Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

 Rus edebiyatının en büyük özelliklerinden biri, karakter sayısının fazlalığıdır. Hatta bazı yazarların karakterleri için fihrist hazırladığı bile söylenir. Düşünüyorum da bu kadar fazla karakteri hayal edebilmek için insanları ne kadar iyi tanımak gerekiyor acaba? Peki, insanları iyi tanıyabilmek için ne gerekiyor? Çok fazla insanla tanışmak mı, sadece gözlemlemek yeterli olur mu, yoksa sadece çok okumak kâfi midir? Okumaya devam et Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

Görenler Giremez

      Türkiyede, çalıştığım zamanlarda, sosyal sorumluluk projelerini çok seviyordum. Elimden geldiğince de katılmaya ve destek olmaya çalışıyordum. Bu tür sorumluluklar insana, başka hiçbir yerde bulamayacağı şeyler öğretiyor. Aslında siz başkalarına yardım etmiyorsunuz, onların size yardım etmesine izin veriyorsunuz. Bu düşüncem, çoğu kişiye uçuk ya da mantıksız gelse de, ben o dönemde böyle hissediyordum. Çok şey öğreniyordum, hayata bakış açım daha farklı ve güçlü oluyordu, içimin temizlendiğini hissediyordum, insan olduğumu ve sorumluluğumu yerine getirdiğim içim kendimi hafiflemiş hissediyordum. Çocukların yüzlerindeki birazcık buruk gülümseme ve onların,  mutlu olduğunu görmem, bana daha fazla güç veriyordu. Daha çok şey yapabileceğimi hissediyordum.
   

     İnsanların ne kadar boş ve anlamsız şeyler için kendilerini paraladıklarını görüyordum çünkü daha beterlerini biliyordum. Bir kesimin çocuk dediği, çocuk olamayan,  küçük insanların, daha büyük şeylerle nasıl savaştıklarını görüyordum. Çocuk olmak yaşla alakalı bir şey değildir, şansla alakalıdır. Bu şansı yakalayamayanlar, büyümüş olarak, bir sürü sorumlulukla başlar hayata.
 
    O dönemlerden birinde de, sesli kütüphane peşine düşmüştüm. Bulunduğum şehrin kütüphanesine, sesli kitaplık bölümü açtırmaya uğraşmıştım ama yapamadım. Araştırdım, ücretsiz sesli kitap cd leri buldum ama Bürokrasiyi geçemedim. ‘Sessizini okumuyorlar ki, gelip seslisini alsınlar’ dedi bir memurumuz. Şurayı arayın, bunu bulun,  falan filan yol gösterdiler. Bizim en güzel yaptığı şeylerden biridir yol göstermek.
 O dönemde başaramadım ama pes etmiş değilim. Hayatımın bir döneminde, mutlaka bu işle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum. Bence bu müthiş bir proje ama daha farkına varılabilmiş değil.
 Aslında bu konuda çalışan bir sürü insan var. Merkezler var, gönüllüler var ama bir türlü geniş alana yayılamıyorlar. Beklide sadece görme engellilere maledildiği için, diğer insanlar ilgilenmiyor.
    
     Aslında insanlara empati eğitimi verilmeli. Çok da basit egzersizler yapılabilir. Mesela insanlar; bütün günlük işlerini, gözlerini dört beş saat bağlayarak, görmeden yapacak, ya da kulaklarını hiç ses gelmeyecek şekilde tıkayarak, ya da tekerlekli sandalyeyle dışarıda gezmeye çalışacak,  buna benzer ufak faaliyetlerle empati duygusu gelişebilir belki de.
  Bazı gönüllü insanlar hayatlarında, kısa bir zaman ayırarak, kitapları sesli şekilde okuyup kaydediyorlar. Bunlar genelde, ya yakınında görme engelli biri olan insanlar veya da vicdan ve sorumluluk duygusu gelişmiş insanlar oluyor. Bu kayıtları belirli merkezlere gönderiyorlar. O merkezde de bu cd leri çoğaltıp isteyenlere ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Şimdi internet yaygınlaştığı için daha kolay olabiliyor. Doğu bölgelerinde yaşayan ve interneti olmayan insanlar, hala posta yoluyla ulaşıyorlar bu cd lere. Bir çok görme engelli kişi, bu cd ler sayesinde,  açık öğretimden,  üniversite bitiriyor. Çoğu okul kitaplarını bile, sesli kaydetmişler. Bu inanılmaz güzel bir şey bence. Özellikle sözel bölümler için.. Bütün dünya klasiklerinin ses kayıtları var mesela. Güncel kitaplar da tabi ki…
  
   Aslında illa da engelli olmaya gerek yok ki. Okumaya zamanınız yok ama arabada, mutfakta çok fazla zaman geçiriyorsunuz veya yatmadan önce haliniz olmuyor okumaya. Bence dinlenebilir. Eskiden TRT de radyo tiyatroları vardı. Bayılırdım. Hele de eski seslendirme sanatçılarının sesi ve diksiyonu inanılmaz güzeldi. Ses efektleri; kapı gıcırtıları, rüzgar sesi, yağmur sesi, hayalimde giderdim o mekana. Hala ara sıra dek gelse, kesinlikle dinlemeden geçemem. Sesli kitapta tabi bu kadar efekt yok ve profesyonel insanlar seslendirmiyor ama çok da kalitelileri var.
 
     Bir ara Kayra için güzel seslendirilmiş masallar aramıştım. Birçok da masal bulmuştum. Bir iki gün önce de gazete de bir haber gördüm. ‘Konuşan kitap şenliği’ hemen aklıma bizim sesli kitaplar geldi. Süper dedim. Hemen halay ettim; demek ki dev bir kütüphane kurulacak, herkese açık olacak, insanlar hem kaydetmeye hem dinlemeye teşvik edilecek, görme engelliler için bir hazine olacak, okumak isteyip de okuyamayanlar içinde, bir kapı açılacak. Gözümün önüne huzur evleri geldi; dedemler ninemler takmışlar kulaklıkları dünya klasikleri dinliyorlar. Hayalin sonu yok ya, düşünüyorum belki özel stüdyolar kurulur, kayıtlara efektler eklenir. Birkaç dakika içerisinde,  neler geçti aklımdan neler.
 
    Sonra, hemen bir tarama, bakayım neler varmış, şu ‘Konuşan Kitaplıkta’ dedim. Karşıma şöyle bir yazı çıktı

  (Görme engelli vatandaşlarımızın Sesli Kitap arşivi hizmetimizden faydalanabilmesi için 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Ek 11 nci maddesi gereğince, görme engelli olduklarını belirten kimlik veya raporlarını +90 312 223 04 51 numaralı faksımıza ulaştırmaları gerekmektedir.) http://www.mkutup.gov.tr/mkp/
Kendimi çok aptal hissettim. Belki de benim düşünemediğim bir şeyler vardır. Bırak göreni, görmeyenin bile zor ulaşacağı bir yere saklamışlar kitapları. Altına da not düşmüşler bu sayfa sadece görme engelliler için (çabuk çık sayfadan, defol, sen görüyorsun…) Yalnız, sağına soluna baktım, sayfanın seslendirmesini bulamadım, zaten bugünlerde önümdekini de göremiyorum. Hani gazetelerde, bazı makalelerin yanında ‘yazıyı dinleyin’ yazar ya, ne bileyim,  burada da aradım göremedim. Kesin vardır, inanıyorum.
Ama bu sayfanın dışında da bir sürü sayfalar var sesli kitap arşivleri. Çok da güzel projeler var. Belki bir gün, ben de bu projelerin  içerisinde bulunabilirim. Kayra ile beraber okuruz masalları, kim bilir.

Göbek Üstü Kumanda..

        Çalıştığım zamanlarda cumartesi geceleri; ertesi gün iş olmadığı ve istediğim saate kadar yatabileceğim anlamına gelirdi. Yıllarca her cumartesi ısrarla bu hayali kurdum. Babamın( ve hayatımdaki diğer iki erkeğin) bir huyu vardır. Pazar sabahı en az yedi de kalkar ve herkesi uyandırır. Herkes gözü kapalı zorla  kahvaltı yapar, sonra kendisi gider yatar. Herkesin uykusu kaçmıştır artık. Uyku hayali bir daha ki pazara kalır. O Pazar hiç gelmez ama.
Şimdi ise cumartesi geceleri hayali; sabah Hakan ve Kayra erken kalkacak, onlar oynarken ben istediğim kadar uyuyabilirim. Tabi onlar da babam gibi yedide kalkınca dokuzu zar zor edip başıma dikiliyorlar ‘Acıktıkkk’

     İnsanlar ne kadar modern olursa olsun, evde, yemek ile kadın, para ile de erkek, arasında bir çağrışım vardır. Erkek ne kadar yemeğe yardım ederse etsin, kadın ne kadar çalışıp para kazanırsa kazansın, bu çağrışım değişmez.
  
    Çalıştığım zamanlarda akşam eve kendimi zor atar, kapıdan girerken ilk sorum ‘ne yemek var’ olurdu. O zaman hayatın bu tarafındaydım. Akşama kadar deli gibi çalışırdım, yorulurdum, kalabalıktan ve yoğunluktan kafam şişerdi. Akşama kadar tek düşündüğüm eve gidip güzel bir yemek yiyip, sakin ve sessiz bir ortamda anlamsız tv izlemekti. Bu çalışan insanın en büyük fantezisidir. Evdeki kadın ne yapıyor ki. Akşama kadar bir sürü boş zamanı var ve yapacağı iki tencere yemek. Hayata o pencereden bakıyor ve yaşıyordum. Kadınları anlamıyordum. Çoğu zaman tepki gösterdiğim bile oluyordu. O kadar önemli işin içinde (iş hayatındaki işler önemli olan) çok gereksiz şeylerle ( depresyon gibi) uğraşıyorlar diye. Çalışmayan kadın zayıf görünürdü çoğu zaman gözüme.(İyi ki bütün erkekler benim gibi düşünmüyor)
  
    Gün geldi, devran döndü, iş hayatım mecburi bir mola verdi. Ben çalışmadan  yapamam dedim. Fırsattan istifade kendimi geliştirmeliyim. Bir süre böyle geçti ve aynı yoğunluğu sağladım.Sonra Kayra doğdu. İşte o zaman, ben hem anne, hem ev hanımı, hem aşçı, hem bakıcı, hem kadın …. Hepsini birden oluverdim. Neye uğradığımı anlayamadım.
   Üniversite zamanında ‘Kadınlar Marstan, Erkekler Venüs ten’ diye bir kitap okumuştum. O zamanlarda satış rekorları kırmıştı kitap. Yabancının birinin, dünyanın diğer ucunda yazdığı bir kitap, her milletten insana hitap etmişti. Bunu başarabilecek belki de tek konu Kadın ve Erkek ti. O zaman okuduğumda bu kitabı saklamalı ve evlendiğimde tekrar okumalıyım demiştim. Ne kadar geleceğe yönelik okuduysam, hala bir iki parça hatırlıyorum.  O zaman  eşiyle problemi olan veya kendi durumuyla ilgili sıkıntısı olan her kadına bilmiş bilmiş öneriyordum.’ Okuyun dediklerinizin hepsi yazıyor ve çözümlerini de anlatıyor daha ne istiyorsunuz.’ 
    Bir kadın – Bir erkek diye bir dizi vardı ve insanlar bayılarak izliyordu. Çünkü, ya kendisini ya eşini görüyordu. Hatta şaşırıyordu, bu kadar da olmaz ya diye. Herkes sanıyor ki bazı problemleri sadece kendisi yaşıyor. Hatta milletin, sadece bizim aramızda, dediği espriler bile o kadar genel ki.  Tartışırken geçen diyaloglar bile aynı olabiliyor. Bana 20 yıllık evli birinin anlattığı problemle, 3 yıllık evli birinin problemi nasıl aynı olabilir diye düşünür dururdum. Meğer Kadın denen varlıkla, Erkek denen varlığın,  aynı olaylara tepkisi de aynı oluyormuş.
   Bekarken ve çalışırken, daha çok  erkeklerin penceresinden bakıyordum hayata. Sonra arada ve tarafsız bir döneme girdim. İki tarafı da anlamaya başladım. Kadının ve erkeğin diyaloglarını karşılıklı söyleyebiliyordum. İki tarafla da empati kurabiliyordum. (Hakan çok mutluydu o zaman.Kendi gibi düşünebilen bir eşi kim istemez ki)
       Şöyle düşündüğün zaman; adam sabahın köründen, akşama kadar çalışıyor ve eğer işi de ağırsa, insanüstü bir enerji sarf ediyor. Akşama kadar  bir sürü lüzumsuz insanla uğraşıyor, üç saat telefonla konuştuğu oluyor. Basit bir hesapla; gününün en az on saatini işinde geçiriyor. Bunun yorgunluğunu atabilmek için, en az da sekiz saat uyuması gerekli. Geriye kaldı dört saat. Bunun içinde yemek, duş, bazen misafir, bazen gezme de oluyor. Gün bitti gitti.
 
   Eğer kadında çalışıyorsa sorun yok kimsenin birbirinden ilgi bekleyecek hali kalmamıştır. Sadece iş bölümünde ve  sorumluluk paylaşımında sorun yaşanabilir.  
      Kadın çalışmıyorsa ve ilgi alanı yoksa,  vay haline o adamın. Evde onu bekleyen nur topu gibi 12 000 kelimesi var.   
  Eğer çocuk varsa bir iki ihtimal var. Ya çok yorgun düşer ve akşam kadın da bayılır.(  Bu en huzurlu ev halidir.)  Ya da çok bunalmıştır, ilgi ve destek arayışındadır, değişiklik arayışındadır, kendine zaman ayırması gereklidir. Bu bir kriz sinyalidir işte. Erkek akıllı davranır, kriz büyümeden,  biraz nazına oynayabilirse ve küçük çözümler bulabilirse, uzun süre rahat eder. Gelen sinyalleri alamazsa, bir kaç gün sonraki büyük depremin ortasında kalır. En tehlikeli enerji gergin ve sinirli bir kadının enerjisidir.
   Erkekler, kendi  aralarında kadınları konuşurken, cümlenin sonu hep aynı biter; ‘ kadın milleti işte’. Onlarla da olmuyor, onlarsız da. Bitti. Erkekler bu konuda  ayrıntıya girmeyi çok sevmez.
      Kadınlar ise, aralarında erkekleri konuşurken, başlarda hep eşinin özel olduğunu zanneder. Diğer kadınlar eşlerini çekiştirirken ‘ Benim eşim farklı der’. Diğer kadınlar sessizce güler. Yıllar içerisinde   de erkeklerin %90 nının ; akşam koltukta sızmayı sevdiğini, tatil anlayışının göbeğinin üzerinde tv kumandasıyla sızmak olduğunu,  asla kadınların duygusallığını anlamadığını, çıkan problemlerin çoğunun nedenini anlamayıp geçiştirdiğini, kadınların  dediklerinin çoğunu dinlemediği halde öyleymiş gibi yaptığını,  problemlerini kendilerinin çözmeyi sevdiğini ve buna benzer bir sürü  ortak özelliğinin olduğunu öğrenir.
Böylece kadınlar kulübüne girer. Kimi erken, kimi geç ama er geç her kadın bu kulübe girer.
    Kadınlar ve Erkekler bu kadar aynı, tartışmalar – çatışmalar aynı, zevkler aynı, mutluluklar aynı,stratejiler aynı, sonuçlar aynı.
     Fark yine kadınlarda.  İkiye ayrılıyorlar ; koltukta sızan kocasını kaldırıp yatağına götürenler, öylece bırakıp, gidip yatabilenler.
   Kadın ve erkek aynı olsa da her aşk, sadece  kendine özel.   
   
       
   
  
   
    

Susarak Anlat

 Bizim de okulumuz açıldı ne var yani. Herkesin okulu açılmış, hava atıyorlar, bizim de açıldı okulumuz. Hatta bugün play&learn vardı. Oynayalım – öğrenelim, oynadık – öğrendik. Çok eğlenceliydi. Gerçi benim için 7,5 kg la bir oraya bir buraya koşmak oldukça yorucu oldu ama olsun.

    Ortada bir sürü farklı milletten çocuk dolanıyor. Afrikalı, Azeri, Rus, Türk, İngiliz… Ülke Azerbaycan, dil karışık. Dört dil ; Azerice, Türkçe, Rusça, İngilizce. Herkes birbirini anlıyor. Ortamda tek ortak dile sahip varlıklar bebekler. Dil Bebekçe. Okumaya devam et Susarak Anlat

Fırınlama İşlemi Nerede?


        İnsanın, kendini  bilme yaşı bilmem kaçtır. O zamana kadar hayat, insanı, anne ve babayla işbirliği içinde güzelce bir yoğuruyor. Hamur kıvamına  geldiği zaman da başlıyor şekil vermeye. Bu şekil verme işlemi ise bir ömür sürüyor. (Sanırım fırınlama işlemi diğer âleme kalıyor.) Kaç yaşına gelirsen gel bir türlü ‘ hah işte ben buyum’  diyemiyorsun. Diyen varsa helal olsun ama ben diyemeyenlerin tarafındayım. Çünkü devamlı kendimi şaşırtmayı başarıyorum. Hakanın takıntısıdır bu, benim kendimi birkaç parçaya ayırmam. Başka türlü kontrol edemiyorum ki hayatı. Bir ucundan tutsam diğer tarafı kaçıyor.

   Nasıl sokağa çıplak çıkamıyorsan, karakter olarak da aynısı geçerli. Topluma -Rol’süz- çıkamazsın. Rolsüz çıplak halini,  bir sen görürsün, onu da kimseye anlatamazsın zaten. Kadınsın, erkeksin, evlatsın, öğrencisin, çalışansın, müşterisin, eşsin, annesin, babasın,komşusun, arkadaşsın, torunsun, osun, busun, şusun….
       Bütün bu rollerin de replikleri ve çerçeveleri bellidir. Kadın dediğin böyledir, erkek dediğin şöyle.. Sistem böyle kurulmuş. Tamam ona bir itirazım yok ama sistem ana hatlarıyla kurulmuş. Ayrıntılar serbest bırakılmış. İnsanoğlu aralardaki boşluları doldurarak, neden kendine eziyet eder ki. Bunu anlamıyorum işte. Topuksuz ayakkabıyı sevmeyen kadın olabilir mi, ya futboldan anlamayan erkek, olamaazzz.
   
     Üniversite döneminde pek giyim kuşama meraklı bir insan değildim. İki ayakkabıyı beş kitap birimine çevirirdim. Her şeyi kitap birimine çevirirdim. Hayata bakışım pek giyim kuşam penceresinden değildi. Okul bitti, çalışmaya başladım. Baktım ki girdiğim dünyada ye kürküm ye deyimi çok kullanılıyor. Cebinde paran olduktan sonra  gerisi bir iki günlük iş. Gittim baştan aşağı, yenecek ne kadar kürk varsa en iyilerinden aldım. Baktım ki insanoğlu kürkün tadını çok seviyor. Ama insanın önceliği bu yönde olmayınca kredi bitiyor, kapsama alanı dışına çıkıyorsun.
     
