Mürekkebin Teslimiyeti…

     
İnsanlar çoğu zaman o kadar alışıldık yaşıyorlar ki. Farkındalıkları körelmiş  ve sadece mekanik.Bu hızda yaşarken yerden kalkan toz yolları bulanıklaştırıyor.
  Nesneler  hareketli yaşam içerisinde insanların işlerini kolaylaştırmak için sadece birer araçtırlar ama zamanla; kullanım süresine, kullanan insan veya gruplara, kullanıldığı yere göre öyle bir ruh kazanırlar ki, bazen onlara sadece eşya demek haksızlık olur.

Hayalleri Parsellesek…

   Üniversite hayatımın bir bölümünde kaldığım yurtta, odam, en son katta, terasın hemen yanındaydı. Terası da kapatmışlar ve etüd salonu haline getirmişlerdi. Ben de birçok tembel öğrenci gibi, geceleri çalışırdım, daha doğrusu çalışmaya çalışırdım. Geceler, ders çalışmakla ziyan edilmeyecek kadar, değerli zamanlardır aslında. (Ders çalışmayı da oldum olası sevmedim zaten) Gece herkes yattıktan sonra, sessizce çıkardım terasa.  Sandalyelerin ayağını gıcırdatmamaya özellikle özen göstererek, camın kenarına çekerdim. O saatlerde mutlaka uykusu kaçan birileri vardır ve birinin ayakta olduğunu duyarlarsa, birbiri arkasına gelirler. Bu yurtların kayıtsız kurallarından biridir sanki. Eğer sessiz olmayı başarabilirsem, otururdum koskocaman camın önüne, dayardım ayaklarımı sıcacık peteğe, sırtıma da bir battaniye, sarılırdım sıkıca. Bütün şehir karşımda.
  

 Gecelerin karanlığı, bir çok şeyi örttüğü gibi, insanın içindeki bir çok gizli kalmış şeyi de aydınlatır aslında. Her insanın hafızasında mutlaka bir balkon manzarası vardır, ya da bir gece köşesi.
   
Karanlıkta, yüksek bir balkondan, sessizce izlersiniz evlerin ışıklarını. Kimi zaman insanları hayal eder, hikayeleri merak edersiniz. Kimi zaman da derin derin düşünceye dalar, hipnotize olmuş gibi artık gördüğünüzü görmez olursunuz. O şekilde saatlerce o noktada oturabilirsiniz artık. İçinizde, devamlı  sizinle sohbet eden, bir ses vardır. O her zaman doğruyu söyler. Bazen sinirlendiniz mi de, o sesi karanlığın dibine göndermek için, girersiniz içeri, açarsınız ışıkları, sonuna kadar.
    Ben o geceler de, hep geleceğimi hayal ederdim. Ne iş yapacaktım, kiminle evlenecektim, kaç çocuğum olacaktı, nasıl bir insan olacaktım, nasıl bir hayatım olacaktı. Bazen,  hayal parçalarını, tek tek yapboz gibi birleştirir, güzel bir tablo çıkarırdım ortaya. Bazen de çok karamsar olurdum,  o içimdeki sesle kavgalı olduğum zamanlarda.
  Bazen de hiçbir şey düşünmeden sadece bakardım. Gecenin sakinliğine, huzuruna bırakırdım kendimi ve gözlerim kapanırdı ama uyumak istemezdim. Uyumak çoğu zaman  geceyi ziyan etmek gibi gelirdi bana.
     Şu anda, o hayal ettiğim hayatın, tam ortasındayım. Çalıştım, evlendim, anne oldum.  O zaman çok uzak ve büyük görünen hayaller, bu kadar mıymış?  O yaştaki bir insanın kurabileceği, daha büyük hayaller olmaz mıydı acaba?
  Belki de vardı ama şu anda ben net olarak  hatırlayamıyorum. Yurtdışına çıkmak vardı mesela, yarım yamalak hatırladıklarımdan. Şu anda yaşıyorum. Çocuğum olduğunda, durumum müsait olursa, üç yaşına gelene kadar çalışmam, diye düşünürdüm hep, şu anda çalışmıyorum. Çok aşık olarak evleneceğimi ve hayalimdeki adamı bulacağımı düşünürdüm, evet çok aşık olarak evlendim ve o adamı buldum. Bir de çok güçlü bir iş kadını olmak vardı , çalıştığım dönemde de buna oldukça yaklaşıyordum ama işte o devam edemedi.
   Demek ki insanın hayatında  ‘hayal kavşakları’ var. Bir dönem yoğun olarak geleceği hayal edip planlıyoruz, sonra unutuyoruz. Aradan yıllar geçiyor, bazen bir insan, bazen bir fotoğraf, o anı kolundan tutup, gözümüzün önüne getiriyor. Önce o zamanı düşünüyoruz, sonra kurduğumuz hayalleri, en sonunda da şu anda nerede olduğumuzu. Eğer her şey birbirini tutuyorsa tamam, sorun yok ama tutmuyorsa biraz buruklanabilirsiniz.
İşte bu hayal kavşaklarından ikincisi, benim karşıma şu aralar çıkmaya çalışıyor. Anlatılanlara göre bu çoğu zaman anne – baba olduktan sonra olurmuş. O zamana kadar bireysel yaşıyorsunuz, ne olursa kendinize. Ama şu andan itibaren her şey farklı.
Bu sefer hayaller tamamen yön değiştiriyor. Bebeğinizle ilgili başlıyorsunuz. Emeklese, yürüse, okula gitse…. Hayatınızdaki her şey ona endeksli. Bütün hayalleriniz.Ama bu sefer bunları balkonda romantik romantik değil, yatakta bir sağa bir sola uykunuz kaçarak düşünüyorsunuz. Bebeğiniz daha üç aylıkken, eşinizle özel okul, devlet okulu tartışması yapıp, sonra da oturup gülebiliyorsunuz. Artık tek başınıza hayal kurma lüksünüz de yok. Bazı konularda uyuşamasanız bile, ortak hayal kurmak zorundasınız sanki.
   
   Bu ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Hayal sırası ne zaman bana gelecek. Söylenilenlere göre, çocuklar üniversiteyi bitirene kadarmış. Bence o kadar da çok geç sanki. Parselleyebiliriz belki hayalleri. Bir bölüm çocuğa, bir bölüm eşle birlikte, küçük bir parça da kendimize. Adaletlisi bu gibi görünüyor ama uygulanabilirliği zayıf. İçinden onlar olmadan ne hayal, ne de hayat, bir anlamı olmaz ki. Paradoks devam eder gider.
  Şimdi balkona çıktığım zaman, önce serin havayı içime çekiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, içeride sıcacık uyuyan oğlum  ve eşim için şükrediyorum sadece.     

Zengin Çaycılar..

Üniversitedeyken, yalnız yaşadığım bir dönemde, en sevdiğim şeylerden biri gazetelerdi. Günlük birkaç tane gazete okuyordum ama cumartesi Pazar sayı beş altıya çıkardı. Hatta bir gün bakkal ‘Abla madem bu kadar okuyorsun bilgi yarışmalarına katılsana demişti’ Çok gülmüştüm o zaman. Gazeteyle yarışmalara katılınsaydı, çaycılar zengin olurdu. (Çaycıların en sevdiği şeylerden birisi, tezgaha serdikleri gazetede ki haberleri okumaktır)

   Özellikle hafta sonu kültür eklerine bayılırdım. Sevdiğim yazıları, röportajları, haberleri keser, dosyalardım. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, o gazete haberlerini okumak, çok zevklidir.  Hatta ve hatta daha ileri giderek, üniversite kütüphanesinde en sevdiğim bölümlerden birisi, arşivdeki eski gazete bölümüydü.  Onları  tam boy ciltlerler, Bir de   özel masası olur. Dev gazete cildini, o masanın üzerine koyar, tek tek kitap gibi okursunuz. Dansözlerin büstiyerleri çizili olur, kimilerinin gözlerinde siyah şerit. Çok eğlenirdim. Hele o gazetelerin köşelerinde fıkralar olurdu. Bir milletin mizah anlayışının, bu kadar zamanda nasıl değiştiğine şaşırmamak mümkün değil.

  Üniversiteden sonra, anneannemle yaşarken de, aynı şekilde Pazar günleri gider bir sürü gazete alırdım. Gelir ,yere bağdaş kurarak oturur, yanımda da kahvaltının son bardak çayı, yayıla saçıla gazete okurdum. Yıllarca gazete okumamış anneannem de, camın önüne oturur, gözlüğünü takar, yavaş yavaş okumaya çalışırdı. Daha çok resimlerine bakardı. Ne kadar zevkli bir şeydi onunla gazete okumak. O zamanlar deselerdi; bu kadar basit hareketler, gün gelecek, özlediğin birer anı olacak diye, çok gülerdim sanırım.
 
     Bir süre sonra gazeteleri internetten okumaya başladım ama dergi manyaklığım devam ediyordu. Kitaplığımın yanında, kitaplığın boyuna yakın, üst üste dizilmiş dergilerim vardı. Aklınıza ne konu gelirse bulabilirdiniz. En az üç dergi aboneliğim vardı. Okuyamasam bile, hayalimde büyük bir kütüphane var ya. O dergileri, yıllık seri halinde, kütüphane de hayal ederdim. Nedense bu tür yayınları zamanından çok, eskiyince okumaktan daha çok zevk alıyorum.
   
    Sanki, insan için en iyisi, gelecekteymiş gibi bir önyargı var. Geçmiş; özlemi, gelecek ise;  modern hayatı simgeliyor. İnsan için hayat, sadece gelecekten ibaretmiş gibi sanki. Her şey gelişiyor, hayatlar modernleşiyor, daha çok hastalığın tedavisi bulunuyor( bir o kadarda hastalığa isim koyuluyor). Her konuda teknoloji takip ediliyor. ‘Sosyal medya’ denilen bir kavram var artık, olmazsa olmazlardan.
 Hiçbir insanla ilişkiye girmeden, sadece internet bağlantısı ile, yerinizden kalkmadan, bütün resmi işlerinizi takip edebilir, alışverişinizi yapabilir, arkadaşlık kurabilir, bütün okulları online bitirebilir, dünyanın istediğiniz yerindeki bir üniversite de yüksek lisans yapabilir, iş bulabilir, çalışabilir, kazandığınız parayı hiç elinizi sürmeden, online olarak harcayabilir, akvaryumda balık besleyebilir, istediğiniz albümü indirebilir, filmi izleyebilir, birileriyle yüzünü görmeden oyun oynayabilirsiniz. Artık valizlerle kitap taşımak tarihe karışıyor. E-book lar ve atari büyüklüğündeki bir cihazla milyonlarca kitabı çantanızda gezdirebilirsiniz. Tabi dışarı çıkar da , çantaya gerek duyarsanız….
      Daha şu anda aklıma gelmeyen, bir sürü şeyi yapabilirsiniz. Dünyada, bir bilgisayar ve internet ile aylarca evden çıkmadan yaşayan insanlar hiç de az değil. Bir insanın sosyal hayatta yapabileceği her şeyi, bilgisayarın başında yaşayabiliyorlar.
    
        Bu insanlar,  geçmişle gelecek arasında, zamansız bir boyutta yaşıyorlar. Bu sistem, hızlı bir şekilde artıyor ve insanlar bu durumdan gayet mutlular.
    
      Basit bir Facebookla, yetmiş milyon insanın, kişisel bilgisi depolanmış ve bu bilgilerle gereken yerlere kaynak sağlanabiliyormuş. Herkes izlenildiğini fark etmeyecek kadar hipnotize olmuş durumda. Toplumsal hipnotizelerle, herkes aynı yere bağlanıyor….
    Dünya küçüldü, insanların bilgiye ve birbirilerine ulaşması kolaylaştı. Bir sürü işi online yapınca, insanın hayatında büyük bir zaman tasarrufunun sağlanması gerekiyor. Bu kadar bilgiye kolayca ulaşınca, insanların daha kültürlü olması bekleniyor. Kitaplar bedava dağıtılıyorsa, daha çok yazılması ve okunması gerekiyor. Herkes işerini online hallediyorsa sokakların sakinleşmesi, bir çok dükkanın kapanması gerekiyor.İnsanlar daha az mekana ihtiyaç hissedince, binaların azalıp, boş arazilerde ormanların artması gerekiyor. Ama bütün bunların hiçbirisi olmuyor . Hatta tam tersi, insanların beyni küçülüyor, alışveriş merkezleri çoğalıyor, hiç bir şeye zaman yetmiyor, kültür seviyeleri düşüyor, beyin çöplüğü genişliyor. Bu nasıl bir muamma anlayamıyorum.
    Bakü ye geldiğimizde; en özlediğimiz şeylerden biri, yerlerde saçılarak gazete okumaktı. İnternetten gazeteleri takip edeyim dedim, gazeteye benzer bir şey bulamadım. Sadece siyaset, cinayet ve magazin konularının işlendiği sayfalara döndü gazeteler. Okuyacak haber bulabilmek için deşelemem gerekiyor. Köşe yazarlarını takip edeyim bari sadece dedim. Birine takılıyorum, hoşlanıyorum, iki gün sonra hakkında, başka şeyler okuyorum. Artık onların da güvenilirliğine ve özgürlüğüne inanmıyorum. Kayradan dolayı akşama kadar tv açılmıyor. Bir de ilk günden beri, bizim evde, ‘ Negatif haber yasağı’ denilen bir yasak vardır. Negatif ve kötü hiçbir şey izlenmez. O sesler evimizde yankılanmaz, bilinçaltımıza işlenmez. Birçok kişi beni eleştirdi bu konuda. Dünyadan haberin yok, bir gün senin başına da gelebilir, gerçeklerden kaçamazsın gibi saçma sapan şeyler duydum. Hatta Ülkemde ne olup bittiğini takip etmiyormuşum diye neler söylediler.
    Ağzıma nasıl piştiğini bilmediğim yemek sokmamakla, beynime  güvenmediğim kaynaktan gelen bilgi sokmamak arasında bence bir fark yok.
 
   Eskiden gazete okumaktan aldığım zevke eşdeğer, hiç bir şey bulamıyorum. Damağımda tarif edemediğim bir lezzet kaldı. Belki de keramet yalnızlıkta veya anneannemdeydi.
     Ya da ben geçmişe doğru büyüyorum… 

Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.