Milyon Yüzlü Kristal

Kişisel gelişimin en önemli ve en zorlu ayaklarından birisidir iletişim konusu. İnsanların birbirini anlayabilmesi aslında sonsuz kombinasyonda biri yakalamak gibi bir şey.

Daha her insanın mavi dediği şeyin aynı mavi olup olmadığını bile bilmediğimiz bir dönemde anlaşabilmek kadar mucize bir şey olabilir mi?  Zaten bilim adamlarına bakarsan mavi diye de bir şey yok. O sadece bir frekansmış.

En basit haliyle düşünürsek eğer. İki kişinin sıradan bir konuşmasında ilk düşünce beş şekil değiştiriyor. İnsan dakikada 700 kelime ile düşünür fakat 125 kelimeyle konuşur. Yani bir şekilde düşüncelerini daha kısıtlı kelimelerle ifade etmek zorunda kalır. İkinci kişi bunları duyarken de hepsini olduğu gibi alamaz çünkü, duyduklarını aynı anda bilgi kapasitesine ve ortama, duygularına göre yorumlamak zorunda. Bu arada da tabi ki kendi düşünceleri devreye giriyor. Hatta çoğu insan kafasında karşısındaki insana ne söyleyeceğini düşündüğü için onu dinleyemez. Öyle böyle derken ilk düşünce ile ikinci kişinin verdiği cevap arasında epey bir değişiklik olur. Uzun bir sohbette bu silsileyi bir düşününsene.

Karşıdakinin ne demek istediğini doğru anlayabilmek için kendini bırakıp sadece ona konsantre olmak gerekiyor. Yalnızca onun o andaki söylediklerini dikkate alarak anlamaya çalışmak da yeterli değil.

Karakteri, bilgi kapasitesi, kelime dağarcığı, o andaki ruhsal yapısı, duyguları, hassas noktaları, öncesi, sonrası neredeyse her şeyini bilmek lazım. Bunlar da normal gelişim gösteren bir insan için oldukça zor bir beceri.

Hem kendi hayatıma, hem de etrafımdaki insanlara, eşlere, ailelere baktığımda gerçekten aynı ritmi yakalayıp, uyumlu ve mutlu bir şekilde iletişim kurabilmek çok zor ve bunu başarabilen insan sayısı yok denecek kadar az. Herkes ya birbirini yanlış anlıyor, ya hiç anlamyor ya da kendi istediği gibi anlıyor.

Beyinle ilgili okuduğum kitaplardan, belgesellerden öğrendiğim tek şey gördüğüm, gördüğüm değil, duyduğum, duyduğum değil, hatta kokladığım kokladığım değil. Beynine inanma diyorlar. Bizim duyularımız sandığımızdan daha sınırlı ve aldatıcı. Bunu da en iyi kullanan bilinçaltı denen sistem. Ben daha kendi gördüğümden duyduğumdan emin olamazken karşımdaki ile ortak noktalarda anlaşabilmem nasıl mümkün olabilir ki?

İnsan denen varlık milyon yüzlü bir kristale benziyor. Etrafımızdaki insanların bakış ve düşüncelerini de ışıklara benzetirsek eğer, onlardan bize gelen ve bizden yansıyan ışık cümbüşünü siz düşünün.

Bu yüzden de insanların bizim hakkımızdaki bilgilerinin çoğu birbirinden farklı oluyor.  Hele de, tanıdığımızı sandığımız kendimiz ile bizi tanıdığını zanneden insanların düşünceleri… Ben iyim dersin ama biri senin kötü olduğunu düşünüyordur. Ben dürüstüm dersin ama birileri senin sahtekar olduğunu düşünebilir.  Benim kristal hikayesine göre bu oldukça mümkün.

Her insanın bana bakışı farklı, gönderdiği ışık farklı. O ışığın denk geldiği yüzey farklı. Onun bakışındaki ışık bendeki kötülüğü yansıtmış olabilir. Ya da şöyle denebilir: karşıdakine uygun gelmeyen yansımanın adı kötülük olabilir.

Çünkü duygular, çıkarlar, karakterler, amaçlar, psikoloji işin içine girdi mi uyumsuzluk çok normal. Beklentilere cevap vermeyen yansımalar da otomatik olarak kötülük başlığı altında çeşitlendirilebilir.

Peki ben bunu ne kadar kabul etmeliyim. Herkesin benim hakkımda düşündükleri veya söyledikleri doğru mudur? Bunu bilemem ama bildiğim bütün eleştirilere veya söylenilenlere kulak asarsam kendimi kaybedebilirim. Yörüngemden çıkabilirim.

Birçok insanın aynı kişi hakkında ki farklı yorumlarının nedeni işte o kristale düşen ışıkların farklı yüzeylere farklı yansımaları. Bana göre çok sıcakkanlı samimi biri, sana göre oldukça soğuk ve mesafeli gelebilir.

Doğru var mı? Hayır yok. Hepsi de kendi içerisinde doğru denebilir, çünkü hepsi de onun yüzeyinden yansıyan ışık. Yani ona ait.

Peki problem nerede. Kristalin yüzeylerinde mi? Yoksa  bakışlarla gelen ışıklarda mı?

Bence gelen ışınlarda. Ben sabitim. Beni nasıl görmek istersen öyle görürsün. Azıcık kımıldar ve başka yönden bakarsan melek de olabilirim şeytan da.

Bu bana şunu düşündürüyor. İnsanlarla problemlerimde veya onlara karşı hissettiğim iyi veya kötü duygularda onların çok da fazla etkisi yok. Tamamen benim durduğum yerle ve bakış açımla alakalı. Çünkü onlar zaten sabit.

Birde bunu tersinden düşünelim: İnsanların benimle olan problemleri tamamen kendileri ile alakalı. Bana karşı olan iyi veya kötü duyguları kendi tercihleri. Beni seviyorlarsa kendi içlerinde ki sevgiden geleni yansıtıyorum. Sevmiyorlarsa da yine içlerinden gelen problemi yansıtıyorum. Ben sabitim.

İlişkilerde bu şekilde düşünüldüğünde dönüp dolaşıp kendini buluyorsun işte. Bu yapılan eleştirilerin yanlış olduğu anlamına gelmiyor.

Her insanın içerisinde iyilik de, kötülükte var zaten. Kimse mükemmel değil. Mükemmel olmaya çalışmak bir nevi kendini inkar etmektir.

Biz insanlar genelde kontrolün her zaman bizde olduğunu, sağlıklı düşünceyle her şeyin halledilebileceğini, istemediğimiz hiç bir şeyi yapmayacağımızı düşünürüz.  Sana bun düşündüren kim? Beynin ve algıların.

Bilim her yerde bangır bangır beynine ve algılarına asla güvenme diyorsa ve diyelim bu doğruysa, kontrol kimde?

İletişim en zor zanaat. İşte bilge dediğin insanlar beyin ve algıyla değil kalple yaşayan insanlar.

Ben her insanın içinde bir bilgenin olduğunu ama ilkel beynin çok fazla aktif olması ve gereksiz gürültüler yüzünden seslerinin pek duyulamadığını düşünüyorum.

Onlar herkese güzel şık gönderdiği için hep gökkuşağı yansıması alırlar. Kalpleri de sabırla çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir