foto1

Hoppala da Fesleğenli Omlet

Deniz kenarında küçük bir pansiyon. Yemyeşil bahçesi uzun yıllara şahitlik ediyor. Meyve ağaçları altında kayadan doğranmış bir sehpanın kenarında otururken, köşedeki eski odun fırını dikkat çekiyor. İki katlı küçük bina köyün ilk pansiyonu. Eski müşterilerinin anlattıklarına göre ilk zamanlar kanaviçeli takımlar serili imiş, hatta anlatanlar yatmaya kıyamadık da kirlenmesin diye kenara koyduk diye ekliyorlar.

Pansiyon odalarının havası, soğuk otel odalarından çok farklıdır.  Kalanlar oteldekiler gibi müşteri değil misafirdir. Çünkü burası aslında birilerinin  evidir.

On yaşları civarında ailece gittiğimiz Antalya tatilinde tanışmıştım pansiyon kültürü ile. Yeni dünya ağaçları altında yaptığımız kahvaltıyı hatırlıyorum. Oturduğumuz yerden kalkmadan ağaçlardan meyve yediğimizi. Pansiyon demek bu demekti işte, illa meyve ağaçları altında ev kahvaltısı yapmak.

Bu seferki kahvaltı ağacımız ise ayva  idi. Oturduğumuz masanın hemen yanındaki bahçeden domatesler, biberler, naneler toplandı geldi soframıza. Hemen yanında ise fesleğenli omlet.

İnsanın hayâlleri’nin birileri tarafından yaşandığını görmesi garip bir duygu. Bir taraftan imkânsız olmadığını görmek heveslendiriyor diğer taraftan ise hafiften de olsa kıskançlık kurtları yerinden oynuyor.

Merakla gelen gideni izliyorum. Beş kişilik Norveçli bir aile. 8,15 ve tahminen 17 yaşlarında üç çocukları var. Sakin, titiz, saygılı bir şekilde tatil yapıp eğleniyorlar. O kadar kalabalık olmasına rağmen seslerinin hiç yükseldiğini duymadım. Onları izlerken kendi kendime düşünüyorum, bu kadar kalabalık bir Türk ailesi olsaydı sahne ne farklı olurdu. Aşağıdan çocuk bağırırdı “Anneeee , anneeee” Yukarıdan annesi “Ne var  ne bağırıyorsun” Anne yaaa kolluklarım nerdeee” “Ben nerden bileyim ablana sor, besteee kardeşinin kolluklarını bull” Bu diyalog bir süre devam eder ve bütün pansiyon dinler. Kültürler arası fark mı yoksa saygı eğitimi ile mi ilgili orası sosyologlara kalmış ama tatil mekânlarında insanların sosyal zekaları çok daha net görülebiliyor.

Kaldığımız yer ulaşım açısından biraz problemli olmasına rağmen bu aile on günde bütün civarı karış karıl gezdi hem de toplu taşıma araçları ile. Gerçekten takdir edilesi bir aileydiler.

Sevgin hanım pansiyonla ilgileniyor Salih bey ise restoranla. İkisinin ortak adı Hoppala. Salih beye Hoppala’nın hikâyesini sorduğumuzda her seferinde  esprili bir tavırla; “Anlatması uzun sürer, siz en iyisi kışın gelin, hem kışın çok daha keyifli olur buralar, oturur uzun uzun anlatırım” diyor.

Restoran sahil kıyısında pansiyona yakın ama pansiyondan daha farklı bir yerde. Sabah misafirler pansiyonda Sevgin hanım’ın hazırladığı kahvaltılarını yapıyor sonra deniz için restorana ait kumsala geliyorlar.

Buraya restoran demek aslında çok doğru değil ama anlamını  karşılayacak başka bir kelime bilmiyorum. Sağ tarafta, mutfağında içinde bulunduğu küçük bir bina. Hemen önünden ince taşlık bir yol var ama görünüşte arabalar yapının bahçesinden geçiyor. Hemen önünde de hazin bir hikayesi olan veranda.

2010 ocak ayında büyük bir lodos  fırtınası olmuş ve sabah geldiklerinde bütün ağaçların kırılmış olduğunu görmüşler. Salih bey bu durumdan uzun süre çok etkilenmiş. Sonunda sevgin hanımın  “kalk ve yeniden başla” motivasyonu onu kendine getirmiş ve böylece bu verandayı yapmışlar. Salih bey kırılan dala o günün imzasını atmış. Burası onlar için para kazandıkları sıradan bir yer değil. Burası onların hayatının büyük bir bölümü ve gelenler de tam olarak bu hayatın içine konuk oluyorlar. Sevgin hanım her gün beş çayına farklı bir ikram hazırlıyor. Üç beş günlüğüne farklı yerlerden gelmiş insanlarla beş çayı sohbetleri çok eğlenceli oluyor.

Ev sahipleri, konumları, samimiyet dereceleri farklı da olsa çoğu pansiyonda buna benzer samimiyetler vardır. Bir köşeye oturup sessizce etrafı izlediğiniz zaman, aynı karede hayatın birbirinden çok farklı kesitlerini görebilirsiniz. Otellerin peysaj dergilerinden fırlamışçasına dizayn edilmiş vitrin bahçelerinin yerine, pansiyonların yıllar içerisinde karakteri oturmuş bahçelerinde, özgürce büyüyen asi meyve ağaçlarının altında kahvaltı yapmak kuşkusuz çok daha zevkli. Hele birde yanında bahçe domatesi varsa.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir