Kim Bilir?

Okulda en nefret ettiğim ve neden tartışıldığını hiç anlayamadığım konu “Okuyan mı daha çok  bilir? Yoksa gezen mi?” idi.  Hatırlıyorum yine bu tartışmaların birinde, ben gezen bilir fikrini savunan kısmındaydım ama gönlüm karşı tarafta kalmıştı. İnanmadığım bir fikri savunmamı istediği için öğretmene de sinir olmuştum. Yıllar geçtikçe daha net anlıyorum; iki konu aynı türden değilmiş ki birbiriyle kıyaslansın, üstelikte bir taraf galip gelsin.

Okumaya devam et Kim Bilir?

Karşılama

Kendimi bildim bileli yazmayı severim. Hatta ilk hayâli kahramanlarım defterim ve kalemlerim oldu. İlkokulda hayatımın ilk günlüğüne  “Sevgili günlüğüm, bugün okulda ki kompozisyon yarışmasında birinci oldum. Öğretmen bana bir kalem hediye etti, hem de silgili. Şimdi sana bu kalemle yazıyorum. Yoksa kıskandın mı? Kıskanma seni de seviyorum ama kalemim de çok güzel, hem de silgili”  diye yazmışım. Benim için ne kadar değerli ve kırılgandı onlar. Bir yandan defterimin üzülebileceğini düşünüyor diğer taraftan da kalemimin sevincini paylaşmaya çalışıyordum. O kadar canlıydılar ki benim için. Onlar  arkadaşımdı. Okumaya devam et Karşılama

Ruhsuz Cümleler

İnsanda bulunan sekiz çeşit zekâdan bir tanesi dil zekâsıdır. Bazı insanlar diğerlerine göre yabancı dil yapılarını daha kolay kavrarlar ve hafızayla da bunu destekleyerek daha kısa sürede  öğrenebilirler. Bazı insanlar ise farklı teknikler kullanarak ve düzenli çalışarak öğrenirler.

Bir de bunların dışında; Azerbaycan halkı gibi çift dil kullanan toplumların genetik dil yatkınlıkları vardır. Okumaya devam et Ruhsuz Cümleler

Gerçeğin Ayracı

Geleceği merak ettiğim kadar geçmişi  hayal etmeyi de seviyorum. Tarihi romanları okurken olduğum yere ayraç koyup, anlatılan sahneyi, insanları, mekânları kendi imzam ile yeniden dizayn  ediyorum. Sonra sessizce kendi kapımdan romanın içine giriyorum.

 Karşıma öyle mekanlar çıkıyor ki bedeniyle, karakteriyle ruhuyla yaşıyorlar. Öyle insanlar çıkıyor ki, dönüp kendime bakıyorum ben neyim diye. Okumaya devam et Gerçeğin Ayracı

Kıvrımlarda Asılı Yüzyıl…

Uçaklara özel dergiler olur. Ben Azerbaycan uçağındaki dergiye bayılırım. Değişik ülkelerden haberler, Azerice, Rusça ve İngilizce olmak üzere üç dilde yayımlanır.
Hatta yoğun bir şekilde Rusça çalıştığım dönemlerde, mecburi pratik oluyordu benim için.
Zaman hızlı geçsin diye önce Rusçasını okuyordum, çözemediğim yerde Azericesine bakıyordum. Azericesinin de tamamını anladığımı söyleyemem ama kendi kendime çok eğleniyordum.

Tarih Affeder mi Acaba?

Kafamdaki kütüphane yine birbirine girmiş durumda. Aldığım bilgiyi, bulduğum yere kaydedince böyle oluyor işte. İstediğim zaman aradığım bilgiye ulaşamıyorum. Her yeni bilgiyi aldığımda bağlantısını bulup, kendi kıvrımına yerleştirebilsem süper olacak ama yapamıyorum işte.

Bir de olmazsa olmaz bilgilerin, kıvrım rafları var. Onların da kimisi dolu, kimisi boş. Son zamanlarda hep tarihle ilgili bilgiler lazım oluyor, elimi atıyorum boş çıkıyor. Sağa sola bakınıyorum başka kıvrımlara mı karışmış diye, yok. Kütüphanemde yeterli tarih bilgisi yok demek ki. Beynimin tarihe ait kıvrımları boş bırakılmış, belki günün birinde dolar diye.

