1049709_620x360

Şartlandırılmış Duygular

İyi bir ailede doğarsak, ekonomik sıkıntı çekmez isek, kaliteli okullarda okursak, sevdiğimiz bir adamla ya da kadınla evlenirsek, güzel çocuklar doğurursak, onları toplumun öngördüğü şekilde büyütebilirsek, onlar da aynı şekilde mutlu evlilikler yaparsa, biz çok mutluyuz.

Hayatımızın yönü, ne istediğimiz, hedeflerimiz, nelerle mutlu olacağımız, nasıl yaşamamız gerektiği belli. Bu şablona uyabilirsek eğer,  toplum içerisinde ki mutlu azınlık içerisinde sayılırız. Çünkü bu listeyi dört dörtlük tamamlayan insan sayısı çok az.

Mutsuz, problemli, her şeyden şikayet eden, devamlı gergin, gergin olmasa da duygusuz insan daha fazla.  Bu insanların; ya ekonomik problemleri, ya aile problemleri ya da sağlık problemleri vardır. Bunlar yukarıda saydığımız listeye göre, hedeflenen mükemmel hayat kriterlerine tamamen aykırı problemlerdir, o yüzden de mutlu olmak çok zor.

Bunlar olmasa bile; hayatımız, ailemiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız istediğimiz şekillere girmiyorsa hayatımız da sorun var demektir. Yani yine mutsuz oluruz.

Bu tür bir mutluluk bakış açısı, toplumun, ortalama katmanını oluşturan insanların sahip olduğu bakış açısıdır. Oldukça da geniş bir kitledir. İş güç, ekonomik statü, aile, sağlık, eğitim, kalan sürede de dinlenme ve eğlenme zamanı olarak, dilimlere ayrılmış hayatlar.

Bunların dışında başka bir kesim daha var tabi. Mutluluklarını bu standartlara bağlamayan insanlar. Bunları, sadece hayatın rutinleri olarak gören, eksikliklerinde çok da derinden etkilenmeyen bir kesim. Onlar için bunların hiçbiri olmazsa olmaz değil.  Hatta bazen hedeflerine ulaşmak için engel bile sayılabilir. Bu sistem yani; para, aile, çocuk, statü, eğitim, sağlık, evrimleşme sürecinin bir parçası ve hayatın devamlılığı için gerekli, o kadar.

İnsanlar mutluluk, aşk, sevgi, depresyon, stres, huzur, keyif gibi kavramları yıllardır belirli kalıplara sokmaya çalışıyorlar. Önüne arkasına şartlanmalar yerleştirerek sunuyorlar.  Ya hedeflenen ya da kaçılan duygular haline getiriyorlar. Mutlu olmak; aşkın, sevginin peşinde koşmak, depresyondan, stresten kaçmak demek.

Mutluluk; aile, evlilik, çocuklar, para, satın alma. Dinlenme; tatil, boş yatmak, anlamsız gezmek. Keyif; yemek, içmek. Aşk, sevgi; estetik, bağlılık, aidiyet, hormonlar…..  Duygu durumlarının beynimizdeki tanımlarından bazıları.

Hatta dönem dönem bu duyguların bizde yarattığı anlamlar reklam sektörleri tarafından müdahaleyle yön değiştirebiliyorlar.  Yani bu kadar kontrol edilebilirler.

Halbuki bunlar sadece durumların sonucunda ortaya çıkan, çok fazla biyolojik bağlantısı bulunan, bir o kadar da birbirinin içine girmiş, son derece değişken duygu durumları. Hayatı, bu kadar değişken bir şeyleri hedef alarak yaşamak çok da mantıklı görünmüyor . Bir kısım insan, bizim çoğu zaman duygusuz olarak nitelendirdiğimiz insanlar da herkes gibi bu duyguları yaşıyorlar ama aradaki fark onlar  bizim kadar irdelemiyor, önemsemiyorlar. Duyguları olduğu gibi, geldiği gibi kabul edip, izleyip, yaşayıp, geçiyorlar. Saklama kutularında dondurmuyorlar. Ya da ekip gübrelemiyorlar. Sadece olduğu anda yaşıyorlar.

Peki bu insanlar ne için yaşıyor ki, hedefleri mutlu, huzurlu, keyifli bir yaşam sürmek değilse, ne olabilir ki?

Üretmek, gelişmek, geliştirmek, hayatın akışına yön vermek. Onlar var olan enerjilerini gereksiz insanlarla, ilkel duygularla, basit işlerle uğraşarak çar çur etmek yerine daha verimli işlere harcıyorlar. Duygularını hedef yerine, amaçlarına ulaşmak için destek olarak kullanıyorlar. Örneğin stresi itici güç olarak görebiliyorlar. Depresyonu bir nevi inziva yenilenme dönemi olarak görüp sessizce kabuklarına çekilebiliyorlar, mutluluğu, aşkı hayatlarına renk katan küçük keyifler olarak yaşıyorlar. Yani yaşadıkları duygulara gömülmek yerine onları hedefleri doğrultusunda kullanmayı ve kontrol etmeyi beceriyorlar.

Üretmeyen, kendini geliştirmeyen, dünyanın gelişimine katkıda bulunmayan insanlar sahip oldukları enerjiyi ne için harcarlar? İnsanlarla uğraşarak, küçük şeyleri büyüterek, duygularının peşinde koşarak, hırslarını besleyerek harcarlar.

Kendi başına, güçlü, zeki, ne istediğini, kim olduğunu bilen bir insanın kimsenin desteğine, takdirine, motivasyonuna ihtiyacı yoktur. O yüzden hiçbir zaman herhangi bir topluluğa girme, bir gruba ait olma, birileri tarafından onanma gibi çabaları yoktur. Bu yüzden de toplumun kendilerine dayattıkları bakış açılarını, kavramları, kuralları kendi süzgeçlerinden geçirip tatmin olmadıkça kabul etmezler. Bunun yerine, yalnızlığı, toplumdan dışlanmayı ve asosyalliği tercih ederler. Kendi mantalitelerine uymayan insanlar için şekil ve fikir değiştirmezler. Duyguların oyununa çok gelmez, şekil şemali gereğinden fazla önemsemezler. İşte sıra dışı işler yapan insanlar, bazen sanatçılar, bilim adamları, başarılı iş adamları bu tür sağlam insanların içerisinden çıkar.

Biz ise; çocuklarımızı da kendimiz gibi kalıplarla büyütüp, toplumsal kriterlere uyacak şekilde besledikçe onların özgürlüklerini elinden almış oluyoruz. Çünkü biz çok korkarız çocuğumuzun garip ve sıra dışı biri olmasından.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir