Anne Oğul Bayramı

  Üç gündür bizim evde anne oğul bayramı var. Haftada en az iki gün, oğlumla bu bayramı kutluyoruz. Haftanın diğer günleri, Kayra’nın da benim de farklı aktivitelerimiz var. Ben ona eşlik ediyorum, o da bana. Aralarda derelerde cilveleşsek de hep bir koşturmaca içinde oluyoruz. İşte bu nedenle anne oğul bayramı bizim için çok özel.

Bayramımızın kuralları var. Öncelikle, akşama kadar evde ikimizden başka kimse olmayacak. Annesi, Kayra’nın yemekleri dışında başka hiçbir şey yapmayacak. Kesinlikle televizyon açılmayacak. Genelde Kayra’nın sevdiği yemekler yapılacak. Uyku ve yemek saatleri dışında çoğunlukla oyun oynanacak. Uzun keyif masajları yapılacak. Kurallarımız böyle devam edip gidiyor.
Bu arada, son üç gündür sularımız da kesikti. Yıllar önce birisi bana, “Eurovision şarkı yarışması yüzünden sularınız kesilecek” dese çok gülerdim herhâlde. (Azerbaycan Eurovision’a hazırlanıyor, hem de bomba gibi. Bütün şehir neredeyse yeniden yapılandı diyebiliriz. Altı, üstü, yolları, binaları, ara sokaklardaki çöp kutularına varana kadar yenileniyor.)
Suların kesilmesi bizim için biraz zor oldu tabii, ama diğer yandan da ara sıra burnumuzun sürtülmesi gerekiyor demek ki. İnsan, eski usul bulaşık yıkamaya çalışırken, bırakın bulaşık makinesini, çeşmeden gürül gürül akan suyun altında bulaşık yıkamanın kıymetini anlıyor.
“Bir şeylerin kıymetini kaybedince anlamak…” Bu da klişeleşmiş ve duy-geç cümlelerden biri olmuş durumda. 
Sular kesikken, her su lazım olduğunda, kafam hep başka yerlere gitti. Eskiden sular gittiği için evin kıyısında köşesinde her zaman dolu duran şişeler, elektrikler sık kesildiği için sağda solda hazır duran mumlar, benim hayal meyal hatırladıklarım. Daha da eskilerin anlattığı ekmek, yağ kuyrukları var. Kadınlar, o zaman kafalarını daha çok çalıştırıyorlarmış. Nereden ne çıkarabilirim, hangi işi hangi sırada yaparsam daha çok verim alabilirim diye düşünmek zorunda kalıyorlarmış. Mesela bir bidon suyla, temizden kirliye doğru sırayla birçok iş görülürmüş.
Lükse ne kadar alışmışız. Bu devirde imkânı olduğu hâlde, hayat felsefesi gereği, sadece ihtiyacı olan miktarla yaşamayı becerebilen kaç kişi var acaba?
İnsan ne kadar yüksekte yaşamaya alışırsa, oradan düşünce canı daha çok acıyor. Bu da pek önemli olmuyor, çünkü ona da alışıyor ve geçmişi unuttuğu gibi onu da unutuyor.
Şu anda kaç kişi cep telefonu yokken nasıl yaşadığını net hatırlayabiliyor ki? Peki, hatırladığı olaylara şaşırmayan var mı?
Kıymet bilme alışkanlığı, sanırım en temelden, çocukluktaki eğitimden gelen bir özellik. Çocuklara, bir şeyleri kaybetmeden kıymetini bilmek nasıl öğretilir acaba? Daha çocukluğunda en tepelerde yaşamaya alışan insanlar büyüdüklerinde ne yaparlar? 
Buradan bakınca, anneler üçe ayrılıyor: Birinci grup, hayatını tamamen çocuğuna göre programlayan, onu merkeze koyarak yaşayan, kendiyle birlikte evini ve eşini de buna göre düzenleyen anneler. Çocuğun rahatı bozulmasın, üşümesin, hasta olmasın, korkmasın diye evden dışarı çıkarmayan, kimseyle görüşmeyen, ona evin içinde sadece kendine bağımlı bir dünya kuran anneler.
Bu tür çocuklar ileride evden çıktığı zaman daha çok hastalanıyor, her zaman kendini hayatın merkezinde sanıyor, anne bağımlısı olarak yaşıyor, insanlarla iletişim kuramıyor ve sosyal hayata karışamıyor. Annelerini kaybettikleri zaman ise kendilerini bulamıyorlar.
İkinci grup anneler ise çocuğunu kendinin bir uzantısı olarak gören, merkeze kendini koyan, çocuğunun, ondan önceki hayatındaki hiçbir şeyi değiştirmesine izin vermeyen, önce kendi bakımını, ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra onu düşünen anneler.
Bu çocuklar ise hayatta kendilerini her zaman ikinci planda düşünüp ona göre davranıyorlar ve özgüven eksiklikleri nedeniyle, kendilerini hiç bir zaman ön plana çıkaramıyorlar.
Üçüncü grup anneler ise merkeze “aile” kelimesini koyan ve çocuğuna ailenin değerli bir parçası olduğunu hissettiren, merkezin her zaman değişebileceğini öğreten, kazanmak kadar kaybetmeyi de öğretmeye çalışan anneler.
Biz haftanın birkaç günü farklı ortamlarda, insanların arasında, bazen kargaşanın gürültünün ortasında, bazen çok huzurlu yerlerde zaman geçirerek, farklı şartlara ve insanlara uyum sağlamayı öğreniyoruz. Kayra hayatın ahengini hissediyor. Farkındalığı artıyor. Birbirimizin yanındayken, özlemeyi öğreniyoruz.  
Kalabalığın içinden kaçıp evimize sığınıyoruz, kapımızı kapatarak birbirimize “Şşşttt” diyoruz ve kıkırdamaya başlıyoruz.
Yalnızlığımızın kıymetini, birbirimizi kaybetmeden ama özleyerek anlamayı öğreniyoruz.  

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir