Hayata Dokunmak

     ‘Hayata dokunmak’  Anahtar cümle iki kelimeden ibaret. Bu sihirli bir cümle aslında. Bir tarafta hayatlarına dokunduğumuz insanlar, diğer tarafta ise bizim hayatımıza dokunan insanlar.

    Bazen bir iki kelime, bazen basit bir davranış, kim bilir? Karşı tarafta nerelere varacak.

     Bazı anları, cümleleri cımbızla çekiveriyorum yaşam karesinin içinden ve mercekle o fotoğrafı kat kat büyütüyorum. Sonra karşısına geçip günlerce düşünüyorum. Belki dost muhabbeti saatler sürmüştür ama bende dönen, o bir iki cümledir. Eviriyorum, çeviriyorum, bazen de içini açmaya çalışıyorum.

      Bu cümleler genelde çok uzaklardan geliyor. Aylardır bazen yıllardır görüşmediğim insanlarla konuşurken çıkıveriyor ağızlardan. Yaşadığın anda hiç üzerinde durmadığın veya farkında bile olmadığın davranışlar, konuşmalar bir bakmışsın ki karşıdakinin hayatında büyümüş, sepilmiş ve bambaşka bir şeylere dönüşmüş. Karşıdaki ses ‘Senin sayende’ diyor usulca, belli belirsiz.

    ‘Benim sayemde’ bir taraftan bakınca, ne ego kokan, büyük bir cümledir bu. Bir anda küçültüverir devleri.

    Ama diğer taraftan da, içinde bir yerlerde saklanmış bir çocuğun, keyifli kıkırdamaları duyulur, gizli kapaklı. ‘ Ben de güzel bir şeyler yapabiliyorum aslında, kim bilir belki de değerliyimdir gerçekten‘

     Fark etmeden de olsa, insanların hayatına, hayatlara dokunmak güzel. Az da olsa faydalı olabilmek, iz bırakabilmek, ilham verebilmek, bir insana birkaç dakikalığına da olsa yalnız olmadığını hissettirebilmek güzel bir şey.

     Nerden mi biliyorum? Tabi ki benim hayatıma dokunan insanlardan. Gücümün azaldığını düşündüğüm anda aklıma gelen, hiç beklemediğim zamanlarda karşıma çıkan, bana farkında olmadan sihirli cümleler sunan insanlardan.

    Hikaye mi lazım anlatılanlara:

      Üniversitenin ilk yıllarındaydım. Hem okuyordum, hem çalışıyordum. Bir sabah işyerine ağlayarak girdim. Aşağı yukarı aynı yaşlarda ki çalışma arkadaşım ‘neyin var’ diye sordu, biraz da mecburiyetten. Ben bir heves, gayet ayrıntılı ve duygusal bir biçimde ev arkadaşlarımla nasıl tartıştığımı, bir kurban rolünde, bana neler neler yaptıklarını anlattım. Beni sakince dinledi sonra arkasını dönerek elindeki işe devam etti. O arada da ağzının içinde tek bir cümle kurdu   ’Sana yapılan iyiliğin de, kötülüğün de nedeni sensindir’. Ben bir afalladım, bir an olduğum yerde kaldım. Bu kadar dramatik anlatılan bir olayın sonunda, ne demekti şimdi bu. Teselli bunun neresindeydi.

       Bu cümle o anda beynime kazındı ve yıllardır da ara ara lazım oldukça çıkarır kullanırım. Bazen, canımı yakan insanları anlamaya veya affetmeye çalışırken işe yarıyor. Çoğu zaman da kendime acımamın önüne geçiyor.

  Çok sonraları derinleştirdiğim anlam şuydu.

       Birileri iyilik yapıyorsa senden kaynaklıdır, sen iyi olduğun içindir. Kötülük yapıyorsa bir şekilde yine senden kaynaklıdır. Ya buna izin vermişindir ya da farkında olmadan zemin hazırlamışsındır.

      İşte anlatmaya çalıştığım dokunuşlara küçük bir örnek. Bunu bana diyen kişiyi neredeyse on beş yıldır görmedim. Kendisinin ne o günü, ne bu cümleyi, ne de olayı hatırlaması mümkün değil. Onun için sıradan bir cümlenin, benim hayatımda bu kadar etkili olduğunu duysa ne hissederdi acaba?  Bence keyiflenirdi içten içe.

       İnsan olarak bir işe yaramak, az ya da çok birilerine faydalı olabilmek ruhumuzu besliyor, egomuzu okşuyor, güçlü ve değerli hissettiriyor. Bazen bunu farkında olarak, hatta bangır bangır, görgüsüzce yapıyoruz, bazen de hiç farkında olmadan.

     Aslında ‘Hayata dokunuş’ bunun ikinci parçası, farkında olmadan yapılanından, bir iyilik çeşidi.

       Her şey, her zaman göründüğü gibi midir acaba?

   Kimileri başka insanlara yardım etmeyi yaşam tarzı haline getirmiştir, kimileri ise ‘banane’ ci görünür. Dışardan bakınca ilk tiplere bayılırken, ikinci tipleri içten içe kınarsın. Ama bazen tabloya biraz daha ayrıntılı baktığında farklı bir resim görebilirsin. Örneğin ilk tiplerin yaşadıkları özgüven, değerlilik ve topluma adaptasyon problemleri nedeniyle bu kadar yardımsever olduğunu ve başkalarına yardım ederek, kendileri işe yarar ve değerli hissettiklerini.

        Diğer taraftan da ‘banane’ ci dediğin, bencillikle yargıladığın adamların aslında, etraflarında gördükleri ihtiyaçlara, çözülmesi gereken doğal bir problem gözüyle bakarak yardım ettiklerini ve karşılığında bir şey beklemediklerini, gelen minnettarlıkları da anlamsız bulduklarını görürsün. Onların yaptıkları yardımları ve iyilikleri görmek çok daha zordur çünkü hiçbir zaman anons etmezler.

     Şimdi bir daha düşünmek lazım her iyilik diye yapılan gerçekten iyilik midir? Ya da herkes bunu misyon edinebilecek özelliklere sahip midir? O kadar güçlü müdür?

   Tabi bir de bu durumun aksi var ki, içimizde ki şiddetti, kötüyü, kini, nefreti, acımasızlığı ortaya çıkaran dokunuşlar. Bu duygular da bende var mıymış? dedirten, kontrol edemediğimiz ilkel benliğimizi gösteren insanlar var hayatımızda. Bize nefret edilmenin de, sevilmek kadar doğal bir duygu olduğunu hissettiren, herkesin sevdiği bir melek olmadığımızı hatırlatarak egomuzu törpüleyen insanlar. Onlar olmasa zaten biz bir bütün olamayız ki.En azından olgunlaşamayız. Onlar olmasa ‘ben bir meleğim’ diye ortada gezen insanların sayısı günden güne artar ve ekolojik denge bozulur. İşte o zaman kötülük,  kanatların çarpışmasıyla başlar.

     Dünya da herkesin iyi, sevgi dolu ve mutlu olması çok da mantıklı bir düşünce değil sanki. Her şeyde olduğu gibi bunda da denge önemli. İyilik ve kötülüğün dengesi. İnsanların, çoğu zaman es geçtiği bir şey var.

     Kötülerin sınırlarını çizen her zaman iyilerdir. Kötülük çizgiyi geçmişse eğer, problem iyiliktedir.

         Hayatıma dokunan, bende iz bırakan, zamanı anlamlandıran, olgunlaşmama, ben olmama yardım eden, bana ilham veren, motive eden, değerli olduğumu, ne işe yaradığımı hissettiren, gelmiş geçmiş bütün güzel insanlara teşekkür ediyorum.

       Her ne kadar faydalarını görsem de, canımı yakan, benden nefret eden, sevilmemenin ne demek olduğunu ve bir hiç olduğumu hissettiren insanlara teşekkür edecek olgunluğa henüz ulaştığımı sanmıyorum . Onun için biraz daha pişmem gerekiyor sanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir