Acı Kahve Neden Lezzetlidir?

Bundan 4-5 yıl önce bir psikologla sohbet ederken konu döndü dolaştı ‘Anlam yükleme’ meselesine geldi. Bana ölümle ilgili bir örnek verdi. ‘Toplumların sosyal yapılarına göre, insanların, ebeveynleri’nin ölümlerine verdiği tepkiler farklılık gösterir. Bir Türk’ün annesi öldüğünde hissettikleri ile bir Amerikalı’nın annesi öldüğünde hissettikleri aynı değildir. Çünkü biz Türkler için anne, baba kavramları çok derin anlam ifade eder’

Bu düşünce yapısı, insanların olaylar karşısındaki tepkilerini kolay bir şekilde formülize ediyor. Herhangi birine kızdığında, bir eşya kaybolduğunda, istediğin bir şeyi elde edemediğinde, başarısızlık duygusunu hissettiğinde vs. verdiğin tepkiler aslında onlara yüklediğin anlamla doğru orantılı oluyor.

Çoğu terapistin yaptığı şey insanlardaki bu anlamları bulup, bakış açılarını ile oynayarak, değiştirmektir. Bunu başardıktan kısa bir süre sonra insan, gözünde devleştirdiği, hayat memat meselesi haline getirdiği olayları,  daha basit ve önemsiz görmeye başlıyor. Aslında farkındalığımızı artırarak neye, kime, nasıl anlamlar yüklediğimizi çözebilirsek, bilinçsizce verdiğimiz tepkilerimizi de kolaylıkla anlar ve kontrol edebiliriz.

Tam tersi, mutluluğu düşündüğümüzde de aynı yere varabiliyoruz. Yüklediğimiz anlamlarla çirkin birisi dünya’nın en güzel insanı, basit bir obje ise dünya’nın en kıymetli eşyası haline gelebiliyor. Bu ileri gittiğinde ise eşya bağımlılığı, alışveriş hastalığı, saplantılı bir aşk ortaya çıkabiliyor.

Peki, ben bunları neden ve nasıl düşünüyorum? Cevabı basit. Kendimi tanıma aşamasında, bazı hareket ve davranışlarımın nedenini çözmeye çalışıyorum. Bir şekilde, yoğun yaşadığım stresli dönemleri daha kolay geçirebilirim. Mutlu olduğum şeylerin temelini anlayabilirsem de bunu besleyerek devam ettirebilirim. Ailemle ve diğer insanlarla daha sağlıklı ilişkiler kurabilirim. Hayatımı daha sağlam durarak ve daha çok zevk alarak geçirebilirim. Hedeflerimi daha net belirleyebilirim.  Kim istemez ki bunları yapabilmeyi.

İşte, her insanın hayata karşı farklı bir antibiyotik savaşı var.

Biraz daha kontrolü bırakarak, anı daha çok özümseyerek, insanlara, hayvanlara hatta eşyalara daha özenli, saygılı davranarak yaşayabilmek. Yapılan işlere ‘önem’ etiketi vururken daha dikkatli olmak. Yaşanılan zor veya kötü zamanları haksızlık, ceza, eziyet gibi görmek yerine gereklilik veya hangi yanlışın sonucu, düşüncesiyle değerlendirmek.  Parmaklık gibi etrafımıza ördüğümüz keskin kuralları yumuşatmak, sınırları esnetebilmek, alternatifler geliştirebilmek. Çok mu zor acaba? Bütün bunları becerebilmek ne gerektirir ki? Bence sıkı bir ‘Değişim’ gerektirir.

İnsanların yaşamlarındaki zorlukları derecelendiren bir birim var mı ki? Onun hayatı kolay, bunun hayatı zor, diğerinin ki çok zor…  İnsanlardaki empati becerisi söyletiyor bunu. Yerinde olmak istediğinin hayatı kolaydır, olmak istemediğinin hayatı zordur. Tabi bir de yadsınamaz standartlar var. Standart bir aileye, gelire, sağlığa ve ebeveynlere sahipsen, toplumun genel empati duygusu senin kolay bir hayatın olduğu kararına varır. Bu düşünce yapısında, boşluğa kendimi koyduğumda, asla benim yerimde olmak istemeyen insanlar da var, diğer taraftan olmak isteyen insanlarda. O zaman benim hayatım kime, neye göre zor? İşte bu da hayatları kıyaslamanın ne kadar saçma olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.

Bu sancılı süreçte öğrendiğim şeylerden birisi; değiştiremeyeceğin şeyleri ancak, beynindeki anlamlarını değiştirerek kabul edebilirsin.

Örneğin; kahve, senin için dostluk, sohbet, keyif demekse eğer, en acısı bile lezzetlidir…..

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir