Bence İyi ki Doğmuşum

      Bugün benim doğum günüm. Neye girdim, neyi bitirdim halen çözebilmiş değilim. Benim bundan ziyade daha çok merak ettiğim; bedenimin, ruhumun ve beynimin aynı yaşta olup olmadığı. Bu mümkünmüdür ki? Ruhumun miktarı güneşin doğuş, batış sayısı ile ölçülebilir mi o da ayrı bir muamma.

   Bu sene doğum günüm otel tatiline denk geldi.  Gece herkes uyuduktan sonra bahçeye, çıktım, kapının önündeki koltuğa büzüştüm. Saat 12 oldu, ‘iyi ki doğdun Deyyancım dedim’ sesimi kendime duyura duyura.

     Aslında bütün yıl beklerim doğum günümü. Birkaç gün önceden kurtlarım oynamaya başlar. Eskiden, çok eskiden hediyeler, kutlamalar hoşuma giderdi ama son birkaç yıldır o da sihrini kaybetti. (Özel insanların, özel kutlamaları haricinde).Ne hediye beklerim, ne kutlama. Sırf bu yüzden sosyal medyadan kaldırdım doğum tarihimi. Ben kimseninkini hatırlamayınca kimseden de bekleme hakkım olmuyor zaten. Bu duyarsızlığıma çok da kızıyorum aslında ama yine de o inceliği beceremiyorum.

Doğum günü münasebetiyle, bugünün zihinsel gündemi kendimim. Normalde de severim kendimle ilgili düşünmeyi, uğraşmayı.

Beni Deyyan yapan ne ki? Rollerim mi? Aslında etrafımdakileri  halka halka düşünürsek ve halkalardaki insanlara benimle ilgili bir anket dağıtsak, eminim ki inanılmaz farklı sonuçlar çıkar ortaya. En iç halkadakiler, en yakınlarım, benim agresif, huzursuz, takıntılı ve keyifsiz olduğumu söyleyebilir. Devamlı şikayet eden, saftirik, her işi yarım bırakan, menfaatçi hatta dırdırcılığımı da unutmamak lazım. Halka biraz daha genişledikçe hakkımda ki düşünceler yavaş yavaş değişmeye başlar. Daha çok, güçlü, başarılı, keyifli, eğlenceli, yardımsever, çalışkan, yetenekli olmaya başlarım. Birde halkanın en dışı var. Onlar sadece benim anlattığım kadarıyla beni bilenler.

 Son olarak ta merkez görüntü var tabi ki. Ben, kendimi nasıl bilirim? Onu anlatmam pek de objektif olmaz aslında. Rollerimdeki karakterleri mi, yoksa hayalimdeki karakterlerimi anlatacağımı kimse bilemez ki.

    Kendi mi bildim bileli ‘Ben kimim?’ diye sorarım kendime. Çıkarım biraz bedenimden dışarıya, başka biriymişim gibi izlerim kendi kendimi. Severim de bu oyunu aslında. Bir süre sonra bu anlattığım roller, karakterler, halka figürleri o kadar karışır ki birbirine, çıkamam içinden, sıkılırım. Kimsem kimim işte, der geçerim.

  İnsanı en iyi kim tanır? Kendisi mi, ailesi mi, yoksa dışarıda ki insanlar mı? Kim bilir?

    Ben kendimi severim. Yeri gelir en ağır şekilde yargılar, yerden yere vurur, aşağılarım ama yine de kendimi severim. Kolay ve sıradan biri değilimdir. Benimle yaşamak gerçekten zordur. Benim annem, babam, kardeşim, kocam, çocuğum olmakta çok zordur. Yorucuyumdur. Çoğu anlamda frenlerim çalışmaz. Ne vücudum, ne beynim, ne çenem, ne duygularım dingindir, ne ruhum sakindir. Hareketliliğim ve değişkenliğime yetişmek çok zordur. Ağzımdan başka bir şey çıkarken, ellerim tersini yapıyordur. Anneliğimin en büyük arızası da budur zaten. Çocuklarımda ki hareketliliğin, davranış bozukluklarının ve tatminsizliklerinin nedeni de benim. Dışarıdan sen mükemmel bir annesin nidalarını duyarken, içimden nasıl kötü anne olunur konulu  bir kitap yazabilirim diye geçer.

       Ama yine de kendimi severim. Neden severim? Bütün rollerimden ve bana yüklenen karakteristik özelliklerden sıyrıldığımda içimde apayrı bir dünya vardır. İşin komik tarafı hani en dış halkada ki beni sadece anlattığım kadarıyla tanıyan insanlar var ya, işte ara sıra içimdeki gizli dünyaya ait şeyleri sadece onlar görebilir. Halka daralmaya başladıkça, insanlar çoğalmaya, sorumluluklarım ve üzerimdeki baskı artmaya başladıkça takıntılı bir savaşçıya dönüşürüm. Bir süre sonra kendimi devamlı her şeye karşı müdafaa ederken bulurum. İşte o zaman, bambaşka, problemli tip çıkar ortaya. Bu da profesyonel olarak  problemlerle baş etme tekniklerini bilmediğimi gösterir zaten.

   Ben, bizim zamanda değil, zamanın bizim içimizde ilerlediğine inanan insanlardanım. Bu yüzden de yaşamı yatay düzlemde düşünmem pek. Yani gedik gidiyoruz, yaşlanıyoruz, sırası gelen gidiyor, artık bizden geçti, bu yaştan sonra gibi tanımları pek kabul ettiğim söylenemez.

   Benim için bedenim, zihnim ve ruhum izin verdikçe olmayacak bir şey yoktur. Yaşamayı severim, her şeyi denemek,deneyimlemek isterim, mutlaka paylaşmak isterim. Ne yazık ki beynimden geçenin yüzde doksanı dilimden de geçer. Hayatta da başıma ne geldiyse bu lüzumsuz huyum yüzünden gelmiştir.

  Özgüvenim gıcıklık seviyesinde yüksektir. Kontrolcülüğüm  etrafımı çıldırtacak seviyededir. Takıntılı halim baygınlık getirir.

Diye sıralanır gider, ben böyleyim cümleleri….

      Bir insanı tanımak mümkün müdür? Kesinlikle hayır. İnsan dediğin milyon kenarlı kristale benzer. Nereden bakarsan, ışık nereden gelirse farklı görünür. Zaman içerisinde, ortam şartlarına göre de o kenarlar devamlı değişir. Bu yüzden de ne insanın kendini tanıması ne de birilerinin tanıması mümkün değildir bence. Şart mı?

Tamamen olmasa bile hayatta dans edeceğin insanları  adımlarını tahmin edecek kadar tanıyabilirsen senden şanslısı yoktur diye düşünüyorum. O yüzden de karşıdakinin diğer özelliklerini bırakıp sadece dans adımlarına konsantre olmak herkes için her şeyi kolaylaştırır. Benimle dans eden insanlar için bir miktar üzgünüm diyebilirim. Adımlarımı ben bile çözemiyorum çoğu zaman…

       Ölene kadar ben kimim ve bu dünya da ne işim var sorusu devam edecek. Maksat kristale düşen gökkuşağı renklerini izleyebilmek.

Bunu hayatta benimle dans edenlere sormak lazım ama bence ben iyi ki doğmuşum…..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir