Yetenek İsrafı !

Ne kadar monoton yaşıyoruz. Her gün aynı saatte aynı şeyler yapılıyor, hayatımızda belirli güvendiğimiz insanlar var onlarla görüşülüyor, aynı yemekler yeniyor, aynı mağazalardan alışveriş yapılıyor. Markette bile, liste monotonlaşmış ben bu marka peynir yerim, şu marka çayı içerim, şu deterjanı da aldık mı tamam. Hayatımız da değiştirmeye cesaret edebileceğimiz, çok fazla alışkanlığımız yoktur.

    

(Tabi, bu duruma isyan halinde olup, devamlı değişikliği, alışkanlık haline getirmiş insanlar da var. O da ayrı bir problem.)

    Ben öyle zamanlarda kendimi hep cam fanusta gibi hissederim. Belki de maymun iştahlı olmamın nedeni; fanus tepeme kapanmadan kaçma şeklimdir. Tamam hayatım da her zaman bir şeyler değişmesin ama sabit zemin üzerine de biraz renk gelsin. Farklı yemekler, farklı insanlar, farklı hobiler. Ben ne zaman elimi bir işe atsam, kibar şekliyle bundan ne zaman sıkılacaksın,  kaba haliyle de bunun canını ne zaman çıkaracaksın derler.  Hani itiraf etmek gerekirse ben de düşünüyorum bazen bunu, ama benim istediğim her şeyi mükemmel yapmak değil ki zaten. Hep hayran kalmışımdır bir merkez de konsantre olup ve uzmanlaşan insanlara ama ben yapamam ki. Fanus kapanıverir tepeme, maazallah boğulurum. Hobiler, küçük uğraşlar, bence siz hayatınızı yaşarken, arka fondan gelen, güzel bir müzik gibi. Sıkıcı bir iş bile yapsanız, sıkıcı bir hayatınız bile olsa, kulağınız müziğe kaydımı, bir iki sn de olsa her şeyi unutur, mutlu olursunuz.
  Bana kalsa her insanın mutlaka bir yeteneği var ve her insan standart hayatı dışında kendine özel bir şeyle mutlaka uğraşmalı. O yüzden ben devamlı etrafımdakileri bir şeylere itmeye, devamlı motive etmeye çalışan biriyim. Tabi milletin tersine de çok geldiğim oldu, ya da yapacakları varsa da benim bayıltıcı ısrarım karşısında vazgeçtikleri.
Bir de şöyle bir komedi vardır; o aralar benim ilgi alanım ne ise, herkesi ona yönlendirmeye çalışırım. Hani ben seviyorum ya herkes sevsin. Bu aralar favori cümlem de ‘ sana blog açalım mı’ bence herkesin bloğu olmalı bu aralar. Bir ara Baküye gelen her Türk Rusça öğrenmeliydi, herkes kesinlikle plates yapmalı zaten o vazgeçilmez. Hele birinde bir yetenek olduğunu fark etmeyim, beynini yerim ‘neden neden neden sen bunu yapmıyorsun?’
    Tabi bu durumda, en kötü konum da olan kişi aşkım. Ben ne yaparsam, bence o da yapmalı. Spor yapmalı, kitap okumalı, puzzle yapmalı…. Karşılığında aldığım cevap şu olur ‘aşkım sen nükleer enerjiyle çalışıyorsun, ben kömürle. Halim yok, yorgunum, biraz dinlensem?’ 
         Ben bu kadar yetenek özürlü biriyken, bu kadar şeyle uğraşıyorum ve yeteneği olan bir sürü insan, canım sıkılıyor diyor, ama bir şey yapmıyor. Hele resim, müzik ve dil yeteneği olup da pasif olanlar düşmanımdır. Bunlar ben de yok ya. İsrafın başka çeşiti işte, yetenek israfı ne olacak. Hele son zamanlar da şunu çok duyuyorum;  ‘ben bunu biliyorum’, ‘eee neden çalışmıyorsun’ , ‘amaan kim uğraşacak’. Bakü de  Sovyetler zamanından kalma bir olay vardır. Sokağa çıkın, on kadına sorun, yarısı uzun zaman piyano eğitimi almıştır, bir kısmı bale eğitimi almıştır, ya da sporla bağlantısı vardır. Ama şu anda çoğu piyanodan nefret ediyor veya çalmıyor.  Bu da potansiyel bir israf işte.  Sevmeden uğraştıkları için sanırım.
    Benim çok sevdiğim ve elimden gelse, koliyle alıp, dağıtmak isteyeceğim kitaplarım vardır. Bunlardan biri de Mümin Sekman’ın ‘Kişisel ataleti yenmek’. Bence miskin ve tembel insanlar için süper bir kitap. İçin de her tür bahaneye cevap vardır. Zaman, para, imkan, ıvır zıvırla ilgili bütün cevaplar.
   Hayatlar zor, kimi zaman çok ağır, sıkıcı, monoton, bazen çıldırtıcı. Herkesin kendine göre mutlaka bir problemi var. Son zamanlar da gülümseyebilen insan daha az. Herkes gergin, sinirli,  asabi ve  yorgun. Bu en iyisi. Bunun ileri aşaması hastalıklar zaten. Senin bu halde olman demek, ailenden oluşan bir çemberi etkileyecek bir bomba demek.
      Ben yoğun bir iş ortamından birden boşluğa düştüm. Burada kendime uygun bir iş ortamı bulamadım. Bunun bize zarar vermemesi için de kurslara sardım. Akşam eşim geldiğinde evde sıkılmış, sinirli, on iki bin kelimesi birikmiş bir hatun yerine, bütün gün kurslarda neler yaptığını anlatan birini buluyordu. Tamam onu da dinlemek zor ama diğerinden daha eğlenceli olduğu kesin. Kayra doğduktan sonra kurslar bitti. Akşam eve geldiğinde kayra babasına ‘kurtar beni’ gözleriyle bakıyordu. Eşim ‘ne oldu bu çocuğa dediğin de , ‘günlük programımızı yaptık’ diyordum. ‘Ne olur acı, o daha bir bebek’ diyordu. 
         Sonunda ben de yeteneğime kavuştum. Blog açıldı herkes mutlu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir