DSCN2955

Dakika Tuttum

 Bir akşam, elime kitabımı alıp salondaki üçlü koltuğun sol köşesine oturduğumu hatırlıyorum. Kafamı kaldırdığımda sabah saat 05.30’du. O arayı hatırlamıyorum. Koltuktan hiç kalkmamışım, susamamışım, uykum gelmemiş, sıkılmamışım. Okuduğum kitap hakkında hatırladığımsa sadece kurtlarla ilgili bir roman olduğu. İsmini, yazarını hatırlayamıyorum. (Zaten bu hafıza sorunum olmasaydı, şu anda başka yerlerde olurdum.)

Bir gün ailece pikniğe gitmişiz, benim elimde Can Dündar’ın, Vehbi Koç’la ilgili bir kitabı var, harıl harıl okuyorum. Babam döndü, “Kızım” dedi, “Zaten okuduklarını hatırlamıyorsun, neden hâlâ okumak için bu kadar uğraşıyorsun ki?”. İnceden dalgasını geçti. Babamın bu esprisi (ben böyle hatırlamak istiyorum), yıllarca bana da malzeme oldu ama kafamın bir köşesinde ampul gibi hep yandı. Gerçekten hiçbir işe yaramadı mı?
Kitaplardan, şiirlerden alıntı yapan insanlara hayranım. Kitapları yazarı, yayınevi ve hatta ilk baskı tarihiyle söyleyen insanlar hep idolüm olmuştur. Ben yapamıyorum, her seferinde kitaplığımın önünde alıyorum soluğu. Aynı kitapları okusam da bende kalan başkadır. Kitaptan kendi süzgecimden geçen kelime veya fikirleri alır, onları kendi harcım ile yoğurur, kafamda bir yerlere kaldırırım, sonra da sakladığım yeri bulamam. Başka bir şey ararken de dilime gelirler, kullanırım. Sanırım benim kitaba ve okumaya dair algım farklı bir mantık üzerine kurulu.
Üniversitedeyken, kütüphane on günlük hızlı okuma kursları düzenledi. Daha önceleri Melik Duyar’ın setlerinden çalışmıştım biraz, ama bu konuda uygulamanın çok önemli olduğunu bildiğim için hemen gidip kaydoldum. (Adı kurs ya, hakkında bir şey bilmesem de kaydolurdum zaten.)  
Dersler birkaç saat sürüyor, egzersizler yapıyoruz, teoriyi görüyoruz, her şey süper. Çok heyecanlıyım, her gün kelime sayım biraz daha artıyor. Bu arada efsaneleri dinliyoruz; Süleyman Demirel’in nasıl okuduğunu, kimi insanların kitapçıya girip bir iki saatte nasıl birkaç kitap okuyup çıktığını, yirmi dakikada 150 sayfalık kitap okuyan insanları. Hedefim yüksek, büyük hayaller kuruyorum; günde şu kadar kitap, haftada bu eder, ayda bu, yılda bu eder, şu kadar yılda…
Bir gün ders arasında, kütüphanede bir arkadaşımı gördüm. İlk sorum ”Sen dakikada kaç kelime okuyorsun” oldu. “Bilmiyorum ki” dedi. “Gel hesaplayalım hadi” diyerek dakika tuttum, bir dakikada 750 kelime okudu, bu da ortalama üç sayfa ediyor. Orada dondum kaldım. “Sen ne kadar kitap okuyorsun?” dedim. “Pek okumam” dedi. “Nasıl bu kadar hızlı okuyorsun peki?” deyince “Bilmiyorum” oldu cevabı.
Hemen kendimi toparladım, kıskançlık oklarımı cebime sakladım, kibar kibar, “Sen de kursa gel istersen” dedim, “Eğitimsiz bu kadar okuyorsan bir de sistemini öğrensen rekor kırarsın”. Cevap şuydu: “Neden hızlı okuyayım ki? Ben zaten zaman geçirmek için okuyorum, bir de hızlı okursam geçmez ki zaman, ne gerek var ki?” Karşımdaki 1.90 boyunda ve 110 kilo olmasaydı o anda parçalardım sanırım.
Onun motivasyonumu bozmasına izin vermeden kursumu bitirdim. Güzel de bir sonuç elde ettim. Uzun süre de bu sonuçla idare ettim, fakat zaman içinde kitap okuma alışkanlığım zayıflayınca hızım da geriledi.
Çoğu insana saçma, inanılmaz, gereksiz, mantıksız gelse de hızlı okuma teknikleri, sürekli kullanıldığında oldukça verimli bir alışkanlık hâline gelebiliyor aslında.
Son zamanlarda e-kitapları çok duymaya başladım. Her an “hızlı dijital okuma teknikleri” çıkabilir.
Matbaalar nasıl el yazmalarının katili olduysa, internet de matbaaların katili olacak sanırım. Etme bulma dünyası işte.
Bakü’ye ilk geldiğim sene, Rusçayı ilerletmek için bir üniversitenin hazırlık bölümüne gitmiştim. Yabancı öğrencilerden oluşan ilginç bir sınıfımız vardı. Beş Çinli, iki Pakistanlı, bir Nijeryalı, dört Türk. Hoca Azeri, ders Rusçaydı. Çinlilerden biri sabah 8‘de geliyor, en arkaya oturuyor, sıranın altında da atari gibi bir şey açıyor, öğlen bire kadar teneffüs de dahil yerinden kalkmıyordu. Hiç kimseyle tek kelime konuşmuyordu. Kaç ay sesini duymadık. Dil bilmemenin avantajını sonuna kadar kullanıyordu. Başlarda oyun oynuyor sandık, sonra anladık ki kitap okuyormuş. Dijital kütüphanesini yanında taşıyor, her yerde istediği kitabı okuyor. Tabii bu kadar teknoloji oldukça asosyalleştirmiş çocuğu.
Şimdilerde e-kitapları duydukça, dijital kitap okuma aletlerini gördükçe o çocuk geliyor aklıma. Bu teknoloji iyi bir şey mi, kötü bir şey mi daha bir karara varamadım.
Ben şöyle elime kahvemi alacağım, camın önündeki koltuğun köşesine kıvrılıp yaprakları koklaya koklaya, sayfaları çevirerek okuyacağım kitabımı, kütüphanem karşımda duracak, ara sıra karıştıracağım, diye düşünürken bir anda kendimi 1.90‘lık arkadaşım gibi hissettim.
Kitap okurken zevk almalıyım, ne o soğuk camdan okumak derken bir tarafım, diğer tarafım acaba ben de ilk kitabımı dijital mi çıkarsam diye düşünüyor. Bu çelişkiler öldürecek beni zaten.
Neden okunur, nasıl okunur, bir insan hayatı boyunca kaç kitap okuyabilir, okunanların hepsi akılda kalıyor mu, kalması gerekiyor mu, kitapları yüzünden evde kendine yer kalmayınca kitapları bırakıp kendine yeni ev tutan adam nerede şimdi, bu insanlar nasıl bu kadar zaman buluyor okumaya, kafamda çok soru var çook. 
      

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir