Kendimle Ettiğim Kahve Sohbeti

Çocukluğumu özlemişim. Selam vermek için de ince bir bileklik öreyim dedim.

Geçenlerde izlediğim bir belgeselde Hindistanda ki  makrome sanatçılarından ve ördüğü model model bilekliklerden bahsediyorlardı. O anda birden uçtum, geçmişe.

Annem kapının koluna pembe renkli bir sarkaç başlamış , ‘ Siz bunu bitirene kadar geleceğim’ deyip çıkıyor kapıdan. Akıllı kadın. İşlerini halledip geldiğinde biz hala o sarkacın başında olur muyduk olmaz mıydık onu tam hatırlayamıyorum ama ne kadar hevesle ördüğümü çok iyi hatırlıyorum. Hatta ördüğüm pembe sarkaçları yan bloklarda oturan Almanlara satıp para bile kazanmışlığım var bu işten. Okumaya devam et Kendimle Ettiğim Kahve Sohbeti

Kalk da Yola Devam Edelim

Ruhumun geride kalmış parçalarını toplamakla meşgulüm. Çünkü onlar olmadan yola devam edemiyorum. Her biri bir tarafa dağılmış. Geri dönüp onları aradığımda, bir kaçını yol kenarında, yaşadığım talihsiz kazaların başında buluyorum. Çok azı ise mutluluk anlarına yapışmış, beni bekliyor. Herkesi toparlamalıyım ki yola devam edelim. Okumaya devam et Kalk da Yola Devam Edelim

Pamukların Arasında Biriken Duygular

Kelime: Biriktirmek. Her baktığın köşeden farklı ışık alıyor. Görünümü sade olsa da, içeriği kalabalık bir kelime.

Geçenlerde gittiğimiz sahil, kabuk doluydu ve daha çok iri olanlar siyah renkliydi. Önce  desenini beğendiklerimden bir iki tane aldım sonra orta boy ve küçüklere dadandım.  Tabi ellerim yetmeyince arabadan küçük bir poşet bulduk. Kabukların üzerindeki farklı desenleri gördükçe torbaya atıyordum. Kum gibi, o kadar çok kabuk vardı ki hepsini toplamak mümkün değildi ama kendimi de durduramıyordum. Biraz daha, biraz daha diyerek ilerliyordum. Okumaya devam et Pamukların Arasında Biriken Duygular

Bir Kırmızı Işık Masalı

Fotoğraf:  benim bir türlü kavuşamadığım aşklarımdan. Profesyonel olarak fotoğraf çekebilmek en büyük hayallerimden. Bugüne kadar ki çabalarım bu aşk için yetersiz kaldı ama inanıyorum ki doğru zaman da, doğru yolu bulduğumda kavuşacağız.

Hayata bir objektif gözüyle bakabilmek farklı bir şey. Yani gözlerinizi bir objektif gibi kullanabilmek. Hayatın hareketli sahneleri arasında bir kare yakalayıp, gözlerinizle çerçevesini belirleyip, o anda zamanı dondurabilmek. Sonra da o kareyi hafızanıza kaydedebilmek. Hatta ve hatta birkaç saniye içerisinde fotoğrafın renk ayarını yapıp, gerekli filtreleri kullanabilmek.

Tabi ki sonra da bunun hikayesini anlatabilmek… Okumaya devam et Bir Kırmızı Işık Masalı

Yirmi Yıllık Dem Lazım

       Yazar nasıl olunur? Yazar olmak ne demek? Bu yaştan sonra yazar olunur mu?

    Aslında ilk yazarlık hayallerim ortaokul yıllarına denk gelir. Hatırlıyorum; babamın iş yerinde bir daktilo vardı. Onu eve getirdim, bir masa buldum yerleştirdim. Kendi kendime role girdim ve o daktilo ile sayfalarca yazdım. Aklıma ne geldiyse yazdım. Zorla etrafımdakilere okuttum, hepsi de aferin güzel olmuş dediler.

Sonra öyle böyle derken, bir gün kendimi mühendis olarak buldum. Okumaya devam et Yirmi Yıllık Dem Lazım

Kutu Kutu Keçileri

Bana ara ara bir değişik gelirler. Pis pis, ver ver, at at, kutu kutu ve sil sil zamanlarım olur. Daha ayrıntılı anlatmak gerekirse; pis pis zamanı, kafamın çok fazla olumsuz şeylerle meşgul olduğu zamanlara denk gelir. Etrafımda her yer gözüme pis görünür ve bende yoğun bir temizlik dönemi başlar. Artık gözümün gördüğü, aklıma gelen nereler varsa kazırım, kazıtırım. Bu konuda rol modelim eski yardımcımdır aslında. Kendisi hayatta görüp görebileceğiniz en takıntılı temizlikçidir. Temizlik takıntılı temizlikçi kadar iyi bir şey var mıdır şu dünyada acaba. İşte evi kazıdıkça (ki derin temizliğe ben kazımak derim kendimce) kafam rahatlar, temizlenir, nefes almaya başlarım.  Bu da benim iyi terapi metotlarından birisidir. Okumaya devam et Kutu Kutu Keçileri

Bağımsız Muhabir : Bla Bla Bla

Bi çeneyle ilgili yazasım var. Çünkü bu yaşıma kadar, başıma iyi-kötü, ne geldiyse, çenemden geldi.

Ben konuşmayı seven ve fırsatını bulduğumda da Allah ne verdiyse konuşan biriyim kardeşim. Bu sonradan olan bir şey değil ki. Gidin anneme sorun. Çocukluğuma ait benden tek şikayeti çok konuşmamdır. Oradakini buraya, buradakini oraya, bildiğin bağımsız muhabirmişim yani. Beni dinlemediklerinde elimle çenelerini tutar, çevirir zorla dinletirmişim kendimi. Tabi büyüdükçe muhabirlik konusunu kontrol altına aldık ama konuşma performansı konusunda pek de bir şey kaybettiğim söylenemez. Gerçi bana sorsan ben çok konuşmuyorum, ayrıntıya biraz fazla giriyorum, o da insanları konudan uzaklaştırıyor az biraz:) Okumaya devam et Bağımsız Muhabir : Bla Bla Bla

Büyüyünce Bilge Olsunlar

Ben her insanın dünyaya bir misyonla geldiğine inanırım. Biz o kadar büyük bir sistemin, o kadar küçük bir parçasıyız ki. Bu sistemin düzenli çalışabilmesi için de her bir parçanın üzerine düşeni yapması gerekiyor. Bireysel olarak aslında hiçbir anlamımız yok, bütün olduğumuzda varız.

İnsanoğlu olarak kendimizi haddinden fazla önemsiyoruz. Önce kendi dünyamıza dalıp, bireyselleşip, diğer bir deyişle bencilleşiyoruz. Sonra da o kendimize yarattığımız dünyayı şişire şişire kendimizi koca bir balonun içinde buluyoruz. Ne dışarı çıkabiliyoruz, ne de içeride yaşayabiliyoruz. Çünkü yaradılış olarak dokunma ihtiyacımız var. Biz izole yaşayamayız. Bu doğamıza aykırı ama buna rağmen yaşam felsefemiz zamanla “Ben” ekseni etrafında dönmeye başlıyor. Okumaya devam et Büyüyünce Bilge Olsunlar

Yemek İsyanı

Nereden ve ne zaman kulağıma çalındı bilmiyorum ama kahvaltı ve akşam yemekleri bir ailenin iki temel taşıdır derler. Hatta yakın zamanda okuduğum bir makaleye göre dünyada ki en mutlu çocuklar Hollandalı çocuklarmış. Bunun da nedenlerinden birini, diğer ülkelere göre her sabah ailece kahvaltı yapma oranının daha yüksek olmasına bağlamışlar. Ailenin bir masa etrafında toplanması, aynı şeye odaklanması, yemek sırasında edilen sohbetler ister istemez bağ oluşturuyor demek ki. Bu anlattığım aslında çok da yeni bir bilgi değil on kişiden dokuzunun mutlaka bildiği bir şeydir ama benim asıl takıldığım konu uygulama aşamasında çıkan problemler. Okumaya devam et Yemek İsyanı