unnamed (1)

Dünya Omzunu Silkti

Karantina günlükleri diye mi başlasak acaba, yoksa İstanbul da, iki çocukla tek başına karantina, diye mi atsam başlığı. Önümüzün ne olacağı, ömrümüzün kalanı belli değilken şuraya iki şey çiziktersem diye damardan mı girsem yoksa. İçinde yaşadığımız zamana bakacak bir sürü farklı pencere var aslında.

Korku panik vesvese penceresinden bakarsak eğer ki bazıları bunların  benim göbek adım olduğunu söylerler, hakkını veririm hepsinin yani. Hemen dibe vurabiliriz, şöyle ki; ben iki çocukla tek başıma kaldım burada. Normal şartlar altında, acil bir durumda yardım isteyebileceğim 3-4 insan var ama böyle bir durumda yok. Çünkü herkes kendini ve ailesini korumak zorunda.  Ben virüs kapsam bu çocuklara kim bakabilir, kime bırakabilirim. Bakabilecek insanı da geç taşıyıcı olma ihtimalleri nedeniyle kimseyi riske atamayız, ne olur nasıl olur bilmiyorum. Yalnızım demiyorum ya da yalnızlıktan söz etmiyorum, herkes öyle. Bu öyle bir şey değil. Bu başka bir şey… Bu aslında her zaman düşündüğüm bana bir şey olursa çocuklarım ne olur sorusunu üç boyutlu yaşadığım bir fragman. Bu tür senaryoları genişletecek kapasitem mevcut.  Ama daha fazla iç karartmanın bir anlamı yok.

Gelelim bir diğer bakış açısına: Kendimi bir film setinde veya tarih kitaplarındaki o rakam insanlardan biri gibi hissediyorum. Rakam insan yani; bilmem kaç bin kişi öldü, bilmem kaç bin kaç yüz kaç kişi kurtuldu gibi bizim birkaç haneli rakamlarla bir çırpıda topladığımız ama aslında her bir sayının koskoca bir insan olduğu veriler. Onları sayıya vurunca, olayın vahimliğine su serpmiş oluyoruz, duyguları arkamıza alıp mantıkla kol kola girebiliyoruz. Yoksa işin içinden çıkılamaz ki. İşte ben de o tarihte ki rakam insanlardan biriyim, şimdilik doğru kolonda…. Çok acayip bir şey, bundan birkaç ay önce birilerinin söyleyip de senin aklının almayacağı bir senaryonun tam ortasında durmak. Beyninin algılayamadığı, asla yapamam dediğin şeyleri koşa koşa yapmaya çalışmak.

Buradan hemen yan sandalyeye geçersek, resme biraz daha büyük bakarsak, çok ilginç bir tablo var. İnsanlar yokluğundan şikayet ettiği birçok şeye sahip oldu, yapamam dediği birçok şeyi yapabileceğini gördü. İnsanoğlu, teknoloji, ülkeler, sağlık sektörü daha ve birçok şey sınırlarını görüyor aslında. Çok çalışmaktan şikayet eden insanlar, yorgunluktan, dinlememekten, ailelerine zaman ayıramamaktan, sağlıklı beslenememekten, uyku düzeninin bozukluğundan, temizlik yapamamaktan, çocuklarına zaman ayıramamaktan, kitap okuyamamaktan, hobileriyle ilgilenememekten, trafikten, insanlardan, kalabalıktan ve daha birçok şeyden şikayet eden insanlar istediklerine kavuştu. Evrene siparişleri kapılarına geldi. Bana ne mi geldi? Kayrayla bu zamana kadar hiç ders yapamıyordum artık yapmaya başladık, Can için daha çok şey yapmak istiyordum artık yapıyorum, koparamadığım bağlarım, kopamadığım bağımlılıklarım vardı hepsi bir kalemde kesildi. Onun dışında bana çok bir şey fark etmedi çünkü zaten evdeydim, zaten insansızdım, zaten trafiğe çıkmıyordum, zaten kendimleydim, zaten çocuklarımlaydım, ben zaten çok uzun süredir karantina da yaşıyordum gerçi benimki biraz ruhsaldı ama aynı kapıya çıktı. Ayrıca Ocak 15den beri, yarıyıl tatili öncesinden beri Kayra’nın iki kez beta, Can’ın bir kez influenza geçirmesi nedeniyle biz devamlı evdeydik. Yani stajımız vardı. O yüzden çabuk adapte olduk.

Başka nereden bakabiliriz olaya diye düşünürsek koskoca bir ilahi boyut var önümüzde. İnanç. Aslında bu virüs ilahi boyutta öyle kaliteli bir sınav ki; insana yeri geldiğinde yaradandan başka kimsesinin olmadığını öyle güzel öğretiyor ki. Düşünsenize, bir insandan tüm insanlığa yayılan, küçücük, gözle göremediğin bir virüs. En yakınım dediğin annene, babana, kardeşine, çocuğuna yaklaşamadığın, hasta olduğun takdirde herkesin senden bucak bucak kaçacağı, kimsenin istese de sana bir şey yapamayacağı bir hal. Tek başına mısın? Yalnız yapabilir misin? Kime sarılacaksın, kime kızacaksın, kime yalvaracak, kibar kibar kimi suçlayacaksın?  Demek ki  dünya denen ve akıl almayan bir gezegenin, kendini evrenin hükümdarı sanan insan’ın tepetaklak olması için küçücük bir virüs ve 3-5 gün gibi kısa bir süre yetiyormuş. Demek ki dünya o kadar büyük değil, insan da o kadar güçlü değilmiş. Bombaların patlamasına, gökyüzünün yarılmasına gerek yokmuş, cehennemi görmek için illa da cehenneme gitmeye gerek yokmuş.

Dünya artık çok oldunuz diye bir omuz silkdi mi, insan saç kepeği gibi uçuverirmiş.

Hemen geçtim diğer pencereye. Bu olayda beni en çok meraklandıran şey sonrasında kurulacak yeni dünya düzeni. Teknolojinin kullanım şekli, insanların iş mantıkları, home ofisler, online eğitimler, sağlık sektöründe ki uyanış ve daha birçok şey değişecek. Dünya artık eski dünya olmayacak, insanlar artık hayata eskisi gibi bakamayacak. Bu korku çok ağır bir travma ve bunu atlatması görünürde birkaç yıl, derinlerde birkaç nesil alacak. Ki biz hala önceki nesilden gelen kıtlık travmasını genlerimizden silememişken, depremle orta yolu bulamamışken, üzerine salgın, hastalık… İnsanlar asla eskisi gibi olmayacak. Şu anda evlerde gizli kutularına biriktirdikleri öfke, çaresizlik, kızgınlık, korku duyguları gün gelecek piyasaya çıkacak. Yeni dünya düzeni kurulacak ve taşlar yerine oturacak. Sisteme uyan kalacak uyamayan silinecek. Ben bunu çok merak ediyorum.

Gelelim sona ve bana. Ben iyim. Belirli seviyede ki evhama, korkuya endişeye izin veriyorum çünkü birikmesini ve içimde bir yerlerde sıkışmasını istemiyorum. Ha bu miktar kimilerine göre çok, kimilerine göre az olabilir göreceli ama bana göre kıvamında. 5-6 günde bir depresyon günüm var. Sabaha her gün aynı gün bilinciyle veya hapishane mahkumu psikolojisiyle uyanıp, oraya buraya sarıp günü kurtarmaya bakıyorum. Bunların dışında her an her dakika  oğullarıma şükrediyorum. Onlar için erken kalkmak, yemek yapmak, kendime dikkat etmek, temizlik yapmak ve onları oyalamak, psikolojilerini düzgün tutmak zorundayım. Onların önünde belirsiz bir hapis cezası var. Nedenini tam olarak anlayamadıkları ama itiraz da edemedikleri bir hapis.

Bizim evimizde televizyon yok, benden başka yetişkin yok, yani biz gereksiz korku salgılamamıza neden olacak haber kirliliğine maruz kalmıyoruz. Zaten bir şey olunca biri mutlaka arıyor senin haberin yoktur diye. Günde birkaç kez gazeteleri kontrol ediyorum o kadar. Gerekli olan bilgiyi bir şekilde alıyorum ve yapmam gerekenleri de yapıyorum. Bütün bunlara rağmen Can, mikrop kelimesini bir daha duymak istemiyorum diye bas bas bağırıyor. Diğer türlüsünü hayal edemiyorum bile. Bu yüzden de devamlı onları oyalamam gerekiyor. Bunaldığım zaman ‘Biraz yalnız kalmama, dinlenmeme izin verirseniz size daha enerjik ve keyifli döneceğim’ diyorum. İkisi de bunu algıladı sayılırJ Zaman geçtikçe daha da algılayacalar.

Oh be, dilim şişmiş. Daha yazacak, konuşacak, anlatacak çok şeyim var. Sanırım bu dönem bloğu tekrar canlandıracak gibi görünüyor. Hayırlısı göreceğiz bakalım.

rantina günlükleri diye mi başlasak acaba, yoksa İstanbulda, iki çocukla tek başına karantina, diye mi atsam başlığı. Önümüzün ne olacağı, ömrümüzün kalanı belli değilken şuraya iki şey çiziktersem diye damardan mı girsem yoksa. İçinde yaşadığımız zamana bakacak bir sürü farklı pencere var aslında.

Korku panik vesvese penceresinden bakarsak eğer ki bazıları bunların  benim göbek adım olduğunu söylerler, hakkını veririm hepsinin yani. Hemen dibe vurabiliriz, şöyle ki; ben iki çocukla tek başıma kaldım burada. Normal şartlar altında, acil bir durumda yardım isteyebileceğim 3-4 insan var ama böyle bir durumda yok. Çünkü herkes kendini ve ailesini korumak zorunda.  Ben virüs kapsam bu çocuklara kim bakabilir, kime bırakabilirim. Bakabilecek insanı da geç taşıyıcı olma ihtimalleri nedeniyle kimseyi riske atamayız, ne olur nasıl olur bilmiyorum. Yalnızım demiyorum ya da yalnızlıktan söz etmiyorum, herkes öyle. Bu öyle bir şey değil. Bu başka bir şey… Bu aslında her zaman düşündüğüm bana bir şey olursa çocuklarım ne olur sorusunu üç boyutlu yaşadığım bir fragman. Bu tür senaryoları genişletecek kapasitem mevcut.  Ama daha fazla iç karartmanın bir anlamı yok.

Gelelim bir diğer bakış açısına: Kendimi bir film setinde veya tarih kitaplarındaki o rakam insanlardan biri gibi hissediyorum. Rakam insan yani; bilmem kaç bin kişi öldü, bilmem kaç bin kaç yüz kaç kişi kurtuldu gibi bizim birkaç haneli rakamlarla bir çırpıda topladığımız ama aslında her bir sayının koskoca bir insan olduğu veriler. Onları sayıya vurunca, olayın vahimliğine su serpmiş oluyoruz, duyguları arkamıza alıp mantıkla kol kola girebiliyoruz. Yoksa işin içinden çıkılamaz ki. İşte ben de o tarihte ki rakam insanlardan biriyim, şimdilik doğru kolonda…. Çok acayip bir şey, bundan birkaç ay önce birilerinin söyleyip de senin aklının almayacağı bir senaryonun tam ortasında durmak. Beyninin algılayamadığı, asla yapamam dediğin şeyleri koşa koşa yapmaya çalışmak.

Buradan hemen yan sandalyeye geçersek, resme biraz daha büyük bakarsak, çok ilginç bir tablo var. İnsanlar yokluğundan şikayet ettiği birçok şeye sahip oldu, yapamam dediği birçok şeyi yapabileceğini gördü. İnsanoğlu, teknoloji, ülkeler, sağlık sektörü daha ve birçok şey sınırlarını görüyor aslında. Çok çalışmaktan şikayet eden insanlar, yorgunluktan, dinlememekten, ailelerine zaman ayıramamaktan, sağlıklı beslenememekten, uyku düzeninin bozukluğundan, temizlik yapamamaktan, çocuklarına zaman ayıramamaktan, kitap okuyamamaktan, hobileriyle ilgilenememekten, trafikten, insanlardan, kalabalıktan ve daha birçok şeyden şikayet eden insanlar istediklerine kavuştu. Evrene siparişleri kapılarına geldi. Bana ne mi geldi? Kayrayla bu zamana kadar hiç ders yapamıyordum artık yapmaya başladık, Can için daha çok şey yapmak istiyordum artık yapıyorum, koparamadığım bağlarım, kopamadığım bağımlılıklarım vardı hepsi bir kalemde kesildi. Onun dışında bana çok bir şey fark etmedi çünkü zaten evdeydim, zaten insansızdım, zaten trafiğe çıkmıyordum, zaten kendimleydim, zaten çocuklarımlaydım, ben zaten çok uzun süredir karantina da yaşıyordum gerçi benimki biraz ruhsaldı ama aynı kapıya çıktı. Ayrıca Ocak 15den beri, yarıyıl tatili öncesinden beri Kayra’nın iki kez beta, Can’ın bir kez influenza geçirmesi nedeniyle biz devamlı evdeydik. Yani stajımız vardı. O yüzden çabuk adapte olduk.

