IMG_0721

Fırınlama İşlemi Nerede?


        İnsanın, kendini  bilme yaşı bilmem kaçtır. O zamana kadar hayat, insanı, anne ve babayla işbirliği içinde güzelce bir yoğuruyor. Hamur kıvamına  geldiği zaman da başlıyor şekil vermeye. Bu şekil verme işlemi ise bir ömür sürüyor. (Sanırım fırınlama işlemi diğer âleme kalıyor.) Kaç yaşına gelirsen gel bir türlü ‘ hah işte ben buyum’  diyemiyorsun. Diyen varsa helal olsun ama ben diyemeyenlerin tarafındayım. Çünkü devamlı kendimi şaşırtmayı başarıyorum. Hakanın takıntısıdır bu, benim kendimi birkaç parçaya ayırmam. Başka türlü kontrol edemiyorum ki hayatı. Bir ucundan tutsam diğer tarafı kaçıyor.

   Nasıl sokağa çıplak çıkamıyorsan, karakter olarak da aynısı geçerli. Topluma -Rol’süz- çıkamazsın. Rolsüz çıplak halini,  bir sen görürsün, onu da kimseye anlatamazsın zaten. Kadınsın, erkeksin, evlatsın, öğrencisin, çalışansın, müşterisin, eşsin, annesin, babasın,komşusun, arkadaşsın, torunsun, osun, busun, şusun….
       Bütün bu rollerin de replikleri ve çerçeveleri bellidir. Kadın dediğin böyledir, erkek dediğin şöyle.. Sistem böyle kurulmuş. Tamam ona bir itirazım yok ama sistem ana hatlarıyla kurulmuş. Ayrıntılar serbest bırakılmış. İnsanoğlu aralardaki boşluları doldurarak, neden kendine eziyet eder ki. Bunu anlamıyorum işte. Topuksuz ayakkabıyı sevmeyen kadın olabilir mi, ya futboldan anlamayan erkek, olamaazzz.
   
     Üniversite döneminde pek giyim kuşama meraklı bir insan değildim. İki ayakkabıyı beş kitap birimine çevirirdim. Her şeyi kitap birimine çevirirdim. Hayata bakışım pek giyim kuşam penceresinden değildi. Okul bitti, çalışmaya başladım. Baktım ki girdiğim dünyada ye kürküm ye deyimi çok kullanılıyor. Cebinde paran olduktan sonra  gerisi bir iki günlük iş. Gittim baştan aşağı, yenecek ne kadar kürk varsa en iyilerinden aldım. Baktım ki insanoğlu kürkün tadını çok seviyor. Ama insanın önceliği bu yönde olmayınca kredi bitiyor, kapsama alanı dışına çıkıyorsun.
     
     Sonra dedim şu iş nedir, ne değildir, ciddi olarak bir bakayım. Baktım ki sektörde kadınlar ikiye ayrılıyor. On iki saat ambalajı düşünmeden yaşayan ama çaba sarf etmeden de kendine bakan kadınlar. Akıllılar, zekiler, kültürlüler, çalışkanlar, başarılılar ama aynı zamanda şık, bakımlı ve güzeller. Saatlerce alışveriş yapmıyorlar, ayakkabıları hayal etmiyorlar, bunlara zamanları da yok ama başarıyorlar.
 Diğer kesim ise, biblo gibi gezen, kadınlığı kendilerinden önce giden güzeller.  Tepeden tırnağa denilen deyimin, gerçek anlamıyla kendileriyle ilgilenen, ansiklopedileri dolduracak kadar marka adı bilen hatunlar. O marka isimlerini bilmek sanıldığı kadar  basit değil ha. En az elli parçanın, en az yirmişer tane markası var. Rujundan , ayakkabısına ıvırından zıvırına kadar. Bunlar da ciddi bir mesai gerektiriyor.
Hele bu konuda uzmanlaşmış bayanlar bir araya geldi mi, aval aval bakar kalırsınız. Zaten başka konuya da zaman kalmıyor ki. ‘Kadın’ denen role sahip varlık, bunlardan da azıcık anlamak zorunda.
      Evlenme dönemine gelince işler değişiyor. Anlıyorsun ki o zamana kadar aşağıladığın bu kültürün önünde diz çöküyorsun. Hangi ucundan başlanacak acaba. Ne var 50 tane farklı eşofman alsan her gün birini giysen. Üzerine de siyah tişört bitti gitti. Olmuyor işte. Neyse kendini düzene sokuyorsun, bakıyorsun ki, bu sektör de zevkliymiş. Kadınsın ya genlerinde var ne de olsa. Tam her şey yoluna girdi derken, hoop hamilesin. Kilolar gelsin, dolaptakiler gitsin. Anne oluyorsun, gelen giden daha çok karışıyor birbirine. Ne eskisi gibisin, ne dokuz aydır olduğun gibi ne de yenisin. Her şey tepetaklak.
   Artık anne rolündesin. İkinci plandasın. Önce meleğin,  sonra sen. Yemekte de, giyinme de de, alışverişte de, uykuda da… Saçını taramaya zamanın yok, kestir gitsin. Takıları kaldır dolaba. Çocuğa batar, çeker, yutar.
   
  Başlıyorsun kendinle didişmeye. Kimsin sen?. Etrafındakiler için normal bir kavga bu. Fısıldaşmalar geliyor arkadan; Loğusa, loğusa dokunmayın, geçer.
   Düşünüyorum; insan kendini anlatırken belirli kalıplara sokmak zorunda. Ben bunu severim , sevmem, düşünce tarzım bu, bakış açım bu, doğrum bu, yanlışım bu. Böyle insanlarla anlaşırım, böyleleri ile hayatta anlaşamam. Önceliklerim bunlar. Eğer evlenirsem kesinlikle bunları yapmam. Çocuğum olursa böyle davranmam. Böyle bir sürü kriterimiz var. Giyimde tarzın olmak zorunda, yemekte zevkin belli olmalı, siyasi fikrin olmak zorunda. Güler yüzlü tanımına girdiysen surat asamazsın, suratsızsan gülünce bir terslik var demektir.  
   
 Sonra günün birinde, kalabalık bir parkta, oturursun bir banka, insanlara bakarken düşünürsün; ‘ben ne yapıyorum’ diye. Bakmışsın ki ‘ben böyle biri olmam’ dediğin kişilerden beter olmuşsun. Kontrolü kaybetmişsin. Doğruların, hayallerin, prensiplerin bir köşeye savrulmuş sen bir köşeye. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş, haberin yok.
   Şimdi hata nerde? İnsanoğlu kendini tanımlarken acelemi ediyor. Daha hamur şeklini almadan, ben buyum demek, ne kadar doğru? Ne kadar önyargısız olunabilir? Acaba hayatımızda şartlanmalar  gereğinden fazla mı? Bazen yanlış olduğunu anladığımız kurallarımızı, sırf insanlardan korktuğumuz için, devam mı ettiriyoruz. Daha esnek olsak, hayal kırıklıklarımız, gel-gitlerimiz daha mı az can yakar.
   

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir