Sabır, Öfke, Vicdan Üçgenindeki Anneler

Kafamızdaki ‘olmalı’ şablonları biz bu hale getiriyor. Muhteşem bir kadın, mükemmel bir anne, mükemmel bir eş, mükemmel bir evlilik, mükemmel çocuklar, mükemmel aile, mükemmel iş, mükemmel arkadaşlar….

      Yok güzel kardeşim öyle bir şey yok. Ne mükemmel bir anne, ne çocuk, ne eş ne evlilik, ne patron, ne arkadaş yok. Var oluşda öyle bir kelimenin anlamı yok zaten. Herkes ve her şey kusurlu. Bu hedef ve beklentiler bizi kendimizden geçiriyor işte. Elimizdekinin kıymetini anlamıyoruz, yaşadığımızdan zevk almıyoruz, başarılarımızın tadını bile doyasıya çıkaramıyoruz.

        Diğerleri çok da umurumda değil açıkçası ama annelik üzerine bir iki çift sözüm var. Bir üçgen düşünün bir köşesi sabır, diğeri vicdan, üçüncüsü ise öfke. İşte anne olmak, aşağı yukarı bu üçgende yaşamak gibi bir şey.

        Sabredicem dersin, sabredersin de. İnsan üstü bir çabayla sınırlarını zorlarsın. Tüm zekanı kullanarak problemler karşısında olmadık çözümler bulursun ama karşındakiler çocuksa eğer bu çaba her zaman yeterli gelmez. Karşında, kesinlikle senden daha sabırlı, daha azimli, bazen daha zeki ve en önemlisi de yaş gereği, daha duygu ve vicdan kavramları tam gelişmemiş insan yavruları duruyor.

     İzlediğim bir belgeselde altı ay civarındaki  bir bebeğin istediğine ulaşmak için 60 farklı metod deneyebildiğini söylüyordu. Bilmem kaç çeşit ağlama tonundan bahsediyordu.

       Biz her ne kadar anne olarak  dünyanın geri kalanından daha sabırlı görünsek de bazen çocuklara yetişemiyoruz. O anda öfke devreye giriyor. Burnumuzdan soluyoruz. Aklımıza olmadık şeyler gelip gelip gidiyor. O içimizde bizi durduran şey, iki dakika uykuya dalsa, maazallah neler olur. Sonra da arkamızdan cinnet geçirdi diye konuşurlar. O geçirdiğimiz öfke nöbetinde başta kendimiz olmak üzere kimsenin bizi tanıyamayacağı bir hale gelebiliriz. Daha önce varlığından haberdar olmadığımız ses tonları kullanabiliriz. Karşımızdakinin küçük bir çocuk olduğunu unutup, o şaşkın ve korku dolu bakan gözlere,  yetişkin biriyle tartışıyormuş gibi açıklamalar yapabiliriz. Biraz önce bizi çıldırtan çocuklar gitmiş, birden bire yerlerine, günahsız, saf, sakin, sabi sübyan gelivermiştir.

       İşte o bakışları gördüğünüz anca birdenbire öfke yerini yoğun bir vicdan duygusuna bırakıverir. En beteri de budur ya zaten. Anneliğin her dakikasında mesaide olan tek duygu vicdandır herhalde. O keyfinden yemek yemez, sen o yemedi diye vicdanından. İşe gidersin arkandan ağlar, sen de kapıda ağlarsın.          Kreşe bırakırsın ağlar, sen de eve gelip ağlarsın. Hasta olur, vicdanen sen hasta etmişindir. Tehlikeli bir şey yapar can havliyle korkudan bağırırsın, sonra korkuttum diye vicdan yaparsın. Saatlerce uyumayacağım diye ağlar en sonunda yorgunluktan uyuyakalır, vicdanından sevinemezsin o bütün gün beklediğin mutlu sona. Sabahın köründe kalkmışındır gözünü ovuştururken ilk düşündüğün şey akşam kaçta yatacağındır, arkasından yine vicdan yaparsın neden bunu düşündüm diye. Annene bırakıp bir iki saatliğine dışarı çıkarsın, vicdanından bir şey anlamaz, soluğu evde alırsın. Bu liste bitmez ki, bitmez.

    Anne olduk diye bir insanın üzerine bu kadar da gelinmez ki ama canım.

        Olaya bir de şu açıdan bakarsak: Senin sabrın onun gözünde dünyanın sabrıdır. Zanneder ki bütün insanlar ona aynı sabrı ve hoşgörüyü gösterecek. Sınırlarını aşmış sabır, hoşgörü ve itaat ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.  Kuralları öğrenmesini, diğer insanlarla sağlıklı iletişimini, ilişkilerinde durması gereken sınırı etkiler. Kreşe veya okula ilk başladığında öğretmeninden ve arkadaşlarından aynı sabrı ve hoşgörüyü göremediği an duvara toslar. Sonra da okula gitmeyeceğim türküleri başlar.

    Kontrolsüz öfke çocuğu en çok korkutan şeylerden biridir. Çocukların karşıdakinin nabzını yokladığı yer göz bebekleridir. Karşısında göz bebekleri kocaman olmuş bir yetişkin varsa, çocuktaki bütün adrenalin harekete geçmiş demektir. Diğer taraftan da bu davranışları kopyalama ihtimali oldukça yüksektir. ‘Demek ki biri hoşlanmadığım bir şey yaptığında böyle davranmam gerekiyor’  yargısı aileyle başlar. Küfür ve şiddet başta olmak üzere her davranış olduğu gibi kopyalanır. İlk denekte genellikle küçük kardeşlerdir.

   Anne vicdanı ise çocukların asla eline geçmemesi gereken bir kumanda gibidir. Eğer bunu bir keşfederlerse size yaptıramayacakları şey yoktur. Oyunculuk becerileri tavan yapar. O gözyaşları, hastalanmalar, ağlamalar, daha neler neler.

    Anne dediğin gariban kendini sabır, öfke ve vicdan üçgeninin içinde oradan oraya atar durur. İçinden geleni yapsa bir türlü, kitaplardaki uzmanlara uysa ayrı bir türlü, deneyimli kadınları dinlese başka bir türlü. Kimse birbirine benzemiyor ki. Bir kere ‘Ben kötü bir anne miyim acaba?’ sorusu cepte. Her annenin yaşadığı drama. Gerisi de işte Allah ne verdiyse.

Çok çocuğu olan anneler,  tek çocuğu olanlara bir yan gözle bakar. Engelli çocuğu olan anneler, sağlıklı gelişim gösteren çocuğu olan annelere bir ayrı bakar. İkiz çocuğu olan anneler, tüm dünyaya ayrı bir gözle bakar:) Yani her anne birbirine bir tuhaf bakar.

      Ben bu konularda az buçuk akademik bilgisi olan, okumuş deneyimlemiş, biri engelli olmak üzere iki çocuk annesiyim. Sabrı bilemem ama vicdan ve öfke de doktora yapmışlığım vardır.

       Bu deneyimle kesinlikle emin olduğum şey, bizi bu hale getirenin mükemmel anne ve mükemmel çocuk çabaları. Bu mükemmellik idealinin de muhtemelen iki nedeni var. Birincisi sosyal baskı ve akademik yayınlar. Kitaplar ve uzmanlar bizi bilgilendirmek adına her şeyi o kadar kalıplaştırıyorlar ki, esneklik payı kalmıyor. Bizde çocukları o kalıplara sokmaya çalıştıkça dirençleri artıyor.

  İkincisi ise ‘çocuklarımız da bizim gibi psikopat olmasın’ mantığı.

        Ne deyim, bu gidişle, biz kadar olsalar şükredeceğiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir