foto2

Kayranın Yeşil Masalı Başlıyor….

Trabzon – Uzun Göl
Hayata parantez açtık, araya onbeş günlük süper bir tatil sığdırdık. Aslında sığdırmakta biraz zorlandıkta. Manzaraların içerisinden ip gibi geçen yollara tutunduk, kendimizi farklı hayatların ortasında bulduk. Hiçbir yerde uzun süre kalamadık ama kısacık zamanlara   da çok fotoğraf kaydettik. Onbeş gün de  dört mevsimi birden  yaşadık. Kara dokunduk, yeşili gördük, altın sarısı yaprakların dökülüşünü izledik, saatlerce yağmur sesini dinledik.

   Kelimeleri biriktirdim, , doya doya anlatabilmek için her kareyi hafızama kaydetmek istedim. Her an fotoğraf çekmeye çalıştım. Bir süre sonra anladım ki;  her şeyi kaydetmek ve anlatmak imkansız. Ancak kabataslak tarif edebilirim.  Öyle yerler var ki; manzaranın dili, sadece size çözülüyor ve sonunda da tembih ediyor ‘sakın kimseye anlatma, söyle gelsinler, ben onlara da anlatırım’ diyor. Mümkün mü benim çenemi tutabilmem. Anlatacağım anlatmasına da, nereden ve nasıl başlayacağımı kestiremedim bir türlü. Bir ucundan başlayım bari, kelimeler nereye savurursa o tarafa gideriz.
 
  Kayranın uyumlu ve gezmeyi seven bir bebek olmasına  güvenerek, tüm cesaretimizi topladık, gece yarısı çıktık yola.Sabah  kahvaltıyı Tifliste yaptık.
 Aslında farklı bir deneyim bu; hiç tanımadığınız bir ülkede istediğinizi nasıl bulabilirsiniz? Hele de önceden araştırma yapmayı akıl etmediyseniz.
 Biz bir de Haçapuri (Bir çeşit Gürcü böreği) peşindeyiz. Alfabe farklı, tabelalar okunmuyor. Ne yapsak derken bir taksi şoförüne soralım dedik. Uyanık şoför ‘ben götürürüm sizi’ dedi, tabiî ki tarzanca , biz de aynı dilde cevap verdik  ‘eyvallah’. Zaten başka şansımız da yok. Neyse ki götürdüğü yer fena değildi. Orada güzel bir kahvaltı yaptık. Gürcistan’ı gezmeyi dönüş yoluna bıraktığımız için pek oyalanmadan, çok da acele etmeden, orta karar devam ettik yola.
 Azerbaycan da insanların bir özelliği vardır; yolda durup nereyi sorarsanız sorun ‘Kabak ta ( ileride)’ derler. Hani bizdeki gibi 2. ışıktan sağa, bakkalın oradan sola, 4 ışık sonra u dön, gibi tarifler yoktur pek. Kendilerini hırpalamazlar. İşte biz de Tiflis de durup yol soralım dedik, adam Azeri çıktı. Batum ne tarafta dedik ‘Kabak ta’ dedi. ‘Saol’ dedik Azeri tarzı.
 Sınırı geçtikten sonra ver elini Rize, kurufasülyeci Hüsrev. Tabi ‘Türkiyeye girince, ilk olarak gidiyim de kurufasülye yiyim’ diye hayal etmiyorsunuz ama adamlar ünlüymüş, yolumuzun da üzerinde, e mecbur yenilecek. Aradık sorduk bulduk Hüsrevi. İçerisi bomboş. Kim gelecek ki dedim, akşam akşam küçücük Çayelin de . Millet bıkmıştır, zaten nerdeyse doksan yıldır varmış burası. Duvarlar fotoğraflarla kaplı.  Anladığım kadarıyla bi biz kalmışız gelmeyen. Gerçi öyle ahım şahım da değildi ama belki biz kötü zamana denk geldik. Bu arada, o saat itibariyle Kayracığımız da  bebek menüsünü bırakıp, bizimle birlikte ana yemek formatına geçti. Babasının da yardımıyla, kurufasulye – turşu tamlamasının tadına baktı. Yalanışına bakılırsa da beğendi gibi.
 Neyse biraz hayal kırıklığı ile birlikte  tekrar düştük yollara
 Yirmi saat sonra kendimizi Trabzon uzun göle atabildik. Tabi gece gece göl falan görünmüyor. Gölü bırak, hiçbir şey görünmüyor. Her yer zifiri karanlık. Birkaç küçük dükkan ışığı, pansiyon ışıkları falan var ama sezon kapandığı için ve hava çok soğuk olduğu için kimse kafasını dışarı çıkarmıyor.
 Daha önce hiç görmediğimiz bir yer. Sanırım geniş bir ovanın ortasındayız diye düşündük kendi kendimize. Yukarı bakınca dağ gölgeleri var ama hiç ışık yok. Tam da çözemedik nasıl bir yerde olduğumuzu. Ahşaptan küçük bir otel bulduk. Elektrikli soba yaktılar. Hava inanılmaz soğuktu. Korkumuzdan Kayrayı beş battaniyeye sardık nerdeyse. Oda küçüktü ama birbirine paralel iki tek kişilik yatak ve diğer duvarda da iki kişilik bir yatak vardı. Odanın her yeri ağaç kaplamaydı. Tek kişilik yatakların ortasında eski bir masa ve her iki yatağın başucunda da küçücük birer pencere. Dışarıda gece oldukça ürkütücüydü. Nerde olduğunuzu bilmiyorsunuz, etrafınızda hiçbir şey göremiyorsunuz ve yirmi saatlik yoldan gelmişiniz. Konumumuzu çok da irdelemeden sızıp kaldık.
  Oğluşki, sabah gün doğarken, yoğurt gibi beş kat sardığımız battaniyelerin arasında gülümseyerek, sıcacık uyandı.
      Dışarısı hafif alacakaranlık, pencere çerçevesince sadece yeşil var. Şöyle kafamı eğip yukarı bakayım dedim, etrafımız ormanlarla kaplı dağlarla çevriliymiş. Sadece dağların ortasındaki boşluktan gökyüzü görünüyor. İşte o anda; birinin bizi, kendi hayatımızdan cımbızla alıp, her şeyin farklı olduğu, yeşil bir masal dünyasına yavaşça bıraktığını hissettim. Oğluma sarılarak, güneşin doğuşuyla birlikte değişen yeşili izledim…  

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir