Mürekkebin Teslimiyeti…

     
İnsanlar çoğu zaman o kadar alışıldık yaşıyorlar ki. Farkındalıkları körelmiş  ve sadece mekanik.Bu hızda yaşarken yerden kalkan toz yolları bulanıklaştırıyor.
  Nesneler  hareketli yaşam içerisinde insanların işlerini kolaylaştırmak için sadece birer araçtırlar ama zamanla; kullanım süresine, kullanan insan veya gruplara, kullanıldığı yere göre öyle bir ruh kazanırlar ki, bazen onlara sadece eşya demek haksızlık olur.
   Kalem, sevgilisi mürekkep ve onların eşsiz uyumundan ortaya çıkan çocukları yazı. Yazının yaşadığı mekân ise kağıt. Birçok eser vardır kalemin ağzından, kendi hayat hikâyesini anlatan.
Kamışın sazlıktan nasıl toplandığıyla başlar, nerelerde (İnek pisliğinde) pişerek sertleştiğini, ucunun nasıl düzeltilip VAHŞİ ve ÜNSİ’nin nasıl ayrıldığını anlatır.
Ya mürekkep, o hep gizli kahramandır. Aslında görünen odur ama o her zaman kendini yazıya feda eder.
Dev mumların isleri, üzerine koyulan camda nasıl birikir, arap zamkı nasıl elde edilir ve birlikte nasıl dövülürler. Yüz bin havan tokmağı, ne bir eksik ne bir fazla. İçerisinden alınan ise birkaç sayfalık mürekkep, sonra yolculuk LİKA’nın (ham ipeğin) mürekkebi bütün hücrelerinde hissetmesiyle devam eder gider ve en son doğum anı, kalemin mürekkeple buluşması ve mürekkebin teslimiyeti.
 Bazen kağıdın, kalemin, mürekkebin çabasını görmek bile yazıya saygı göstermek için yeteli olur. Ki bu yazının en eskisi, en süslüsü, en muhteşemi, anlamayanı bile baştan çıkaran inceliğiyle Hat Sanatıdır.
Hat hocası öğrencisine bir dua yazar, öğrenci gider ve bir hafta bunu taklit etmeye çabalar gelir, hocası düzeltir tekrar gider, gelir-gider, gelir-gider ve bazen bu bir yıl kadar sürer. Bir yılın sonunda hocası yeteneği olduğuna karar verirse eğer, ders o zaman başlar. Çoğu insana bu ne kadar inanılmaz geliyor, kimine ise gereksiz, uzun.
Aslında amaç hat değildir, amaç öğrenciyi öğrenmeye hazırlamaktır. Öğrenci, öğretmeninin bu dünyaya imza attığı kalemidir. İyi öğretmen, imza atmadan önce kaleminin ucunu açar, onu düzeltir, ŞAK ve KAT eder ki kalem mürekkebi tutsun. Kamışın, mürekkebin, yazı için sabırla hazırlandığı gibi öğretmen de öğrencisini sabırla hazırlar, Hat için değil hayat için. Sabırdır asıl olan. İşte sabrın yok olmasıdır, bu çabanın nedeninin anlaşılmazlığı.
Yazı, öğrenmenin elbisesidir. Öğrenilenler bu kıyafetle girer beyinden içeri ve bu kıyafetle çıkar dışarı. Hat sanatı ise yazıya gösterilen saygıdır, sabırdır, hayat dersidir.
Eskiden masallarda, hikayelerde anlatılan bilgeler olurdu. Onlar şimdiki zamanın yaşam koçlarıydı. Öğrencilerine  hayatlarında klavuzluk ederlerken, onlara sen şunu bunu yap ama onları sakın yapma gibi komutlar vermez bunun yerine, kimi zaman kendilerine göre farklı yöntemlerle kimi zaman da , özel sanat dallarıyla eğitim verirlerdi. Hat , ebru , tezhip ,kaatı  gibi.
 Bu sanatların hepsinde ortak olarak ilk öğretilen sabırdı. Bu özellik zaten diğer kuralları öğrenmek için gerekli ilk kuraldı. Tıpkı hayatta başarılı olmak için gereken en büyük yeti olduğu gibi. İşe başlamadan önce saatlerce belki günlerce, haftalarca sadece gerekli malzemeleri hazırlarlardı. Bu şekilde de yaptıkları sanatın asıl felsefesinin, hayattaki yansımasını görür, öğrenirlerdi. Yıllar sonra hocaları tamam dediğinde  el verirdi, bir nevi ruhsat. Bu aynı zamanda ‘Hayata da hazırsın’ demekti.
Hayatı o kadar özenle, sakin, saygıyla, hazmederek ve huzur içerisinde yaşarlardı ki diğerlerinin etkilenmemesi mümkün değildi. Ama herkes yapamazdı bunu. Onlar bu yüzden kıymetliydi zaten.
 Eski elyazmalarının çoğunda yazarının ismi bulunmaz, ikinci üçüncü kopyayı yazanın ismi bulunur, kenarda köşede, zor görünecek şekilde. Çünkü onlar bu terbiyeyi almış insanlardı. ‘Ben, Benim, Ben yaptım’  kelimelerini en büyük saygısızlık kabul eder, isimlerini yazmaya utanırlardı.
Bu şu devir için ne kadar ütopik geliyor. Bu kadar hızlı tüketen, koşturarak yaşayan ama bir yere varamayan, hep bir çaba ve savaş içinde olan ama o telaş içinde yaşam amacını unutan insanların yaşadığı bir dünya için bunlar gerçekten inanması zor meziyetler.
     Bazen hayattan iki dakika mola isteyipte, nefes alırken, sağa sola bakıyorum (yerden kalkan tozdan) bir an gittiğim yolu göremiyorum. Önce telaşlanıyorum,  sakin düşününce hatırlıyorum ki asıl hayat  içimde. 
Bilgeler  bulamayınca öğrencisi olacak, içimdeki bilgenin peşine düşüyorum ama çok uzaklarda görünüyor, onu bulmak için ömrüm yeter mi bilemem…   
    
      

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir