Hoppala da Fesleğenli Omlet

Deniz kenarında küçük bir pansiyon. Yemyeşil bahçesi uzun yıllara şahitlik ediyor. Meyve ağaçları altında kayadan doğranmış bir sehpanın kenarında otururken, köşedeki eski odun fırını dikkat çekiyor. İki katlı küçük bina köyün ilk pansiyonu. Eski müşterilerinin anlattıklarına göre ilk zamanlar kanaviçeli takımlar serili imiş, hatta anlatanlar yatmaya kıyamadık da kirlenmesin diye kenara koyduk diye ekliyorlar. Okumaya devam et Hoppala da Fesleğenli Omlet

Rüzgâra Yazılan Serzeniş

Bazı yerler vardır adı yazılı tabelayı gördüğünüz anda kendinizi bir masal dünyasının içinde bulursunuz. Yollarda ilerledikçe bir farklılık hisseder ama ne olduğunu anlayamazsınız. Bir tarafı göğe diğer tarafı yere uzanan incecik taşlı yollarla, orman kaplı dağa tırmanırken merak ve korku birbirine karışır. Virajlar sizi bir sağa bir sola savururken dağın zirvesindeki manzara ile uçurumdan yuvarlanma sahnesi göz önünde sırayla dans eder. Okumaya devam et Rüzgâra Yazılan Serzeniş

Aksilik Perisi Bizimle Tatilde

Uzun zamandır hayal ettiğimiz tatilin orta yerinde, Akdeniz ve Egenin öpüştüğü Datça’nın, herkeslerden kaçıp dağların arkasına saklandığı köyü Mesudiyedeyiz. Kayra doğmadan önce genelde gezi tatillerini tercih ederdik. Kısa sürede hızlı hareket eder, çok yer gezerdik. Fakat bu tatilin adı Kayra’nın su tatili hatta tuzlu su tatili. Bizim tatillerimiz farklı ve eğlenceli olur. Şimdilik bu da diğerlerini aratmayacak kadar hareketli geçiyor. Anlatacak, yazacak, paylaşacak o kadar çok şey var ki. Kimi komik, kimi ilginç, kimi romantik, kimi heyecan verici bir çok detay. İnsanlar, doğa, yemekler, fotoğraf, ve hepsinin göbeğinde tabi ki Kayra. Bu onun ilk deniz tatili. Bu tatilin başlıca nedenlerinden biri ise oğluşki’nin su fobisini yenebilmek. Şimdilik fena ilerlemiyoruz ama bakalım ilerde neler olacak. Okumaya devam et Aksilik Perisi Bizimle Tatilde

Keçilere Rakip İnekler…

      Otel kavramı; yazarlar, senaristler için çok doğurgan bir konudur. Her tür hikayeye elverişli ortamlardır. Korku filmleri, romantik hikayeler… 
Bir zamanlar en büyük hayallerimden birisi de yol kenarında bir pansiyon açmaktı. Yanında küçücük bir restoranı da olacak. Ben yaşlanmış olacağım, omzumda şal, gelenle gidenle sohbetler edeceğim, ara sıra mutfağa gidip yemek yapacağım, bahçeden domates toplayacağım, kışın da şöminenin başında kitabımı alıcam aşkıma kitap okuyacağım. ( o da muhtemelen uyuklayacak).Belli mi olur, o zamana belki benim de kitaplarım çıkar, bir taraftan da yazı yazarım, geleni gideni romanlarıma kahraman yaparım.

   Şöyle düşününce tam bana göre  bu pansiyon işi. İnsanı severim, misafir ağırlamayı severim, sohbeti severim, yemek yapmayı severim, anı biriktirmeyi severim. Yalnız benim de Şükrü amca gibi  ‘Aile olmayan giremez… ‘gibi kurallar koymam lazım.
   Dağın tepesinde babasından kalma bir arazisi varmış. Tam on yıl izin almak için uğraşmış. Otelin bütün projesini kendisi çizmiş. Ne mimar, ne mühendis kullanmış. En küçük parçasına kadar kendisi ve ailesi uğraşmış. Sonunda da geçen sene oteli açmayı başarmış ama daha projeleri tamamlanmamış. Aşağı bölümlerde hala inşaat devam ediyor.
  Kendisi küçükken Arabistan’a gitmiş uzun seneler de orada yaşamış. Hala bir ayağı orada ve otele de  Arabistan dan turlar gelip gidiyormuş. Bazen de kayakçılar geliyor, helikopterle kaymaya gidiyorlar, akşama tekrar helikopterlerle geri dönüyorlarmış.
       Büyük bir merak  içerisinde dağın tepesine çıktığımızda işte bu otelle karşılaştık. Bu arada da biraz daha yukarı da bir otel olduğunu da öğrendik. Burası çok güzeldi ama hadi yukarısı daha güzelse… Bizdeki merak bitmez ya. Bir de ona bakalım, sonra karar verelim dedik. Tırmanmaya devam ettik ama buraya kadar ormanın içerisinden geldiğimiz için tepeye çıkana kadar yüksekliği fark etmedik, buradan sonrası kelleşti. Yukarı da Yente yaylası varmış. Arabanın lastikleri uçurumun kenarına sıfır geçerken ben bir taraftan korkuyorum diğer taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Bir süre bu şekilde çıktık ama görünürde bir şey yok, sadece daracık yollardan tepeye çıkıyoruz. Aşağısı göz alabildiğine yeşil. Sonunda tepede tellerle çevrili küçük bir mezarlığın yanında durduk. Tabeladaki numaradan bir arayalım dedik. Adamlar sezon kapandı, kapalıyız dediler. Oradan tekrar geri döndük ama Şükrü amcanın dediğine göre sadece bir 5 mt ilerleseymişiz bütün yaylayı tepeden görebilecekmişiz. Öyle bir yerde durmuşuz ki. Sadece beş mt. Ben arabadan indim yürüdüm ama ne yazık ki ters tarafa yürümüşüm. Bu da ikinci Bayburt vakası olarak hatıralarımızda yerini buldu.
     İşte bu yayladakiler kışın hiç aşağı inmezlermiş. Yazdan her şeylerini depolarlarmış. Kışın yol sadece bizim otele kadar açık olurmuş. Karınca gibiler işte ne güzel.
Sonra tekrar otele döndük, giriş yaptık. Meğerse otelde ki tek müşteri bizmişiz. Burada da sezon kapanmış ama bizi kabul ettiler. Hatta kendileri için kaloriferi yakmıyorlarmış, odalarında elektrik sobası kullanıyorlarmış, bizim için koskoca binanın merkezi ısıtmasını açtılar. Odamıza hemen bebek yatağı yerleştirdiler. Akşam yemekte ise ne istersek ikram ettiler. Fırınları varmış, ekmeklerini kendileri yapıyorlarmış. Zaten her gün aşağı inip çıkmak zor, bunlarda depolama sistemi yaşıyorlar. Hatta otelde ezan okunuyor, ekmek yapan fırıncı amca okuyormuş. Ezanı duyunca çok şaşırmıştık.
Aslında bölgeyi biraz incelerseniz şaşırmaya gerek yok çünkü her üç beş bina yapıldığında yanına hemen bir cami yapmışlar. Dağda evleri göremeseniz de minareleri görmeniz mümkün. Bu Tiflisde de geçerliydi. O bölgede de burada ki cami sayısı kadar kilise vardı hem de aynı şekilde dağların tepesinde. Dağ başlarında, yol kenarlarında, dev haç işaretleri vardı.
   Belki de tesadüf değil. Belki de bu insanlar, hala kendi kendilerine yaşadıkları için, çok fazla kirli topluma karışmadıkları için, inançlarını daha rahat yaşayabiliyor. Dağın başında yetişecek bir yer yok, yapacak çok iş de yok, inançlarına göre  rahat rahat ibadet ediyorlar işte.( Gökyüzüne de çok yakınlar zaten…)
  Akşam yemekten sonra çayımızı içerken Şükrü amcayla sohbet ettik. Her zamanki gibi Kayra bu sohbetleri uykusunun arasında dinledi.
Sabah ilk otelden, yakın sandığımız göllere bakmak için çıkmıştık, akşama kendimizi burada bulduk.
 
   Gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü, iki renkli pencere, odamızın penceresiydi. Yükseklerde, zifiri karanlık, ürkütücü sessizlik, büyük bir yalnızlık. İnsan, o pencereden, dönüp hayatına batığında çok şey görebiliyor. O sessizlik; hayatta ki rutinlikten uyuşan insanı, ayıltıyor..  Karanlık, insanın gözlerini kamaştırıyor. Hem kalmak, hem kaçmak duygusu aynı anda yaşanan, hem sevmek, hem korkmak…
    Dağın başında, koskoca bir otelde yalnızsınız…Eşiniz size hayatı boyunca otellerle ilgili izlediği tüm korku filmlerini bayıla bayıla anlatıyor. Sabah gün doğarken uyanmışım, bütün gün bir bebekle, o dağ senin, bu dağ benim gezmişim. Muhtemelen ertesi sabah, yine gün doğarken kalkacağım. Kusura bakma dedim, korkmaya halim yok, ben uyuyum en iyisi, gelen giden olursa da söyle, bana dokunmasınlar, çok yorgunum.
Sabah kakar kalmaz camın önüne koştum. Sonuna kadar açtım hepsini. Şöyle sonuna kadar içime çektim buz gibi temiz havayı ve gözlerimi kapatıp, havanın, boğazımdan ciğerlerime inişini dinledim. Manzarayı hafızama iyice kaydettim. Makinemi aldım bir sürü fotoğraf çektim ama gözlerimin gördüğü   kaliteye yaklaşamadı, fotoğraf makinem.
   Güzel bir kahvaltının arkasından yürüyüşe çıktık. Bir otel görevlisi, fotoğraf çekmemiz için bizi yakınlardaki bir yamaca çıkardı. Benim zor geçtiğim daracık patikalardan inekler geçmiş. Manken gibi çapraz adımlarla yürüyorlar zaten, oraların inekleri. Catwalk inekler, keçilere rakipler.
   Çıktığımız tepeden manzara gerçekten muhteşemdi. Zaten anladığımız kadarıyla ,bütün her yerde ki uzun göl fotoğraflarını da buradan çekmişler.  Bu manzarayı seyretmek için bütün o çabaya değerdi. En rahatımız tabi ki babasının boynunda ki Kayraydı.
  Aşağı inerken, bir daha ki sefere geldiğimizde biraz da Uzun Göl’e zaman ayıralım diye düşündük…

Dağlarda Otel Arıyoruz…

    Tam aksi gibi görünse de, bazen  özgür olmak, kendini teslim edebilmekten geçiyor aslında. Biz kendimizi yollara teslim etmeyi seviyoruz. Plansız, zamansız, telaşsız, bağımsız, kapıya çıkıp, bir sağa – bir sola bakıp sonra da canımızın istediği yöne, yol bitene kadar gidebilmek çok büyük bir zevk . Ben normalde çok planlı, programlı, devamlı listeyle çalışan biriyimdir. Ege tatiline çıkmadan önce bütün yol planlarımız hazırdı ama hiçbiri gerçekleşemedi. Hep canımız nereye isterse o  yola saptık, nerede durmak isterse orada durduk. Bu   yolculuktan önce de ben hala  planlama eğilimi içerisindeydim. Hakan ‘ Gel dedi baştan anlaşalım; plan program yok,  rüzgarın savurduğu yere, özgürce…. Tamam mı? ‘ ‘Tamam… ‘
  Rüzgar bizi Aygır Gölüne ( Bence orası , biz göl demesekte güzel…) savurdu. Aslında sabredip biraz daha yukarı çıksaymışız, Bayburtu tepeden görebilecekmişiz ama bilmiyorduk.

 Yavaş yavaş aşağı inerken çıkışta gördüğümüz eve uğradık. Biz gelene kadar çayı demlemişler bile. Çok yükseklerde, tam tepenin yamacında iki katlı betondan bir ev, Mehmet Ali amcanın evi. Burası onların yayla evleri. Yazın geliyorlarmış ama şimdi diğer evlerine geçmişler artık.
 Mehmet amca 65 yaş civarlarında, sert mizaçlı, disiplinli, çalışkan ve dinine düşkün bir insana benziyordu. Oğlu içeri çay getirmeye gittiğinde; Kayrayı severek ‘ Benim de yeni torunum oldu, daha 35 günlük, içeride ki oğlumun çocuğu’ dedi. O sırada oğlu geldi, ben hemen atladım tabi ki ‘Aaa gözünüz aydın, sizin de bebeğiniz olmuş’ demeye kalmadan  oğlu kaş, göz ,suss gibi kırk şekle girdi. Gözleriyle babasını işaret ederek bir şeyler demek istedi. Dediğini anlamadım. Ama şaşkınlıktan sustum.
Bu sadece Türk insanına has bir şey mi yoksa başka milletlerde var mı bilmiyorum ama çok sıcak, samimi, candan insanlarla karşılaştık hep, bugüne kadar. Mehmet amca: ’ Kızım gir içeri çocuğa çorba pişir, her şey var, yoğurt yedir, uyut ne gerekiyorsa var içerde’.  Biz yoldan geçen birileriyiz, hatta yol bile değil , dağın başında gördüğü insanlarız. Bu güven, samimiyet çok farklı bir duydu. Yolculuklarda bekli de en sevdiğim şey böyle  insanlarla karşılaşmak. Ege de Mukaddes teyze, Çanakkale de Albay amca, daha bir sürü örnek var hafızamda, içimi ısıtan.
Oğluyla ikisi bahçeye patates ekmeye gelmişler. Kendilerine de iki simit almışlar. Çayın yanında da bizimle paylaştılar o iki simiti. Ye ye bitmedi ve o simit’in tadı başka hiçbir simitte de yoktu. 
 Güzel bir sohbetten sonra artık kalkarken Mehmet amca bana dedi ki: ’ Kızım bak bebeği kucağıma almadım ama sen anlamışındır nedenini, sonra Mehmet amca da oğlumu sevmedi kucağına almadı diye, gücenme sakın’  ‘Hmm tabi anladım, ne demek hiç düşünmem öyle bir şey ‘ dedim ama anlamadım.
Ben bu kadar inceliği anlamayacak kadar kalınlaşmışım demek ki. Belki de hayatımda bir daha hiç görüşmeyeceğim insan için, benim kırılıp kırılmamam ne kadar önemli. Bu nasıl bir kibarlık, incelik, düşüncedir. Biz alıştık ya ‘ Amman milletten bana ne, ben istediğimi der, istediğimi, istediğim  gibi yer, istediğim gibi davranırım. Neden düşünecekmişim milleti. Hiç de umrumda olmaz, bir daha mı geleceğim dünyaya’  tarzı düşünmeye. Giderek bencilliğe gömülen, bireyselleşen bir dünyayı solumaya alışıyoruz ya. Nasıl anlayım Mehmet amcanın ne demek istediğini.
   Sonra arabaya binerken, oğlu benim kapıma geldi. ‘ Yenge kusura bakma cevap veremedim sana ama bizde babaların yanında çocukla ilgili konuşulmaz ‘ dedi. Bende uzun bir Hmmmm, tabii , ıh, mıhh, anladım zaten, yok sorun değil,  falan…..’
  
Yolda Başa düştüm kii ( Azerice: Başa düşmek ,  Tükçe: Anlamak) Mehmet amca bizim yanımızda kucağına alamadı Kayrayıııı.
Doğru veya yanlış, anlamlı veya anlamsız, bu kadarı fazla ya da değil , bunların hiçbiri önemli değil. Bu tür adetleri çok da fazla sorgulamam, herkese göre değişir. Benim saygı duyduğum nokta incelik, kibarlık, bir çeşit saygı. Bazı geleneklerin, bu düşüncesizleşen dünya içerisinde hala devam ediyor olabilmesi. Buna saygı duydum işte ve çok şaşırdım.
 Yukarı çıkarken bir pansiyon tabelası görmüştük, bir de buraya bakalım dedik. Kendimizi bir yayla mahallesinde bulduk. Merak içerisinde, acaba hangisi pansiyon derken, tepe de yol bitti.
Bir teyze gördüm. Hemen camdan sorayım dedim, o anda  donakaldım. Dilleri karıştırdım. Nerede olduğumu bir iki sn idrak edemedim. Azerbeycan, Gürcistan, Trabzon, Türkiye, Orman… Yarı Azerice karıştırarak burada bir pansiyon varmış teyze, nerede biliyor musun?  dedim. Boş boş baktı bana teyze. Topu topu 20- 30 hane vardır dağın tepesinde ama teyze pansiyonu bilmiyor. ‘Şuraya birileri gelip gidiyor ama bilmiyorum, belki orasıdır’ dedi.  Gösterdiği yer birkaç mt ileride ama hayat yok gibi duruyordu. En tepede, üç katlı, ahşap bir ev. Sezon kapanmış, gitmişler. Ama bir daha uzun göle gidebilirsek, kesin ilk orayı deneyeceğiz. Her ne kadar gece korkulası bir yer olsa da.
 
  Bu bölge de en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi mezarlıklardı. Evlerin bahçelerindeydi. Aile mezarlıklarını, evlerinin bahçelerine yapıyorlarmış. Hatta bayağı kalabalık olanlar da vardı.
  Tekrar  ana orman yoluna ulaşmaya çalışırken, bu sefer de  bir otel tabelası gördük. 7 km yazıyordu tabelada. Merak ettik, beğenirsek belki bir gece daha kalabiliriz diye düşündük. Ok yönünde giderken anladık ki yavaş yavaş biz diğer dağa tırmanıyoruz. Karşı dağdan indik bu taraftakine tırmanıyoruz. Ormanın içerisinden kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Biz çıktıkça manzara muhteşemleşiyor. Bir ara karşımıza sürpriz bir göl daha çıktı. Hemen bir fotoğraf molası verdik. Yukarılardan haberimiz yok tabi ki. Bir yandan: ’ Burada ne oteli olacak, hangi akıllı buraya otel yapar’  diye kendi kendime söylenirken, tangur tungur bir yolculuktan sonra tepeye ulaştık.
 
    Bu kadar da olamaz dedirten bir manzarayla karşılaştık. Nerdeyse 2000 m yükseklikte yamacın en ucunda, her an devrilecekmiş gibi duran, üç katlı büyük bir otel çıktı karşımıza.
Burası da Şükrü amcanın oteli…

Karlı Aygır Gölü..

  İnsanı yaşatan, hayatı kadar, hayalleridir de. Her ne kadar perdenin bu tarafında görülen, yaşanılan, dokunulan bir hayat varsa diğer tarafında ise bunu tamamlayan hayal gölgeleri vardır. İnsan, ayakta durabilmek için; bir eliyle hayata tutunuyorsa, diğer eliyle de hayallerine tutunmak zorundadır. Herhangi birinden elini çektiği anda tepetaklak olur.

     Her bir karışı ağaçlarla kaplı, koskocaman bir dağ var karşımda. Dağın  heybetine vurulmuşken, arada derede bir çatı görüyorum tepelerde. Benim inip çıkabilmemin bile, büyük bir problem gibi göründüğü bir noktada birileri yaşıyor. Yaşam ne acaba diye soruyorum kendi kendime ; onlarınki mi?  benimki mi? Onların mı her sabah araç kornaları arasında uyanması zor, yoksa benim mi her sabah yakıcı oksijeni soluyarak uyanmam  zor. Onların, şehir gürültüsünde uyuması mı zor? Benim, çıldırtıcı sessizlikte uyumam mı? Gece canımın sıkılıp balkona çıktığımda, benim gibi uyuyamayan insanların ışıklarını görmek mi vazgeçilmez, yoksa pencereyi açınca zifiri karanlığı görmek mi? Kalabalıkta yalnız hissetmek mi, yalnızlık ta kalabalık hissetmek mi?
   
    Bütün bunları, gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü iki renkli bir pencereden bakarken düşünüyordum.
    Hayatımda ki çirkin renkleri, dağdaki pencerenin karanlığı, gereksiz gürültüyü ise dağların sessizliği yuttu. Buna halk arasında dinlenmek deniyor sanırım.
  
  Güne dağların arasında, ormanların ortasında başladık. Akşam iliklerimize işleyen soğuğun da etkisiyle sıkı sıkı giyinerek çıktık dışarı. Hatta Kayranın tüm kışlık malzemesini kullanarak onu muma çevirdim. Sonunda sadece gözleri oynuyordu oğluşkinin. 
    
    Kahvaltı bölümünde,  kamyon cantından yapılmış orijinal bir soba yanıyordu. Üzerinde çayımız tıkır tıkır kaynıyordu. Ekmekleri bile kızarttık. Güzel bir kahvaltıdan sonra otelin kapısına çıktık, hava günlük güneşlik. Sağ tarafımızda uzun göl var, sol tarafımızda ise orman. Küçük bir tabelada da Aygır gölü, Balıklı göl diye ok işareti vardı. Önce göllere bakalım dedik, sol tarafa yöneldik tabi bu yönelişin bize tahminimizden daha uzun bir zamana malolacağını bilemedik.
  Bölge çok ilginç, ne zaman karşınıza ne çıkacak veya uzaklık ne kadar bilemiyorsunuz. Bir iki tabela var ama kesinlikle doğru olduğuna inanmıyorum. Yedi km tabelasını görüp döndüğümüzde, kendimizi 2500 m de dağın tepesinde bulduğumuz oldu.
  
   Ormanın içerisinden, yakın sanıp yanıldığımız göllerin, dar toprak yoluna düştük.Yolculuğumuzun ilk bölümlerinde, sol tarafımızda yükselen ormanlar, hemen sağ yanımızda ise uzun göle birleşen ince bir nehir. Nehirler nedense hep bana doğanın küçük telaşlı çocukları gibi gelir. Kenardan kenardan nazik bir çaba ve  telaş içerisinde, hep yetişmeye, yetiştirmeye  çalışırlar. Ara sıra dinlenmeye durdukları yerlerde birikirler. İşte gittiğimiz yollarda da  küçük nehir duraklarından oluşan gölcükler vardı. İlerledikçe karşımıza farklı kareler çıkıyordu. Kimi yerde kayaların arasından sular aşağı dökülüyor, kiminde ağaçların arasından ince akıntılar geliyordu. Sert kayaların ortasından ağaçlar büyümüş, dev kayalar aşağı yuvarlanmış. Kimi yerlerde ise ortadan bıçakla kesilmiş dik ve yüksek kayalıkların ortasından geçiyorduk.
 Bir taraftan fotoğraf çekme çabası, bir taraftan da  bol oksijenin uyku ısrarına direnişlerim arasında, yorulduğumu hissettim. İleride ne var, göl nerede, daha ne kadar gideceğiz merakı hepsinden baskın çıkıyordu.
Uzun süre ilerledikten sonra, yavaş yavaş hem yukarı tırmanmaya hem de yayla evlerinin yanından geçmeye başladık. Tabi Kayra bütün bu aşamalarda uyuyordu. Oksijen çarptığı için bir ara gözlerini aralamaya çalışıyor ama pek başarılı olamadan tekrar kapatıyordu.
 Bir süre sonra yol oldukça dikleşti, evler çoğalmaya, ağaçlar azalmaya başladı. Hatta bitti bile denilebilir. O ormanın içerisinden kel dağların ortasına çıktık. Ara sıra taşların üzerindeki oklardan göl yolunda olduğumuzu tahmin ediyorduk ama mesafeyi bilemiyorduk.
 Çok yukarılarda ve uzakta bir ev görüyordum, kısa süre sonra yanından geçiyorduk. Bir ara yol kenarında  iki kişi gördük daha biz bir şey demeden beylerden biri ‘Azerbaycan’dan mı geliyorsunuz ben de orada yaşıyorum, dönüşte uğrayın da çay içelim dedi’ Gerçekten fıkra gibi. Trabzon da dağın tepesinde bulduk adamı.
Kısa bir süre sonra da karlı yollara ulaştık. Birkaç saat önce yemyeşil ormanların içerisinde giderken, birkaç saat sonra, dağın tepesinde ki karın ortasına düştük.İkibinbilmemkaç metre.
 Sonunda etrafı karla kaplı, küçük bir su birikintisi çıktı karşımıza, adı da ‘Aygır gölüymüş’ .Tabi biz aygırın büyüklüğü ile gölü bağdaştırıp, şöyle büyük, hatta şelalesi  bile olan, görkemli bir göl hayal etmiştik en azından benim hayalim buydu. Meğer hayvanların otlarken su içtiği küçük bir gölcükmüş. Tabi o anda bizde ki duygu karmaşası da muhteşemdi. 
  
  Göle çıkış yolculuğumuz oldukça eğlenceli, şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Kayra da kışın ortasında uyandı. Allahtan eldivenleri falan yakınlardaydı. Babası kar yedirdi.
İniş yolunda ise……..

Kayranın Yeşil Masalı Başlıyor….

Trabzon – Uzun Göl
Hayata parantez açtık, araya onbeş günlük süper bir tatil sığdırdık. Aslında sığdırmakta biraz zorlandıkta. Manzaraların içerisinden ip gibi geçen yollara tutunduk, kendimizi farklı hayatların ortasında bulduk. Hiçbir yerde uzun süre kalamadık ama kısacık zamanlara   da çok fotoğraf kaydettik. Onbeş gün de  dört mevsimi birden  yaşadık. Kara dokunduk, yeşili gördük, altın sarısı yaprakların dökülüşünü izledik, saatlerce yağmur sesini dinledik.

   Kelimeleri biriktirdim, , doya doya anlatabilmek için her kareyi hafızama kaydetmek istedim. Her an fotoğraf çekmeye çalıştım. Bir süre sonra anladım ki;  her şeyi kaydetmek ve anlatmak imkansız. Ancak kabataslak tarif edebilirim.  Öyle yerler var ki; manzaranın dili, sadece size çözülüyor ve sonunda da tembih ediyor ‘sakın kimseye anlatma, söyle gelsinler, ben onlara da anlatırım’ diyor. Mümkün mü benim çenemi tutabilmem. Anlatacağım anlatmasına da, nereden ve nasıl başlayacağımı kestiremedim bir türlü. Bir ucundan başlayım bari, kelimeler nereye savurursa o tarafa gideriz.
 
  Kayranın uyumlu ve gezmeyi seven bir bebek olmasına  güvenerek, tüm cesaretimizi topladık, gece yarısı çıktık yola.Sabah  kahvaltıyı Tifliste yaptık.
 Aslında farklı bir deneyim bu; hiç tanımadığınız bir ülkede istediğinizi nasıl bulabilirsiniz? Hele de önceden araştırma yapmayı akıl etmediyseniz.
 Biz bir de Haçapuri (Bir çeşit Gürcü böreği) peşindeyiz. Alfabe farklı, tabelalar okunmuyor. Ne yapsak derken bir taksi şoförüne soralım dedik. Uyanık şoför ‘ben götürürüm sizi’ dedi, tabiî ki tarzanca , biz de aynı dilde cevap verdik  ‘eyvallah’. Zaten başka şansımız da yok. Neyse ki götürdüğü yer fena değildi. Orada güzel bir kahvaltı yaptık. Gürcistan’ı gezmeyi dönüş yoluna bıraktığımız için pek oyalanmadan, çok da acele etmeden, orta karar devam ettik yola.
 Azerbaycan da insanların bir özelliği vardır; yolda durup nereyi sorarsanız sorun ‘Kabak ta ( ileride)’ derler. Hani bizdeki gibi 2. ışıktan sağa, bakkalın oradan sola, 4 ışık sonra u dön, gibi tarifler yoktur pek. Kendilerini hırpalamazlar. İşte biz de Tiflis de durup yol soralım dedik, adam Azeri çıktı. Batum ne tarafta dedik ‘Kabak ta’ dedi. ‘Saol’ dedik Azeri tarzı.
 Sınırı geçtikten sonra ver elini Rize, kurufasülyeci Hüsrev. Tabi ‘Türkiyeye girince, ilk olarak gidiyim de kurufasülye yiyim’ diye hayal etmiyorsunuz ama adamlar ünlüymüş, yolumuzun da üzerinde, e mecbur yenilecek. Aradık sorduk bulduk Hüsrevi. İçerisi bomboş. Kim gelecek ki dedim, akşam akşam küçücük Çayelin de . Millet bıkmıştır, zaten nerdeyse doksan yıldır varmış burası. Duvarlar fotoğraflarla kaplı.  Anladığım kadarıyla bi biz kalmışız gelmeyen. Gerçi öyle ahım şahım da değildi ama belki biz kötü zamana denk geldik. Bu arada, o saat itibariyle Kayracığımız da  bebek menüsünü bırakıp, bizimle birlikte ana yemek formatına geçti. Babasının da yardımıyla, kurufasulye – turşu tamlamasının tadına baktı. Yalanışına bakılırsa da beğendi gibi.
 Neyse biraz hayal kırıklığı ile birlikte  tekrar düştük yollara
 Yirmi saat sonra kendimizi Trabzon uzun göle atabildik. Tabi gece gece göl falan görünmüyor. Gölü bırak, hiçbir şey görünmüyor. Her yer zifiri karanlık. Birkaç küçük dükkan ışığı, pansiyon ışıkları falan var ama sezon kapandığı için ve hava çok soğuk olduğu için kimse kafasını dışarı çıkarmıyor.
 Daha önce hiç görmediğimiz bir yer. Sanırım geniş bir ovanın ortasındayız diye düşündük kendi kendimize. Yukarı bakınca dağ gölgeleri var ama hiç ışık yok. Tam da çözemedik nasıl bir yerde olduğumuzu. Ahşaptan küçük bir otel bulduk. Elektrikli soba yaktılar. Hava inanılmaz soğuktu. Korkumuzdan Kayrayı beş battaniyeye sardık nerdeyse. Oda küçüktü ama birbirine paralel iki tek kişilik yatak ve diğer duvarda da iki kişilik bir yatak vardı. Odanın her yeri ağaç kaplamaydı. Tek kişilik yatakların ortasında eski bir masa ve her iki yatağın başucunda da küçücük birer pencere. Dışarıda gece oldukça ürkütücüydü. Nerde olduğunuzu bilmiyorsunuz, etrafınızda hiçbir şey göremiyorsunuz ve yirmi saatlik yoldan gelmişiniz. Konumumuzu çok da irdelemeden sızıp kaldık.
  Oğluşki, sabah gün doğarken, yoğurt gibi beş kat sardığımız battaniyelerin arasında gülümseyerek, sıcacık uyandı.
      Dışarısı hafif alacakaranlık, pencere çerçevesince sadece yeşil var. Şöyle kafamı eğip yukarı bakayım dedim, etrafımız ormanlarla kaplı dağlarla çevriliymiş. Sadece dağların ortasındaki boşluktan gökyüzü görünüyor. İşte o anda; birinin bizi, kendi hayatımızdan cımbızla alıp, her şeyin farklı olduğu, yeşil bir masal dünyasına yavaşça bıraktığını hissettim. Oğluma sarılarak, güneşin doğuşuyla birlikte değişen yeşili izledim…  

Bir oradayız, bir burada…

Bu yazıyı,  Trabzon da ki Uzun Göl kıyısından, küçük ahşap bir otelden yazıyorum. Dün gece, sonunda, uzun zamandır planladığımız, Doğu Karadeniz turumuza başlamış bulunmaktayız. Kayra nın farkında olduğu ilk turu. Bu gezinin amacı biraz da Kayranın gezmesi ve üçümüzün  doya doya birlikte zaman geçirmemiz. Tüm cesaretimizi topladık ve turumuzu arabayla yapmaya karar verdik. Sekiz aylık bir bebekle, arabayla, uluslar arası seyahat her ne kadar korkutucu görünse de denemek istedik. Bakü den Ankara ya kadar oldukça uzun bir rotamız var .
Fırsat buldukça, gezdiğimiz yerleri, ayrıntıları ve fotoğraflarıyla paylaşmak istiyorum. Bunları kısa bir zamana sığdırmadan, sakin ve dinlenmiş bir şekilde, doya doya yazmak istiyorum.
20 saatlik bir yolculuktan sonra ancak bu kadar yazabiliyorum.
En kısa zamanda görüşmek üzere.

Kötü Sesli Kara Horoz!

Sabah saatin beşi. Boğazımı yakan saf oksijenle ve burnumdaki sabun kokusuyla gözlerimi açıyorum. Dışarda ötmeyi beceremeyen bir horoz sesi, yanımda da gözlerini açmadan, kafasını yastığın altına sokmuş, horoza küfreden bir adam.
   Altımda, yatış şeklimi almış, engebeli bir yün yatak. Gece nasıl düşmedim bu yataktan hayret. Yattığım yerde, sağıma bakıyorum; oyma cevizden yapılmış, tavana kadar yükselen ve her an üzerime yıkılacakmış gibi heybetli duran, altı kapılı bir gardırop. Soluma bakıyorum; aynası küçük kendi büyük, üzerinde; Almanya dan gelmişe benzeyen yeşil renkli bir gece lambası duran, bir tuvalet masası.

Biraz kafamı kaldırınca da gardırobun bittiği yerde,  tepesi buzlu cam , krem rengi, eski, kapalı bir kapı. Aslında kapının arkasına saklanmış ama kapı kapanınca dımdızlak ortada kalmış, boy boy rulo halılar. Yavaşça ayağa kalkıyorum ; parça parça, küçük halı, kilim ve örgü battaniyelerle kaplanmış yere basarak belki de önünde hiç makyaj yapılmamış tuvalet masasının yanındaki pencereye yöneliyorum. Perdeyi açtığımda karşımda göz alabildiğince yeşil bir orman. Başka bir şey yok . Sanki birisi, eskiden duvarlarda asılı olan,  büyük orman tablolarından birini, getirmiş camın yerine yapıştırmış. Ama kafamı hafif eğince, ötmeyi beceremeyen kötü sesli kara horozu görüyorum ve gülmeye başlıyorum. Gerçek bu, evet biz gerçek bir tablonun içindeyiz. Burası da Mukaddes teyzenin yatak odası. Bu eşyalar onun çeyizi olmalı. Duvarda siyah beyaz çekilmiş gibi görünen  ama yılların tozuyla  sararmış fotoğraftaki de  kaybettiği eşi olmalı. Tam onu incelerken Hakandan bir ses geliyor ‘ Kalkar kalkmaz bu horozun kafasını kopartıcam’

     Gülerek kapıya yöneliyorum, elimi yüzümü yıkamak istiyorum. Ev sessiz. Mukaddes teyze yok belli ki. Korka korka hızlı bir şekilde sağı solu tarıyorum, karşıdaki küçük kapı tuvalet olmalı. Önünde de lavabo. Kenarına yerleştirilmiş bir iki tane havlu duruyor. Tuvalet yeni klozete çevrilmiş, belli, daha işleri tam bitmemiş ama parça örtülerle özenle yarım kalan yerler kapatılmış.
      Gece o kadar güzel uyumuşum ki. Bilmem yolun vermiş olduğu yorgunluk,  bilmem  köyün temiz havası. Ya da Mukaddes teyzenin engebeli yün yatağı.  Daha dün gece tanıştığım birinin evinde kalmama rağmen kendimi o kadar rahat , mutlu ve huzurlu hissediyorum ki. Karnımda Kayra daha 3 haftalık. Biz onun adını 3mm koymuşuz. 3mm aşağı, 3mm yukarı. Elim karnımda, yüzümde  aptal bir gülümseme, kafam hep yukarda ‘dünya alem duysun bebeğimiz olacak’ diye ormana doğru bağırasım geliyor ara sıra. Mutluluk iliklerimden akıyor. Öğreneli daha bir hafta olmuş. Öğrendiğimizin ertesi günü de uzun bir ege turuna çıkmışız. Ağzımızı sallaya sallaya, hiç acele etmeden, plansız, yolun götürdüğü yere direksiyon sallıyoruz. Canımızın istediği yerde kalıyoruz, istemediğini transit geçiyoruz. Nerenin neyi ünlü onun peşindeyiz. Kayranın daha yeni oluşan hücrelerine, bütün ege gıdalarının vitaminleri, işlesin istiyorum.
   Mevlana ile yola başlamışız, Pamukkalenin sularında ayağımızı yıkamışız, Ispartanın kütüphanesinde çay içmişiz, Akçay’ın denizinde yüzmüşüz, Alaçatı’nın pazarında gezmişiz. Daha yolumuz uzun. Böyle oyalanırsak bitmez bu yollar. Her yer o kadar derin, o kadar gezilesi, o kadar muhteşem ki. Her noktadan, tadı damağımızda, kesin bir daha gelmeliyiz diye ayrılıyoruz.
   İzmire yakın birkaç tercihimiz var gidebileceğimiz.  Hepsine aynı anda yetişemeyiz. Nazar Köyünü, Efese tercih ediyoruz. Sözümüz var Efese de Kayranın elinden tutarak geleceğiz yeniden.
   Biraz haritadan, biraz  sora sora, köyün bozuk yollarında buluyoruz kendimizi. Karşımıza nasıl bir köy çıkacak inanılmaz merak ediyoruz derken önümüze büyük bir otel çıkıyor. Otele bakılırsa demek ki köy çok büyük, gelenler burada kalıyor diye geçiriyoruz aklımızdan. Birkaç dk sonra nasıl olduğunu anlamdan yol bizi köyün meydanına atıyor. Bir kaç tane ahşap satış klubesi yapılmış Her yer nazar boncuğu, kolyeler, bilezikler, süs eşyaları. Bizimle aynı anda bir de tur otobüsü gelmiş, küçük meydan bayağı kalabalık. Ben önce inanmadım oranın meydan olabileceğine. Girişteki satış yerleridir herhalde diye düşündüm ama sonra anladık ki gerçekten meydanmış.
       Çok yorulmuştuk, akşam da olmak üzereydi, o gece kalalım diye düşündük. Kahveye benzeyen ama aynı zamanda hem cam ocağı, hem kahve, hem cafe, hem satış merkezi hem çay bahçesi olan tek katlı binanın önündeki masalardan birine oturduk, bir çay istedik ve kalabileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk. O anda hemen tele kulak servisi hizmete girdi. Mukaddes teyze odasını kiralamak istiyordu, hemen sorduralım dediler. Biri gitti sormaya. O arada nasıl olduğunu anlamadan, meydandaki bütün köy kızları öğrendi, bizim köyde kalmak istediğimizi. Meğer köyde kalacak bir yer yokmuş ve kimsenin de böyle bir talebi olmamış. İsteyen de girişteki büyük otelde kalıyormuş zaten. Bizde biraz tuhaflık var ya. Köyün içinde pansiyonda kalasımız geldi işte.
Küçük ulaklarla Mukaddes teyzeden haber geldi ‘ Gelsinler’.  Gittik, dediğim yer oturduğumuz meydandan 10 mt ötede, iki katlı bir ev. Üst katında oğluyla gelini oturuyormuş altta da kendisi. Pansiyon açayım demiş, köyde de çok dedikodu olmuş ‘duydun mu mukaddes teyze pansiyon açacakmış’
 Gittik tanıştık, çok tatlı bir köy kadınıydı Mukaddes Teyze. Türk insanı gerçekten özel.
  Açık açık ‘ben, dedi, daha öne hiç böyle bir şey yapmadım. Ne yapılır, nasıl yapılır bilmiyorum. İşte evim burada buyurun kalın dedi. Ne isterseniz de söyleyin yapmaya çalışayım. Kaç lira dedik. ‘Bilmem dışarıda ne kadar, siz söyleyin’ dedi. ‘Neler var, neler yok içinde’ dedik, düşündü ‘akşam yemeği yok, kahvaltı var’ dedi. Tamam dedik. ‘Siz etrafı gezin, ben hazırlayım’ dedi. Çok tatlıydı. Bu arada evin önünden geçenler arttı ’bunlar mı kalacakmış, vır vır vır’
 Akşam oldu, o yukarı oğlunun evine çıktı. Biz oda tuttuk, o evi bıraktı gitti bize. Sonra dayanamadılar, bizi yukarı yemeğe çağırdılar. Köyde yemek yiyecek yerde yok, alışveriş yapacak markette. Gerçi köyün hemen dışında yerler vardı ama çok aç olmadığımız için gitmedik.
 Oğlu, gelini, torunları, sonra komşular , kız kardeşi geldi. Teras balkonda gece kaça kadar sohbetler ettik, çay içtik. Ben onları kameraya çektim, pozlar verdiler. Onlar da çok mutlu oldu, bizim içinde inanılmaz güzeldi. Ertesi gün sabah, şu ücretin içinde olan kahvaltı için yine yukarı çıktık, oğlunun evine. Sohbet konusu; kötü sesli horozdu. Kahvaltıda çorba vardı ve bol zeytinyağında kızartılmış biber. Yer sofrasında hep beraber süper bir kahvaltı yaptık.   ‘Ye ye sen iki canlısın, hoop bir kaşık daha..’
      O gün akşama kadar, o küçük sandığımız köydeydik. Boncuk atölyelerini gezdik, sahipleriyle çay içtik, boncuk yaptık. Köyde kendilerine ev yaptıran eğitimli insanlarla tanıştık sohbet ettik. (Daha anlatacak çok hikayeler var köye ait.)
 Ertesi gün bütün köy bizi tanıyordu zaten. ’Siz mukaddes teyzenin evinde kalanlarsınız değil mi’
  Dışarıda ki hareketli  ve teknolojik dünyaya bu kadar yakın olup da, bu kadar saf ve bakir kalmayı nasıl başardıklarını bilmiyorum. Orada yaşayan eğitimli insanlara göre, gelişime açık değillermiş. Bu onlar için iyi mi, kötü mü onu da bilmiyorum. Sadece  ne kadar lüksün içinde yaşadıklarının farkında değiller, onu biliyorum.
   Nazar köyden çıkışımızla birlikte, gerçek dünya boyutuna geçtik. Daha önümüzde Kayra ya  anlatmak için, yaşamamız gereken  bir sürü hikaye vardı…