Başka nereden bakabiliriz olaya diye düşünürsek koskoca bir ilahi boyut var önümüzde. İnanç. Aslında bu virüs ilahi boyutta öyle kaliteli bir sınav ki; insana yeri geldiğinde yaradandan başka kimsesinin olmadığını öyle güzel öğretiyor ki. Düşünsenize, bir insandan tüm insanlığa yayılan, küçücük, gözle göremediğin bir virüs. En yakınım dediğin annene, babana, kardeşine, çocuğuna yaklaşamadığın, hasta olduğun takdirde herkesin senden bucak bucak kaçacağı, kimsenin istese de sana bir şey yapamayacağı bir hal. Tek başına mısın? Yalnız yapabilir misin? Kime sarılacaksın, kime kızacaksın, kime yalvaracak, kibar kibar kimi suçlayacaksın?  Demek ki  dünya denen ve akıl almayan bir gezegenin, kendini evrenin hükümdarı sanan insan’ın tepetaklak olması için küçücük bir virüs ve 3-5 gün gibi kısa bir süre yetiyormuş. Demek ki dünya o kadar büyük değil, insan da o kadar güçlü değilmiş. Bombaların patlamasına, gökyüzünün yarılmasına gerek yokmuş, cehennemi görmek için illa da cehenneme gitmeye gerek yokmuş.

Dünya artık çok oldunuz diye bir omuz silkdi mi, insan saç kepeği gibi uçuverirmiş.

Hemen geçtim diğer pencereye. Bu olayda beni en çok meraklandıran şey sonrasında kurulacak yeni dünya düzeni. Teknolojinin kullanım şekli, insanların iş mantıkları, home ofisler, online eğitimler, sağlık sektöründe ki uyanış ve daha birçok şey değişecek. Dünya artık eski dünya olmayacak, insanlar artık hayata eskisi gibi bakamayacak. Bu korku çok ağır bir travma ve bunu atlatması görünürde birkaç yıl, derinlerde birkaç nesil alacak. Ki biz hala önceki nesilden gelen kıtlık travmasını genlerimizden silememişken, depremle orta yolu bulamamışken, üzerine salgın, hastalık… İnsanlar asla eskisi gibi olmayacak. Şu anda evlerde gizli kutularına biriktirdikleri öfke, çaresizlik, kızgınlık, korku duyguları gün gelecek piyasaya çıkacak. Yeni dünya düzeni kurulacak ve taşlar yerine oturacak. Sisteme uyan kalacak uyamayan silinecek. Ben bunu çok merak ediyorum.

Gelelim sona ve bana. Ben iyim. Belirli seviyede ki evhama, korkuya endişeye izin veriyorum çünkü birikmesini ve içimde bir yerlerde sıkışmasını istemiyorum. Ha bu miktar kimilerine göre çok, kimilerine göre az olabilir göreceli ama bana göre kıvamında. 5-6 günde bir depresyon günüm var. Sabaha her gün aynı gün bilinciyle veya hapishane mahkumu psikolojisiyle uyanıp, oraya buraya sarıp günü kurtarmaya bakıyorum. Bunların dışında her an her dakika  oğullarıma şükrediyorum. Onlar için erken kalkmak, yemek yapmak, kendime dikkat etmek, temizlik yapmak ve onları oyalamak, psikolojilerini düzgün tutmak zorundayım. Onların önünde belirsiz bir hapis cezası var. Nedenini tam olarak anlayamadıkları ama itiraz da edemedikleri bir hapis.

Bizim evimizde televizyon yok, benden başka yetişkin yok, yani biz gereksiz korku salgılamamıza neden olacak haber kirliliğine maruz kalmıyoruz. Zaten bir şey olunca biri mutlaka arıyor senin haberin yoktur diye. Günde birkaç kez gazeteleri kontrol ediyorum o kadar. Gerekli olan bilgiyi bir şekilde alıyorum ve yapmam gerekenleri de yapıyorum. Bütün bunlara rağmen Can, mikrop kelimesini bir daha duymak istemiyorum diye bas bas bağırıyor. Diğer türlüsünü hayal edemiyorum bile. Bu yüzden de devamlı onları oyalamam gerekiyor. Bunaldığım zaman ‘Biraz yalnız kalmama, dinlenmeme izin verirseniz size daha enerjik ve keyifli döneceğim’ diyorum. İkisi de bunu algıladı sayılırJ Zaman geçtikçe daha da algılayacalar.

Oh be, dilim şişmiş. Daha yazacak, konuşacak, anlatacak çok şeyim var. Sanırım bu dönem bloğu tekrar canlandıracak gibi görünüyor. Hayırlısı göreceğiz bakalım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>