IMG_8363

Dağlarda Otel Arıyoruz…

    Tam aksi gibi görünse de, bazen  özgür olmak, kendini teslim edebilmekten geçiyor aslında. Biz kendimizi yollara teslim etmeyi seviyoruz. Plansız, zamansız, telaşsız, bağımsız, kapıya çıkıp, bir sağa – bir sola bakıp sonra da canımızın istediği yöne, yol bitene kadar gidebilmek çok büyük bir zevk . Ben normalde çok planlı, programlı, devamlı listeyle çalışan biriyimdir. Ege tatiline çıkmadan önce bütün yol planlarımız hazırdı ama hiçbiri gerçekleşemedi. Hep canımız nereye isterse o  yola saptık, nerede durmak isterse orada durduk. Bu   yolculuktan önce de ben hala  planlama eğilimi içerisindeydim. Hakan ‘ Gel dedi baştan anlaşalım; plan program yok,  rüzgarın savurduğu yere, özgürce…. Tamam mı? ‘ ‘Tamam… ‘
  Rüzgar bizi Aygır Gölüne ( Bence orası , biz göl demesekte güzel…) savurdu. Aslında sabredip biraz daha yukarı çıksaymışız, Bayburtu tepeden görebilecekmişiz ama bilmiyorduk.

 Yavaş yavaş aşağı inerken çıkışta gördüğümüz eve uğradık. Biz gelene kadar çayı demlemişler bile. Çok yükseklerde, tam tepenin yamacında iki katlı betondan bir ev, Mehmet Ali amcanın evi. Burası onların yayla evleri. Yazın geliyorlarmış ama şimdi diğer evlerine geçmişler artık.
 Mehmet amca 65 yaş civarlarında, sert mizaçlı, disiplinli, çalışkan ve dinine düşkün bir insana benziyordu. Oğlu içeri çay getirmeye gittiğinde; Kayrayı severek ‘ Benim de yeni torunum oldu, daha 35 günlük, içeride ki oğlumun çocuğu’ dedi. O sırada oğlu geldi, ben hemen atladım tabi ki ‘Aaa gözünüz aydın, sizin de bebeğiniz olmuş’ demeye kalmadan  oğlu kaş, göz ,suss gibi kırk şekle girdi. Gözleriyle babasını işaret ederek bir şeyler demek istedi. Dediğini anlamadım. Ama şaşkınlıktan sustum.
Bu sadece Türk insanına has bir şey mi yoksa başka milletlerde var mı bilmiyorum ama çok sıcak, samimi, candan insanlarla karşılaştık hep, bugüne kadar. Mehmet amca: ’ Kızım gir içeri çocuğa çorba pişir, her şey var, yoğurt yedir, uyut ne gerekiyorsa var içerde’.  Biz yoldan geçen birileriyiz, hatta yol bile değil , dağın başında gördüğü insanlarız. Bu güven, samimiyet çok farklı bir duydu. Yolculuklarda bekli de en sevdiğim şey böyle  insanlarla karşılaşmak. Ege de Mukaddes teyze, Çanakkale de Albay amca, daha bir sürü örnek var hafızamda, içimi ısıtan.
Oğluyla ikisi bahçeye patates ekmeye gelmişler. Kendilerine de iki simit almışlar. Çayın yanında da bizimle paylaştılar o iki simiti. Ye ye bitmedi ve o simit’in tadı başka hiçbir simitte de yoktu. 
 Güzel bir sohbetten sonra artık kalkarken Mehmet amca bana dedi ki: ’ Kızım bak bebeği kucağıma almadım ama sen anlamışındır nedenini, sonra Mehmet amca da oğlumu sevmedi kucağına almadı diye, gücenme sakın’  ‘Hmm tabi anladım, ne demek hiç düşünmem öyle bir şey ‘ dedim ama anlamadım.
Ben bu kadar inceliği anlamayacak kadar kalınlaşmışım demek ki. Belki de hayatımda bir daha hiç görüşmeyeceğim insan için, benim kırılıp kırılmamam ne kadar önemli. Bu nasıl bir kibarlık, incelik, düşüncedir. Biz alıştık ya ‘ Amman milletten bana ne, ben istediğimi der, istediğimi, istediğim  gibi yer, istediğim gibi davranırım. Neden düşünecekmişim milleti. Hiç de umrumda olmaz, bir daha mı geleceğim dünyaya’  tarzı düşünmeye. Giderek bencilliğe gömülen, bireyselleşen bir dünyayı solumaya alışıyoruz ya. Nasıl anlayım Mehmet amcanın ne demek istediğini.
   Sonra arabaya binerken, oğlu benim kapıma geldi. ‘ Yenge kusura bakma cevap veremedim sana ama bizde babaların yanında çocukla ilgili konuşulmaz ‘ dedi. Bende uzun bir Hmmmm, tabii , ıh, mıhh, anladım zaten, yok sorun değil,  falan…..’
  
Yolda Başa düştüm kii ( Azerice: Başa düşmek ,  Tükçe: Anlamak) Mehmet amca bizim yanımızda kucağına alamadı Kayrayıııı.
Doğru veya yanlış, anlamlı veya anlamsız, bu kadarı fazla ya da değil , bunların hiçbiri önemli değil. Bu tür adetleri çok da fazla sorgulamam, herkese göre değişir. Benim saygı duyduğum nokta incelik, kibarlık, bir çeşit saygı. Bazı geleneklerin, bu düşüncesizleşen dünya içerisinde hala devam ediyor olabilmesi. Buna saygı duydum işte ve çok şaşırdım.
 Yukarı çıkarken bir pansiyon tabelası görmüştük, bir de buraya bakalım dedik. Kendimizi bir yayla mahallesinde bulduk. Merak içerisinde, acaba hangisi pansiyon derken, tepe de yol bitti.
Bir teyze gördüm. Hemen camdan sorayım dedim, o anda  donakaldım. Dilleri karıştırdım. Nerede olduğumu bir iki sn idrak edemedim. Azerbeycan, Gürcistan, Trabzon, Türkiye, Orman… Yarı Azerice karıştırarak burada bir pansiyon varmış teyze, nerede biliyor musun?  dedim. Boş boş baktı bana teyze. Topu topu 20- 30 hane vardır dağın tepesinde ama teyze pansiyonu bilmiyor. ‘Şuraya birileri gelip gidiyor ama bilmiyorum, belki orasıdır’ dedi.  Gösterdiği yer birkaç mt ileride ama hayat yok gibi duruyordu. En tepede, üç katlı, ahşap bir ev. Sezon kapanmış, gitmişler. Ama bir daha uzun göle gidebilirsek, kesin ilk orayı deneyeceğiz. Her ne kadar gece korkulası bir yer olsa da.
 
  Bu bölge de en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi mezarlıklardı. Evlerin bahçelerindeydi. Aile mezarlıklarını, evlerinin bahçelerine yapıyorlarmış. Hatta bayağı kalabalık olanlar da vardı.
  Tekrar  ana orman yoluna ulaşmaya çalışırken, bu sefer de  bir otel tabelası gördük. 7 km yazıyordu tabelada. Merak ettik, beğenirsek belki bir gece daha kalabiliriz diye düşündük. Ok yönünde giderken anladık ki yavaş yavaş biz diğer dağa tırmanıyoruz. Karşı dağdan indik bu taraftakine tırmanıyoruz. Ormanın içerisinden kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Biz çıktıkça manzara muhteşemleşiyor. Bir ara karşımıza sürpriz bir göl daha çıktı. Hemen bir fotoğraf molası verdik. Yukarılardan haberimiz yok tabi ki. Bir yandan: ’ Burada ne oteli olacak, hangi akıllı buraya otel yapar’  diye kendi kendime söylenirken, tangur tungur bir yolculuktan sonra tepeye ulaştık.
 
    Bu kadar da olamaz dedirten bir manzarayla karşılaştık. Nerdeyse 2000 m yükseklikte yamacın en ucunda, her an devrilecekmiş gibi duran, üç katlı büyük bir otel çıktı karşımıza.
Burası da Şükrü amcanın oteli…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir