Anne Oğul Bayramı

  Üç gündür bizim evde anne oğul bayramı var. Haftada en az iki gün, oğlumla bu bayramı kutluyoruz. Haftanın diğer günleri, Kayra’nın da benim de farklı aktivitelerimiz var. Ben ona eşlik ediyorum, o da bana. Aralarda derelerde cilveleşsek de hep bir koşturmaca içinde oluyoruz. İşte bu nedenle anne oğul bayramı bizim için çok özel.

Bayramımızın kuralları var. Öncelikle, akşama kadar evde ikimizden başka kimse olmayacak. Annesi, Kayra’nın yemekleri dışında başka hiçbir şey yapmayacak. Kesinlikle televizyon açılmayacak. Genelde Kayra’nın sevdiği yemekler yapılacak. Uyku ve yemek saatleri dışında çoğunlukla oyun oynanacak. Uzun keyif masajları yapılacak. Kurallarımız böyle devam edip gidiyor.

Bir Kaç Yüzyıl Geçerli Ehliyet…

Annemin zamanında ki çocuklarla, benim zamanımda ki çocuklar arasında bu kadar fark olması, dünyanın geleceği açısından beni korkutuyor. Bu kadar kısa süre içerisinde, insan denen varlığın beyin yapısı, bu kadar hızlı değişir ve gelişirse birkaç kuşak sonra bize ne diye bakacaklar. İlkel insanlar, taş devri insanları, teknolojisiz insanlar veya başka neler diyecekler. Biz şu anda geleceğin ilkelleriyiz yani. Benim torunum, annem hakkında, ‘Biliyor musun,  internete kablo ile bağlanıyorlarmış, ne garip dimi’ diyecek. Ben bile o kadar süre  google’sız nasıl yaşamışız hiç anlayamıyorum ki o nasıl demesin ki.

   Ben mi büyüdükçe küçülüyorum, yoksa bu dönemin çocukları mı, küçülmeden büyüyor bilmiyorum. Yeni nesilde büyük bir farklılık var, orası kesin ama bu gelişme mi gerileme mi. Neye göre gelişme, kime göre gerileme olabilir. Çok göreceli. Kafam çok karışık. Oğlum olduktan sonra her şeye çocuk gözüyle baktığım için onlarla empati kurmaya çalışıyorum. Onlar gibi düşünüp hissetmeye çabalıyorum ama çok zormuş bunu yapabilmek.
 
   Bugün ev sahibimizin eşi aradı. ‘Oğlum Kayrayı çok görmek istiyor, bir haftadır başımın etini yiyor, görmesi mümkün mü?’ dedi. Tabi ki dedim. Aşağı parka inerken haber vereyim gelsin. Bir süre sonra telefon açtım , çocuk geldi. Elinde bir paket. Diş kaşıyıcısı almış. Hediyesiz de gelmeyiz. 6-7 yaşında bir erkek çocuğu. Karşılıklı sohbet ettik. Bana ‘ Dikkat edin de fazla ısırmasın, yoksa yırtılır . İçerisinde tuzlu su var yutabilir’ dedi. Baktım gerçekten  de diş kaşıyıcısının içinde   su var, ama incelemeden anlaşılmayacak bir şey. Nerden biliyorsun dedim. Ben küçükken ısırmıştım da yırtılmıştı dedi.  Neler yapıyorsun dedim, ‘okul vardı ya bugün, birden dörde kadar, çok yoruldum’ dedi. Sinemadan, bilgisayar oyunlarından, sohbet ettik, ‘biliyor musun?’ dediklerine hep ‘bilmiyorum’ demek zorunda kaldım. Bu çocuk Azeri ve bütün sohbeti Türkçe yaptık. Sonradan anladım ki, aslında Kayradan çok, benimle Türkçe pratiği yapmak için gelmiş. Çizgi filmlerden Türkçe öğrenmiş. Bunu kullanmak istiyor.
 
   Yan binada oturan başka bir çocuk var. O da 10-11 yaşındadır en fazla. Arabistan’dan gelmişler, Bakü de Oxford’a gidiyor. Arapça, İngilizce, Rusça ve Azerice konuşuyor.Onunla Şans eseri,  karışık milletten insanların olduğu bir ortamda bulunduk . Herkes aynı anda, farklı bir dilde konuşuyor çocukla. Arapça, Rusça, Azerice İngilizce, Türkçe. Hızlı bir şekilde, herkese soru sorulan dilde cevap verdi. Eskiden olsa bu çocuğa dehşet derdim ama artık bunlardan o kadar çok ki etrafımda. Yalnız buradaki gariplik şu; bazıları şartları gerektirdiği için bu şekilde donanımlı yetişiyor, bazıları ise ailelerin üstün çabaları sonucu.
  Özel olarak  çaba gösteren ailelerin çocuklarına ‘Proje Çocuklar’ deniyormuş Şimdi moda bu. İlla biz bir şeyleri sınıflandırmak, çerçevelemek zorundayız ya. Bu aileler çocuklarını kurstan kursa koşturan, daha doğmadan facebook, twitter, adresleri alan, onlar için kariyer planlaması hazırlamış insanlar. Anne – baba bulunduğu hayat şartlarına göre kafada bir resim çizmiş ve çocuğu da ortasına yerleştirmiş. Bunun içinde ne gerekiyorsa planlamış. Çocuğun 25 yaşındaki cv si hazır yani. Tabi bu aileler zamandaki hızı yeterince dikkate almadığı için, kapasitelerinin, geleceği planlamaya yetmeyeceğini ve bu gidişle o çocuk 24 yaşına geldiğinde, o kariyer planının, komik bir yerde kalacağını hesaplayamıyor. Belki o zamanda facebook, bizim zamanın chat programı Mırc gibi kalacak.
    Diğer tarafta ise bu teknolojik kirlenmeye karşı, organik çocuk yetiştirmeye çalışan ve gerçek ‘doğal’ ile organik adı altında ki ‘doğal’ arasında sıkışmış aileler var. Ayrıca  bu takıntılar daha çok, anneler tarafından yaşanıyor. Babalar ise araştırmacı annelere tamamen teslim olmuş durumda. Olmasa da laf geçiremiyorlar ki zaten. Bu anneler de hayallerinde ki ile gerçek arasında uygulama sıkıntısı yaşıyorlar. Şehrin ortasında köy hayatı yaşamaya çabalıyorlar. Bulundukları ortamı en uygun hale getirmek için kendilerini paralıyorlar. Her şeyin en sağlıklısı, tamam bende aynı fikirdeyim ama artık mikroplarda evrimleşti. Nerde o eski mikroplar. Ben hala yoğurdu hangi sütle mayalansam diye kıvranıyorum. En son, hepsini birbirine karıştırıyorum artık. Köy sütü, UHT li süt, bebek sütü. Kayra da sonunda bu sütler gibi karışacak sanırım.
  Bir gün Ankara da bir yemekte çok sevdiğim bir hanım Kayraya bakarak bunlar kristal bebekler biliyorsun dimi, dedi. Hayır dedim bilmiyorum. ‘Önce indigo bebekler geldi, sonra kristal bebekler’ dedi. Tabi hemen eve gelir gelmez bir araştırma. İndigo ne? Kristal ne?
  Kristal bebekler her şeyin bilinciyle geliyor dünyaya. Düzeni değiştirmeye güzelleştirmeye geliyorlar. 2000 sonrası doğan bebeklerin bir kısmı kristal bebekler. Çok hassas, sabırlı, anlayışlı, paylaşımcı, her zaman pozitif düşünen, olgun ve bazı güçleri olan bebekler. Kiminde telepatik güçler olduğu için, geç konuşabiliyor. Aileler problem olduğunu düşündüğü için ilaçlara başvuruyor ve sistemi bozabiliyor. Genel olarak kafaları vücutlarına göre daha büyük, gözleri iri ve farklı bakan çocuklar. Bazılarının ise ellerinde iyileştirme enerjileri var. Zaman içerisinde eğer bu özellikleri fark edilip ona göre yetiştirilirlerse süper oluyorlar ama bunlar sorun olarak düşünülür ve doktor doktor gezdirilirlerse tamamen çöküyorlar çocuklar. Bu da başka bir çocuk boyutu işte.
   Zaman, teknoloji ve insanların hızları birbirine uymadığı zaman ortaya çok büyük sorunlar çıkıyor. En önemlisi de yeni nesil ile ilgili, tutarsız eğitimler. Bunu bir miktarda olsa düzenleyebilmek için de  alternatif eğitim sistemleri kullanılıyor.  (Son zamanlarda özellikle okul öncesinde en çok beğenilen eğitim sistemi Montessorie eğitimi.)
Artık insanların ben çocuğumu kendi bildiğim gibi yetiştiririm deme lüksü kalmadı. Eskiden tek okul, tek formaymış gidiyormuş. Şimdi gitmiyor, tıkandı sistem. Sen bu öyle, bu böyle derken ortaya birbiriyle çok uyumsuz bir topluluk çıkıyor. Bunu en iyi çocuk parklarından anlayabilirsiniz. Kimi çok sakin, kibar, uyumlu, doğaya saygılı, vur eline al ekmeğini tarzında, kimi vur kır parçala, kimi elindeki oyun aletine bakmaktan etrafını göremiyor. Esikiden de farklıydı ama arada bu kadar uçurum yoktu sanırım.
   Ben üniversiteden sonra anneannemle bir yıl birlikte yaşadım. Kimi zaman o bana uyum sağladı, kimi zaman ben ona. Ama hayatımda ki iyi ki yapmışım listesinin en başında gelir bu bir yıl. Her şeyi unutsam da onunla ilgili anılarımı hafızamın en özel köşesinde saklıyorum. Çünkü o benim geçmişim. Şimdi düşününce Kayra’nın gelecekteki hayatı ve anneannemin anlattığı gençliği. Kaç yüzyıl var arada. Annesinin anneannemi yetiştirirken hangi eğitim sistemini seçsem diye düşündüğünü hiç sanmıyorum.Bence sadece bu dönem geçiş dönemi. Dünyanın bu zamanında bir sıçrama yaşanıyor ve o yüzden bir kaos yaşanıyor. Eğitim sadece küçük bir kesit.
     Eğitimin şekli olursa olsun, ne kadar çok şey bilirsen bil,  eğer kendinden iki kuşak öncesi ve sonrasıyla anlaşabilecek kadar sabırlı, anlayışlı, saygılıysan ve bunları önemsiyorsan iyi bir insan olmuşun demektir. Bu da her yüz yılda geçerli bir ehliyet. Eğitim şeklin beyine bilgi yüklerken, kalbine vicdan da yükleyebiliyorsa kimseyi dinleme devam et…    
   

Palyaço Kukla


    Bazen bir kelime duyuyorum. O kelime oltaya takılmış balık gibi beynimde zıplayıp duruyor. Alıyorum su dolu kovaya atıyorum. Sonra bir ikincisi takılıyor ve o da kendini kovada buluyor. Sonra hissediyorum ki bu kelimelerin bir ortak yanı var ama ne. Bunlar sanki bir bütünün parçaları ve birleşince çok uzun bir yazı çıkacak ortaya. İş ki ortak bir ipe bağlayabilmekte. Konu dilimin ucunda dolanıyor dolanıyor ama bir türlü kendini dışarı atamıyor. Arkadaşlarımdan birine diyorum, çek çıkar şu konuyu dilimden. Bir cümle söylüyor ve konu erimiş çikolata gibi damla damla akıyor kağıda.

    Bir gün kuzenime kayranın kuklalarından bahsederken bana seninde bir kuklan vardı hatırlıyor musun dedi. O söyleyince şöyle gözümün önünden hızlı bir resim geçti ama hatırlayamadım. Nasıldı dedim. Bilmiyorum ama palyaçoydu sanırım dedi. Hatta gece gündüz onunla dolaşırdın, çok severdin, nasıl hatırlamazsın dedi. İçim cız etti. Oyuncaklarımın çoğunu hatırlamıyorum ama palyaço kuklamı nasıl unuturdum kesin ona hayalimde bir karakter çizmiş, canlandırmıştım ve şimdi  unutarak, ona ihanet etmiş oldum. Nerede onu da bilmiyorum.  Derinlerde bende bir palyaço sevgisi vardır, demek ki oradan geliyormuş hiç fark etmemiştim.
    Kuklalar ne kadar özel oyuncaklar. Hayal gücünü bundan daha güzel geliştirebilecek bir şey olabilir mi acaba.  Çocukların kendilerine ait kurdukları dünyada bence toplumu oluşturabilirler. Bizim de ‘Kayranın Çiftliği’ kuklamız var, birde Aylin ablasının çok uzaklardan gönderdiği inek kuklamız var. Onlarla kurduğumuz hayallerimiz var. Tabi kukla sanatı o kadar kolay bir şey değil. Onu canlandırmak için sizin de geniş bir uydurma kabiliyetiniz olması gerekiyor. Ses tonunuz ne kadar kötü olursa olsun değiştirebilmeniz gerekiyor. Kayranın bakışlarından daha bir şeyler çözemiyorum ama onunla ilgili şöyle bir kriterim var; ağlamadığı ya da surat asmadığı her şeyi, sevme ihtimali yüksek. Bu yemek için de , insanlar içinde , oyunlar içinde ve birçok konu için geçerli bir kriter. Bence kuklaların şansı da yüksek.
   
     Kayradan önce eşimin yiyenlerine hediye olarak  Hacivat – Karagöz kukla paketi almıştık. Kutuyu açıyorsunuz; sahnesi , birçok karakter kuklası , çocuklara yönelik hazırlanmış yazılı diyaloglar,maskeler var. ( çevre bilinci, müzik gibi konularda çok eğitici diyaloglardı) . Akşam ışıkları kapattılar, masa lambasını açtılar, gölgeleme işlemi hazırlandı, seyirciler yerini aldı ve sahne alındı. O zaman, inanılmaz hoşuma gitmişti ve çocuklardaki yeteneği ortaya çıkarmak, öz güveni artırmak için bundan  iyi bir araç olamaz, diye düşünmüştüm. Şimdi aynı setin en büyüğünü Kayraya almak istiyorum. Gerçi o dev kutuyu Baküye nasıl getiririz bilmiyorum ama bir yolunu kesin bulurum. Birde palyaço kuklama kendimi affettirmek için kesin  bir tane almam lazım.
  
    Bu arada iki aya kadar yapbozlara başlıyoruz, yaşasın. Benim üniversite de ve sonrasında en sevdiğim şeydi puzzle yapmak. Her zaman yarım bir yapbozum ve bittiği zaman  hangisini alacağım belliydi. Hep hayal ederdim; umarım evlendiğim zaman, eşim de bundan zevk alır ve beraber yaparız diye. Dileklerim kabul olmuş. Hakanların evine ilk gittiğimde, her oda da ayrı bir puzzle tablo vardı. Hatta o da benim gibi hayal edermiş ve bir tane yapboz almış bunu evlendiğimde eşimle yaparım belki demiş ve saklamış. Bakü ye  gelmek için valiz hazırlanıyor. Anneler havlu, nevresim basmaya çalışıyor, biz de yapbozu tıkıştırmaya. Onlar kızıyor çıkarıyor, biz koyuyoruz. Havlu gitmese de olur ama bunun gitmesi lazım. Kavga gürültü getirdik. Tam beş ayda yapıldı. Benim o zamana kadar ki en zor yapbozum, annemin aldığı ilk yapbozdu. Bir insanın iç organları, hem de en ince damarlarına kadardı. Sonrasında da bu yaptığımız işte.(Akıllı eşim demek ki zor olduğu için saklamış diye de düşünmedim değil. Sandığım kadar romantik olmama ihtimali de var yani). Kayranın oyuncakları konusunda herhalde tek hemfikir olduğumuz nokta puzzle.
 Ben kendimle ilgili birçok konuda, bunun olumlu  etkisi olduğuna inanıyorum. Parçadan bütüne gidebilmek, özellikle sabır, bir şeyin ayrıntısından tamamını hayal edebilmek, bütündeki renk geçişlerini görebilmek, sabırla yavaş yavaş   yaptığınız bir şeyin tamamlandığındaki başarma duygusu. Bir çocuk için bu inanılmaz bir motivasyon nedeni. Ben başardım duygusunu hissettirmek. Bana kalsa bu konu da sayfalarca yazabilirim çünkü bizim hayatımız da önemli bir oyuncak.
  
   Bizim küçüklüğümüz de TV de,  Pazar günleri origami programı vardı. Birileri yapardı biz de arkasından aynısını yapardık. Elişi kağıdından yapılmış bir sürü parçam vardı. 
Çocuklarda ince motor becerisi denilen bir kavram vardır. İnsanlar  öğretmen değilse bu kavramlarla Anne baba olunca tanışır. O zamana kadar çok basit görünen, sanki doğuştan biliniyormuş sanılan, herkesin kolaylıkla yaptığı düşünülen bazı hareketler, aslında çocukların büyük çabaları sonucunda elde ettikleri kabiliyetlerdir. Hatta bazen normalden geç veya erken kazanılabilir. Mesela kağıt kesmek ve yırtmak, çatal kaşık tutmak, kalem tutmak vs gibi basit şeyler o kadar da basit değildir. Bir çocuğun en az 5-6 yaşlarında ayakkabısını bağlayabildiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. İşte bu becerileri geliştirmek için bir sürü yöntem vardır.
Origami bir çocuk için bulunmaz bir nimet. Hem motor becerilerini hem de matematik zekasını geliştirmek için.
   Matematik öğretmeni olan yakın bir arkadaşım, bir öğrencisinin, derste onu dinlerken devamlı origami yaptığını ve ders sonunda da bitirdiği parçayı ona  hediye ettiğini anlatmıştı. Dolabının bir bölümünü bu parçalara ayırmıştı. Hatta bir gün, annesi gelip;  çocuğunun okulda ‘Matematik ve Origami Bağlantısı’ hakkında bir sunum ödevi aldığını ve bu konuda ona yardım edip edemeyeceğini sormuş. Bu beni çok etkilemişti.
  Bunu duymadan önce başka bir arkadaşımın oğluna origami kitabı almıştım. Çok mutlu olmuştu. Sonra da gidip kendimize almıştım ( Kayra için). Çok bulunmuyor onun için bulduğum yerde alıyorum ki kütüphanemizde bulunsun. Belki ilerde çocuklarla origami partileri yapabiliriz.
  
   Son zamanlarda deli gibi Kayraya Flash kartlar arıyoruz, hazırlıyoruz. Bilgisayardan çıktı alıp plastikle kaplatıyoruz. Bu kartları ara ara kısa süreli göstererek, görsel algısını geliştiriyoruz. Bunlar hayvan, meyve veya farklı basit eşya resimleri. Bir süre sonra birkaç kart arasından sorduğumuzu gösterebilecek. Bunları aradığımı bilen bir arkadaşım, Türkiye den bize eşleştirme kartları getirmiş. Tam istediğim gibi ve çok işimize yarıyor. Akşam Kayrayı uyutunca, Hakan, hadi eşleştirme oynayalım dedi. Ben çok severdim dedim. Bizde çok oynardık dedi. Kartları yaydık yere. Tabi ki o kazandı ama çok eğlendik. Sonrada hafıza oyunu oynadık. 20 kartı sırayla aklında tutacaksın. Bana güvenemedi 12 kart gösterdi. Tabiî ki hepsini de sırayla saydım. Sayamasam o sayacaktı.( Zamanında bana fotografik hafıza tekniklerini öğretmişti ama öğrendiğime pek inanmıyordu sanırım ki hepsini sayınca şaşırdı)
  Hatta bunu Montessori eğitiminde koku tüpleriyle yapıyorlar. On tane aynı şekilde ki kavanoza pamuklar yerleştiriliyor ve ikişer tanesine aynı olmak şartıyla aromatik kokular dökülüyor. Kavanozlar karıştırılıyor ve çocuklar kokulara göre eşleştirme yapıyor. Çocuklarda  birden fazla hafızayı geliştiriyor.
   Aklımdaki kova da  kıvranan beş kelime vardı . Arkadaşıma haydi beyin cimlastiği yapalım dedim, sana beş kelime. Puzzle, origami, kukla, eşleştirme ve koku tüpü.  Ne yapıcaz dedi. Bunlarla ilgili yazı yazılsa, konusu ne olurdu dedim. ” Farkındalığın yeniden oluşturulması” dedi.
Bu kelimeler bana; bir şeylerin, bozularak, parçalanarak, katlanarak, kendi yapısı değiştirilmeden, farkındalığı artırarak, yeniden oluşturulmasını ifade ediyor, dedi.
  Hakana sorduğumda ise  ‘Çocuk ve Zeka’ dedi.
 İkisinin de cevabı doğru ve etkileyiciydi. Benim aklıma gelenleri de bu iki cevapla birleştirince ortaya böyle bir yazı çıktı işte.
   Çocukluğumdan gelen, zevk aldığım oyunların, önce eşimle ortak zevklere dönüşmesi, sonra da oğlumun gelişimi için gerekli ve eğlenceli oyuncaklar haline gelmesi. Sanırım kelimeleri kovadan çıkarabildik.  

Kahve Çekirdeği…

 Melekler dünyaya  doğduklarında, hayata ilk tutunma aracı anne kokusudur. Annelerinin yüzlerini göremezler, seslerini de tanırlar ama anne kokusu onları en çok güvende hissettiren şeydir. İnsanlar onlara hoşgeldin demek için geldiklerinde   ilk olarak koklarlar. Bebek kokusunu sevmeyen olamaz. Onun üzerine sinen koku, gelirken ona eşlik eden meleklerin parfümüdür belki de. Ya da geldiği dünyanın rüzgarı, bilinemez. Ama bu dünyaya ait bir koku olmadığı kesin. Anneleri ve bebekleri bir odaya koysanız ve gözlerini bağlasanız, istisnasız hepsi birbirini bulabilir. Kokularından tabi ki. Her insanın, parmak izi gibi ten kokusu vardır ve bunu en iyi çözen de anneler ve bebekleridir.