiz mecburen zamana endeksli işte.    Okumaya devam et Görünen Resme Yazılan Hayatlar

Ben Kim Olsam?

En kıskandığın tip nedir diye sorsalar veya farklı bir açıdan, tekrar dünyaya gelecek olsan kendini nasıl bir resmin içinde hayal ederdin, anlat deseler hemen başlardım anlatmaya:

Ne çok küçük ne de çok büyük bir oda, ortasında bir masa, karşısında rahat iki kişilik bir  koltuk, pencerenin önünde okuma koltuğu ve yanında küçük bir çay sehpası. Köşede ahşap dolap üzerinde bir kahve makinesi, alt raflarında kahve çeşitleri. Modern bir müzik sistemi, duvara monte edilmiş, bilgisayara bağlı  orta boy bir ekran.

Orta yaşlı bir erkeğim, evlenmiş iki çocuk yapmış, çocuklar büyüyünce boşanmışım. Çünkü o kadar kendi dünyamda yaşıyorum ki aile kurumunun beklentilerine cevap veremiyorum. Aslında aşkı ve eşimi seviyorum ama bencilliğimle onun hayatını da karartmışım. Parada pulda gözüm yok. Asgaride yaşamama ve kitaplarıma yetsin yeter. Kalabalığı sevmem. Bir iki tane yıllanmış dostum var, sohbetine doyamadığım. Onlarla gece yarılarına kadar sohbet etmek, demlenmek, şu hayatta en keyif aldıklarımdan. Çocuklarımı severim. Onları benden bağımsız birey olarak kabul edeli, aramızdaki ‘benim, ben yaptım, bana aitler, istediğim gibi şekil verebilirim’ gibi ilkel duyguları bırakalı çok uzun zaman oldu. Bu beni ara sıra ilgisiz veya duygusuz bir baba gibi gösterse de, büyüdükçe daha iyi anlıyorlar beni. Zaten bu kadar bildiğim şeyin içinde bir türlü, bir yere oturtamadığım, neden yaptığımı bilemediğim tek şey evlilik ve çocuklar. Bunu da zamanın da evrimsel gelişime atfedip hızlı geçtim konuyu.

Okumaya devam et Ben Kim Olsam?

Dünyadan Rol Çalmak

Benim en ideal uyku düzenim;  akşam 9-10 gibi çocuklarla yatıp sabah, 3-4 gibi güne başlamak. Ne zaman yatarsam yatayım, ortalama günlük 5-6 saat uyuyorum. Ama erken yatıp, sabah veya gece de denilebilir dört gibi kalktığım zaman daha keyifli, mutlu ve enerjik olduğumu hissediyorum. Ne mi yapıyorum?  (Mesela bu gece, Tutunamayanları dinlerken desen çiziyordum) Genelde ya masama otururum, ya da okuma koltuğuma. Bugünlerde kafayı çizime taktığım için, kalkar kalmaz kağıt kalem alıyorum elime. Güzel bir çay demliyorum, sesli kitap, müzik, podcast artık o an canım ne isterse onu açıyorum.  Yazıyorum, çiziyorum, karalıyorum, okuyorum. İşin ilginç tarafı çok fazla da düşünmüyorum. Çünkü, sabah o saatlerde düşünemiyor insan. Bu en büyük avantajlardan birisi aslında. Önce karanlığa uyanıyorsun, sonra, yavaş yavaş gün ağarıyor. Sessizliğe uyanıyorsun, sonra, yavaş yavaş hayat uyanıyor. Okumaya devam et Dünyadan Rol Çalmak

Takıntıya Nazik Davran

Evde ki 34.günümüzü de kazasız belasız tamamladık. Kazasız belasız dediysek her şey de güllük gülistanlık anlamına gelmesin tabi. Son zamanlarda üç beş günde bir Kayra’nın ayarları bozuluyor. Adım adım takıntıları artmaya başladı. Kısa bir süre sonra ‘Takıntılı Biriyle Yaşamak’ adıyla yayınlanacak kitabımı raflarda bulabilirsiniz. İlk kitabımı da hiç böyle hayal etmemiştim ama o taraflara doğru ilerliyoruz. Bu aşağıda anlatacaklarım tamamen benim şahsi düşünce, deneyim ve çıkarımlarımdır. Herhangi bir uzman eminim ki duruma çok daha teknik konulardan bakabilir. Fakat bu kadar yılda şunu çok iyi öğrendim ki bazı olayların akademik yönleri ile yaşamsal deneyimleri birbirini tutmayabiliyor. Çözümlerin uygulanabilirliği imkansız hale gelebiliyor. Bu yüzden ben sadece kendi bindiğim geminin kaptanı olmayı anlatabiliyorum. Okumaya devam et Takıntıya Nazik Davran

Hayatı Hangi Dilden Okuyorsun?

Bugün bizim evde 29. günümüz. Düşünüyorum ama inanamıyorum. İşin tuhaf tarafı hatırlayamıyorum. Sanki başka birilerinin hayatını izliyormuşum gibi geliyor. Çocuklar yine beklediğimden daha iyi idare ediyorlar. Kayra son iki üç gündür pencerelerde ama bir şekilde oyalanıyor. Duygusal olarak çok farkında olmadığı için endişesi korkusu yok, tek derdi dışarısı. Can için durum çok daha farklı; görünürde keyifli ama ara sıra hiç beklenmedik anlarda patlamalar yaşıyor. Evde televizyon ve benden başka yetişkin olmamasına rağmen mikrop kelimesi duymak istemiyor. Devamlı ellerini yıkıyor ki ben o kadar yıkamıyorum.  Okumaya devam et Hayatı Hangi Dilden Okuyorsun?

Yalnız Saatim Var

Geceleri kolay geçirmenin en iyi yollarından biri de, güzel bir müzik eşliğinde yazmak sanırım. Masamın üzerinde bir sürü defter, ajanda var. Bir kova da çeşit çeşit renkli kalemler. Yine de bloğumun yeri ayrı. Bana iki seçenek sunsalardı; kitap mı yazmak isterdin, yoksa çok okunan bir bloger olmak mı, bloğumu tercih ederdim. Daha canlı, daha aktif, daha hızlı ve reaksiyonları daha kolay alabileceğim bir platform. Gerçi çok okuyucusu olmayan, yani pek fazla reaksiyon almayan birine göre komik bir neden oldu ama olsun. Dokuz yıldır bu camianın içinde olan biri olarak şunu söyleyebilirim. Blogerlar ikiye ayrılır; bir kısmı der ki; sayı önemli değil, bir iki kişi bile olsa, yazdıklarım birilerinin hayatına dokunuyorsa benim için yeterlidir. Hatta gereksiz kalabalık yerine kaliteli ama az okuyucu daha makbuldür. Diğer kesim de der ki; ne kadar çok Okumaya devam et Yalnız Saatim Var

Hayalin Kaç Dakikalık?

Son dönemlerde astrolojiye merak saldım. Epey de okuyorum ama çok geniş bir alan ve çok ayrı bir dili var. Gezegenler, burçlar, evler, yıldızlar, açıları derken mümkün değil hepsini aklımda tutamıyorum. Okuduğumu az buçuk anlıyorum ama birine anlatayım dersem terimleri toparlayamıyorum. Bir gün öğrenicem bu dili ama inanıyorum. Son dönemde en temizinden anladığım şey ise eski dünya düzeninin yıkılıp yerine yeni dünya düzeninin kurulduğu. Her şey önce alt üst olacak, temizlenecek ve ardından yeniden kurulacak.  Bu yüzden de 2020 ve hatta 2021 onlar için oldukça önemli yıllar. Bu arada da, yeni dünya düzeninde nasıl bir yer istiyorsun, bir yıldan  başlayarak 10 yıla kadar hedeflerin, hayallerin, isteklerin neler, düşün, yaz çiz, gibi paylaşımlar geziniyor. İşin içine girince bunların nereden geldiğini az buçuk çözebiliyorsun ama çözemesen de bunları düşünmekten ne zarar gelir ki diyorsun kendi kendine. Okumaya devam et Hayalin Kaç Dakikalık?