Bilginin Evinde Balayı..

‘ İnsanların kendilerine verdiği en büyük ceza, özlerini dünyaya hapsetmektir’
    Azericeyi seviyorum. Bazı kavramları nasıl anlatırım diye düşündüğüm zaman, bazen Azerice kelimeler daha açıklayıcı geliyor. Sanki demek istediğimi, tam olarak o kelime ifade edecekmiş gibi hissediyorum. Türkçe deki ‘Kendi‘ kelimesi Azerice ‘öz’ olarak kullanılıyor. Mesela ‘Kendi kendine’ ‘Özü özüne – kendim giderim – Özüm giderim’ gibi.
 
   ‘İnsanların kendilerine verdiği en büyük ceza , ÖZ lerini dünyaya hapsetmektir sanırım’ Bu cümlede ki ‘insanın özü’ işte tam da anlatmak istediğim şey. İnsanoğlunun beş duyusuyla algıladığı bir dünya var, bir de bunların ötesinde hissedilen bir boyut . Yaşamın da özü var . Maddeci insanlar (yabancı kelimeyle; ‘materyalist’ deniyor galiba) sadece var olduğunu sandığıyla, hayatını idame ettiriyor. Oysa, hissedebilen insanlar için yaşam, dünya denilen fiziki hapishaneyle sınırlı değil. Her şeyin bir karakteri var, ruhu var, canlılığı var. Eşyaların, mekanların, duvarların, kelimelerin… Sorun hissedebilmekte.
      
         İnsanoğlunun yaradılışında inanılmaz özellikler var. Bu devirde bunlara yetenek denilse de, aslında her insanın özünde varolan ama zaman içerisinde sönen özellikler.
Bunların sönmesinin en başta ki nedeni, negatif enerjilerin birikimiyle, insan üzerinde oluşan kabuk tabakası. Bu tabaka kalınlaşıp sertleştikçe, iletişim azalıyor. Bu negatif enerji birikimi ise; stres, olumsuz düşünme, dedikodu, art niyet, yenilen içilen gıdalarda ki zararlı maddeler, elektromanyetik alanlarla oluşuyor. Bütün bunların ortasında duyarsız, suni yaşayan  insanlar ortaya çıkıyor işte.
       Benim için mekanlar çok önemli. Özellikle yaşanılan mekanlar. Dışarıdan baktığımız zaman beton kibrit kutularında yaşıyoruz. Ama başka çaremiz yoksa eğer, bunu pozitife çevirmeyi de bilmek zorundayız. Tabi ki en büyük hayalimiz bahçeli, ahşap bir evde, çocuk büyütüp, yaşlanmak ama bunun için şartların epey bi değiştirilmesi gerekiyor.
  
      Balayımız Kasımın sonuna denk gelmişti. Hakanın yurtdışında olması nedeniyle her şey için toplam  yirmi günümüz vardı. Mucizeyle birlikte on iki günde hayalimizdeki nikah için her şeyi hallederek balayına çıktık. Ama bu arada ben çok fena üşüttüm. Sesim tamamen gitti. Elimde bir poşet  otla geziyordum. Ihlamur ,adaçayı… Abant da büyük bir otele gittik. Göl manzaralı, gayet konforlu, güzel bir oteldi. Balayı çiftleri için de bir sürü promosyonları vardı hatta. Ben otelde ki bütün ilaç dolabını boşalttım. Bu arada da gezme derdindeyim tabi. Otelden Boluya giderken yol üzerinde, ormanın içerisinde küçük ahşap kulübeler gördük. Ön tarafta da bir restoran vardı. Meğer butik otel gibi bir şeymiş. Oda oda veriliyormuş. Biz bayıldık. Masal evleri diye geçiyordu. Biz en tepede ki Bilginin evine çarpıldık.  Hemen otele döndük, tası tarağı topladık ve beş yıldızlı konforu bırakarak koşa koşa dağ kulübesine geldik, hem de 39 derece ateşle. Valizleri getirdik, Hakan ‘kim çıkaracak’ dedi ‘Kendiniz abi ‘ dedi çocuk. Bu arada da ‘gece burada kimse kalmaz’ dedi yani gece telefon açacağınız bir resepsiyon falan yok. Ihlaya tıslaya çıktık tepeye. Her şey ahşap. Ama gerçekten masal evi gibi. A dedim telefon var, koştum , kablosu yokmuş, antikaymış. Lavabo ikiye bölünmüş kütüktendi. Kocaman bir şömine ve önünde iki tane sallanan sandalye. İnanılmaz romantik, rüya gibi bir ortamdı. Her sabah oduncu amca geliyor ,kapıdaki küfeye şömine için odun bırakıyordu.Beş yıldızlı otelde bulunan hiçbir konfor yoktu. Hatta oldukça da soğuktu. Bunun için de uzun süre daha iyileşemedim tabi ama hiç önemli değildi.  
  Mekanın enerjisi o kadar canlıydı ki. Hafızamda ki balayının fonu, bilginin evi olmuştu.
        Diğer mekanım ise  Bakü de ki ilk evimizdi.  50 metrekareydi. Sadece bir oda, bir oturma odası ve  balkon kadar bir mutfaktı. Yatak odasının küçük penceresi, tepeden mutfağa açılıyordu. Mutfakta, en fazla altı kişi, zar zor oturabiliyordu. Oturma odasında sadece bir koltuk vardı, ikinciye yer yoktu. İçi gayet modern döşenmişti ve fiyatı da büyük evlerle aynıydı ama ben ısrarla bir buçuk sene çıkmadım o evden. Benim ilk evimdi. Bende evin ilk misafiriydim. Misafirimiz, özellikle de yemekli misafirlerimiz hiç eksik olmadı. O mutfakta ne sohbetler geldi geçti. Evin içini tamamen kendi enerjimizle doldurduk. Sonunda tabi ki sığamadık ve çıkmak zorunda kaldık. Üzülerek… 
 Japonya da insanlar ev tutmadan önce feng shui uzmanlarını çağırıyorlarmış. Uzmanlar, duvarlardan hissederek ve evin konumuna bakarak,  enerji analizi yapıyorlar ve olumlu olumsuz yönlendiriyorlarmış. Örneğin evde daha önce oturan insanlar çok kavga etmişse, yeni taşınan insanlarda da huzursuzluk oluyor, çok yemek yiyen birileri yaşamışsa, insanlar ona göre etkileniyormuş. Bu felsefe artık, mimarların bile faydalandığı bir kaynak oldu. Tabi ki , yukarılarda bahsettiğim; özünü dünyaya hapsetmiş insanların, bu tür felsefeleri anlaması beklenemez. Ama her insan hayatında birkaç kez de olsa; bazen girdiği ortamlarda birden irkilir, biran önce oradan  çıkmak ister, bir soğukluk hisseder. Bunun nedenini de mantıklı bir biçimde açıklayamaz.  Tam tersi de olabilir. ‘Ben bu eve çok ısındım’ cümlesini kullanabilirler.
 İşte bunun nedeni, insanların etraflarında oluşan o kalın ve sert kabuğun çatlakları arasından sızan enerjisidir. Zor da olsa herkes bunu birazcık hissedebilir. Evren için insanoğlunun bir şeyleri  kabul edip etmemesi o kadarda önemli değil… O bildiğini yapmaya devam eder..