     Sonra dedim şu iş nedir, ne değildir, ciddi olarak bir bakayım. Baktım ki sektörde kadınlar ikiye ayrılıyor. On iki saat ambalajı düşünmeden yaşayan ama çaba sarf etmeden de kendine bakan kadınlar. Akıllılar, zekiler, kültürlüler, çalışkanlar, başarılılar ama aynı zamanda şık, bakımlı ve güzeller. Saatlerce alışveriş yapmıyorlar, ayakkabıları hayal etmiyorlar, bunlara zamanları da yok ama başarıyorlar.
 Diğer kesim ise, biblo gibi gezen, kadınlığı kendilerinden önce giden güzeller.  Tepeden tırnağa denilen deyimin, gerçek anlamıyla kendileriyle ilgilenen, ansiklopedileri dolduracak kadar marka adı bilen hatunlar. O marka isimlerini bilmek sanıldığı kadar  basit değil ha. En az elli parçanın, en az yirmişer tane markası var. Rujundan , ayakkabısına ıvırından zıvırına kadar. Bunlar da ciddi bir mesai gerektiriyor.
Hele bu konuda uzmanlaşmış bayanlar bir araya geldi mi, aval aval bakar kalırsınız. Zaten başka konuya da zaman kalmıyor ki. ‘Kadın’ denen role sahip varlık, bunlardan da azıcık anlamak zorunda.
      Evlenme dönemine gelince işler değişiyor. Anlıyorsun ki o zamana kadar aşağıladığın bu kültürün önünde diz çöküyorsun. Hangi ucundan başlanacak acaba. Ne var 50 tane farklı eşofman alsan her gün birini giysen. Üzerine de siyah tişört bitti gitti. Olmuyor işte. Neyse kendini düzene sokuyorsun, bakıyorsun ki, bu sektör de zevkliymiş. Kadınsın ya genlerinde var ne de olsa. Tam her şey yoluna girdi derken, hoop hamilesin. Kilolar gelsin, dolaptakiler gitsin. Anne oluyorsun, gelen giden daha çok karışıyor birbirine. Ne eskisi gibisin, ne dokuz aydır olduğun gibi ne de yenisin. Her şey tepetaklak.
   Artık anne rolündesin. İkinci plandasın. Önce meleğin,  sonra sen. Yemekte de, giyinme de de, alışverişte de, uykuda da… Saçını taramaya zamanın yok, kestir gitsin. Takıları kaldır dolaba. Çocuğa batar, çeker, yutar.
   
  Başlıyorsun kendinle didişmeye. Kimsin sen?. Etrafındakiler için normal bir kavga bu. Fısıldaşmalar geliyor arkadan; Loğusa, loğusa dokunmayın, geçer.
   Düşünüyorum; insan kendini anlatırken belirli kalıplara sokmak zorunda. Ben bunu severim , sevmem, düşünce tarzım bu, bakış açım bu, doğrum bu, yanlışım bu. Böyle insanlarla anlaşırım, böyleleri ile hayatta anlaşamam. Önceliklerim bunlar. Eğer evlenirsem kesinlikle bunları yapmam. Çocuğum olursa böyle davranmam. Böyle bir sürü kriterimiz var. Giyimde tarzın olmak zorunda, yemekte zevkin belli olmalı, siyasi fikrin olmak zorunda. Güler yüzlü tanımına girdiysen surat asamazsın, suratsızsan gülünce bir terslik var demektir.  
   
 Sonra günün birinde, kalabalık bir parkta, oturursun bir banka, insanlara bakarken düşünürsün; ‘ben ne yapıyorum’ diye. Bakmışsın ki ‘ben böyle biri olmam’ dediğin kişilerden beter olmuşsun. Kontrolü kaybetmişsin. Doğruların, hayallerin, prensiplerin bir köşeye savrulmuş sen bir köşeye. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş, haberin yok.
   Şimdi hata nerde? İnsanoğlu kendini tanımlarken acelemi ediyor. Daha hamur şeklini almadan, ben buyum demek, ne kadar doğru? Ne kadar önyargısız olunabilir? Acaba hayatımızda şartlanmalar  gereğinden fazla mı? Bazen yanlış olduğunu anladığımız kurallarımızı, sırf insanlardan korktuğumuz için, devam mı ettiriyoruz. Daha esnek olsak, hayal kırıklıklarımız, gel-gitlerimiz daha mı az can yakar.