Genel Kültür Diploması!!

Kalbimin fırlattığı kelimeleri, dilim raket gibi geri gönderiyor. İçime düşen kelimeler sağa sola çarparken harfleri dağılıyor. Her seferinde başa dönmek zorunda kalıyorum. Bu dilimin asiliği nedendir, anlayamadım. Kıskanıyor, kelimelerimizi paylaşmayalım diyor, diğer taraftan da kafası gözü dağılan harfler, sendeleye sendeleye tekrar kol kola giriyor ve büyük bir inatla biz çıkacağız diyor. İçimdeki bu çekişme nefesimi daraltıyor. Okumaya devam et Genel Kültür Diploması!!

Lego Felsefesi

Uzak Doğu’da ying yang felsefesi vardır. Lise dönemlerimde kolyeleri, bileklikleri pek modaydı. Sokak ağzıyla “Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır” demek. En küçük çocukların bile diline dolanmıştı bu cümle. Farklı ve çekici bir simge, çocukları bile filozof yapmıştı o zamanlar.
Büyüyünce “diyalektik” kelimesini pek duyar oldum. Bu daha asortik, “zıtların birliği” demekmiş. Yunancadan geliyormuş. Zıtlıkların birliği de kendi içinde didişirken hareketi ortaya çıkarıyormuş. Okumaya devam et Lego Felsefesi

Ondan Habersiz Sakladım..

      O kadar yorgundum ki kendimi yatağa zor attım. Uyku akan  inatçı gözlerimi kapattım ama kapanmadılar. Bir türlü uykuya dalamadım. Her gözümü kapatışımda, fotoğraftaki kız geldi gözümün önüne nedense.
   2004 Yılıydı. Birkaç günlük ‘Liderlik ve Yöneticilik’ kursu için Ürgüpe gitmiştik. Kurstan sonra da gelmişken biraz dolaşalım dedik. Üzerimde takım elbise, ayağımda Arnavut kaldırım taşları ile senin benim kavgası yaptığımız topuklu ayakkabılarım, omzumda ağır bir çanta, tabiî ki elimde fotoğraf makinem, ara sokaklardan, yokuş yukarı çıkmaya çalışıyorum. Sağ tarafımda, kaldırımın hemen kenarında, kapısı kaldırımın içine yerleşmiş küçük bir mahalle bakkalı.

Kokulu Kelimeler…

     Bazı kelimeler vardır, arkasından diğerlerini de sürükler getirirler. Hepsi birleştiğinde ise kelimeler yok olur, yerlerine güzel bir resim gelir. Fonda hafif bir ses, burnunuzda ise kelimelerin kokusu kalır. Saniye de zaman içerisinde bir yolculuk yapar ve hayatınızda geçmişe, o kokunun karesine gidebilirsiniz.

     Kimi zaman bir mutfakta güzel bir kutu gördüğünüzde,  tarçınlı kurabiye kokusu gelir burnunuza. ‘Kurabiye kutusu’  kelimelerden öte anlamı olan bir cümledir sanki. 
Küçük bir çocuk için, boyunun bir türlü yetişemediği mutfak tezgahının en uzak köşesinde bulunan, ağzı kapalı olduğu için, içinde ne kadar kurabiye olduğunu kestirtemediği bir kutu, o an için hayatının en büyük hedefi haline gelebilir. Boyundan büyük bir sandalye takır tukur sürüyerek çekilir, büyük bir çabayla üzerine çıkılır, belden yukarısı tamamen tezgah üzerine yapışacak şekilde kutuya uzanılır. İçi her daim dolu olan fakat çeşiti sürpriz olan kurabiyelere ulaşılır. Daha bitmedi; sıra da süt var. Aynı sandalye, yine aynı usul çekilir, bardağa ulaşılır, ulaşılamazsa da sorun değil, kutusundan da içilir süt.
 Buz gibi süt ve yanında da kurabiye. Kim bilir şansı yaver giderse bebekli veya arabalı, ayıcıklı kurabiyeler de olabilir. Nedense onları yemesi daha zevkli olur. Önce ayıcığın kulağından başlanır, ya da ayaklarından. Anatomik olarak, parça parça yenir. Göbek kısımları da hep en sona kalır.
  
    Bayram denilince de ilk buruna gelen, temizlik kokusudur sanırım. Misafirin gelip gelmemesi, evin temiz olup olmaması sorun değildir. Bayramdan önce yapılan en son temizliğin adı ‘Bayram Temizliğidir’. Halılar balkona atılır, perdeler yıkanmak üzere çıkarılır, evde her an taşınılıyormuş havası yaratılır. Her köşeden ayrı gelen buram buram deterjan kokusu, ev pis olsa bile yine de temizliğin adıdır. Tabi kafası bir şeylerle sarılı, ortada vızır vızır koşturan, yorgun ama azimli bir kadın resmini de   bu ‘Bayram Temizliği’ karesi içerisinde unutmamak lazım. 
 (Bugün Kayra böyle bir kare içerisinde akşama kadar ortada gezdi. Her şey kaldırıldığı için öğle uykusunu mama sandalyesinde uyumak zorunda kaldı ama memnundu ki her zamankinden uzun uyudu. Ya da sıkıldığı için uyudu kim bilir. Bir ara içeride deterjan kokusu olduğu için hırkasıyla birlikte balkonda buldu kendini. Gülümseyerek yüzüme bakıyordu.)
    Salep kelimesi, yağmuru da beraberinde çeker getirir, bizim evde. Dışarı da puslu bir hava ve yağmur varsa eğer, hemen salep yapılması gerekir. Sıcacık salepinizi alırsınız elinize, camın önüne oturur, hem yağmuru izlersiniz hem de dışarıda kaçışan, koşturan insanları. Burnunuzda salep ve üzerindeki tarçın kokusu.Evde yağmura yakalanmanın en güzel tarafıdır bu kesinlikle.
Tabi ki ‘Arabada yağmura yakalanma’ resmi de var elimiz de. 

  Ilık bir gece, dışarıda hafif yağmur, öndeki araçların kırmızı fren ışıkları, yağmurun ıslattığı ön camda, etrafa bulaşmış. Derinden gelen hafif bir müzik. Herkes sessiz. Yol hiç bitmesin, hiç bir yere dönmeden, upuzun gidelim duygusu hakim herkeste. Ortamda ıslak kokusu…   
    Aralık ayı, kar, soğuk, mandalina, örgü sepeti, yün, şiş, battaniye, çay, çekirdek, ve tv. Çoğu kadının hayalidir bu. Dışarıda lapa lapa kar. Her yer tatil edilmiş. Ev bir türlü ısınmıyor. Örgünü alırsın, kareli battaniyeyi dizine çekersin, yanında da çaydanlık. Bir taraftan tv izlersin bir taraftan örgü örer çay içersin. Ama tek başına zevkli olmaz, birde kız kardeş lazım battaniyenin altına. Böyle bir resimde burnumdaki koku kesinlikle mandalina kokusudur. Bu en aptal ama en zevkli kar tatili hayalidir. Örgü örmeyi beceremem ama sırf bu kare için kesinlikle bir sepet yünüm ve şişlerim vardır.  Erkekler bu resimdeki yün ve şişi meyve ve çekirdekle değiştirebilirler aslında.
   Kokulu kelimeler. Sihirliler. Son zamanlarda Kayrayla hayatımız da her şey sihirli. Kayranın sihirli çorbası, Kayranın sihirli oyuncakları, Kayranın annesinin sihirli ekmekleri. Bir sürü hikayemiz var, hepsi de sihirli.
‘Sihirli’ kelimesinin ise kokusu yok, sadece sesi var. Aynı yerde asılı, bir sürü minik kristalin, hafif rüzgarla birlikte, birbirlerine çarptıklarında çıkardığı ses sihrin sesi işte.
   Biz ilk önce resimlerin içerisinden geçiyoruz, yaşayarak. Geçerken de etiketliyoruz kareleri.
   Kimileri  olumlu, eğlenceli, pozitif, lezzetli etiketlemeyi tercih eder.Bir süre sonra onların karşısına böyle sihirli kelimeler gelir.  Kimileri ise…