Allahtan Paris küçük yer !

En büyük hayalim yurtdışına gitmekti. Hep hayal ediyordum ama nasıl olacağını bilemiyordum. (Gerçi fallar da hep çıkıyordu ama çin de yaşayacaksın diyorlardı. Kahve falında da çin nasıl anlaşılırsa?) Bekledim, zamanı kolladım, fırsatları, imkanları ama hiçbir şey olmadı. Okul değişimleri vardı ama çalışkan  olmak lazımdı ya da bir miktar dil bilmek. Onlarda ben de yok. Okul bitti. Çalışırken bir gün dedim; ne olursa olsun ben gidiyorum. Düşündüm; şimdi, tek başıma ve özgürken yapamazsam, belki de hiç yapamam diye. Bir firma buldum, yurtdışı eğitim firması. Ailemin ve özellikle (kız kardeşimin) desteği ile ilk adımı attım. Yolculuk İngiltereyee. Üç ay kaldım, hayatımın temel taşlarını oluşturan, birçok şey gördüm, öğrendim. İlk defa uçağa bindim. (Onu da kaçırıyordum her zaman ki gibi) Cebim de bir sürü kelimeyle döndüm. Bundan 6 sene önceydi. Tek başıma, hayatında uçağa bile binmemiş, adam gibi dil bilmeden, bir cesaret gittim. Sonra oradan yine bir cesaret (şu anda akıl erdiremediğim cesaretle) turla parise gittim. Dört günlüğüne. İki katlı bir otobüs, bir tane Türk yok, ben de İngilizce yok, (hani, bildiğin, yok yani), komediydi. Hatta bir seferinde tur otobüsü beni, yanımda bir Japon ve İsveçli kızla unutup gitmişti. Kaldık eyfelin önünde. Biz aval aval bakarken gitmişler. Anlaşamıyoruz da. Telefonlar da bozuk. Taksiye bindik, adam İngilizce bilmiyor. İsveçli Türk usulü, adam anlamadıkça bağırıyor. Yine ne varsa Japon da vardı. Telefonları birleştirdi, tur kaptanını aradı yeri öğrendi. Taksi şoförü İngilizce bilen birini aradı, japon telefondakine anlattı, o şoföre çeviri yaptı. Pembe evin oraya gidicez!  Ama sonunda yakaladık otobüsü. Pembe evin yanında ki müzenin önünde.Allahtan Paris küçük yermiş.
     
Deli cesareti midir biliyorum ki.
Aradan yıllar geçti, aşık oldum. Adam dedi, Baküye gidiyoruz. Seninle dünyanın her yerine gelirim dedim, geldim buraya. Ama  bana bir şeyler olmuş, evden çıkamadım günlerce. Bir gün tüm cesaretimi toplayarak, elli metre uzakta ki metronun oraya gittim, orada ki  hırdavatçıdan merdane aldım ( ilk aldığım şey merdaneydi, sanki çok hamur açarmışım gibi) hemen geri geldim. Akşam büyük olay, eşime anlattığım. ‘Ben bugün  dışarı çıktımmm ve merdane aldım,oleyy ’. Kendime inanamadım. Çıktığıma mı, çıkamadığıma mı?
 Başlarda tatile gelmiş gibiydik, sonradan anladım ki buradayız artık. Yavaş yavaş kafamı dışarı çıkardım. Yabancı ülkede birileriyle nasıl tanışırsınız. Aslında bu ilginç bir konudur. Aylarca tanışmayabilirsiniz, böyle bir ihtimal de var. Ama ilk adım eşinizin işyerinde ki insanlar ve aileleridir. İkinci adım; çocuğunuz varsa, okul arkadaşlarının aileleri. Seversiniz veya sevmezsiniz ama en kısa bağlantılar budur. Tabi bizim biraz değişik oldu. İlk adım, eşimin Türkiye de ki arkadaşının Bakü de ki arkadaşları oldu. Çoğuna göre çok şanslıydık bu konuda.
Yurtdışında çok fazla kafanıza göre insan bulma şansınız yoktur. Her şeyin hayalinizde ki gibi olma şansı yoktur. Her istediğinizi yeme şansınız yoktur. İstediğiniz zaman kendi diliniz de sinemaya, tiyatroya gidemezsiniz. Tv programlarını ülkenizle aynı saatte izleyemezsiniz. Zaman geçtikçe, çocuğunuzun okulu sizin için büyük problem olur. Her zaman dil sorunu vardır, mutlaka ana diliniz bozulur. Bakıcıların dili ve adetleri hiçbir zaman sizinkinden  olmaz. Bayramları, çoğu zaman, ülkenizde ki tadında yaşayamazsınız. Her ülkeye gidişte bir hediye furyası vardır. Valiz yerleştirme de uzmanlaşırsınız. Bir süre sonra valize bakıp kilosunu söyleyecek hale gelirsiniz. Erkekler çok şey taşımak istemez, kadınlar anlamsız şeyleri, o görmeden sıkıştırmaya çalışır. Her zaman bir kitap problemi vardır, hem ağırdır hem lazımdır. Bu liste o kadar uzayabilir ki.
    Bizim  en sevdiğimiz şeylerden biri, yeni gelen insanları misafir etmektir. Hemen kısa bir özet geçip,  mutfak alışverişi nereden yapılır, ucuz şeyler nereden alınır, nerede yemek yenebilir, internet bağlantısı, damacana su nereden alınır (sucu ziyanın komisyon vermesi lazım bana) . En önemlisi de ülkenin sevilecek yönlerini anlatmak. Çünkü biz seviyoruz, burada yaşamaktan mutluyuz.
Eğer mutlu olmak istiyorsanız birkaç kısa kural vardır. Bulunduğun ülke de sevdiğin şeyleri kendi gözüne sokacaksın, hep tekrar edeceksin. Türkiye de bu vardı, demek yerine , buranın şununu seviyorum diyeceksin. İnsanları eleştirmek yerine, olduğu gibi kabul etmeyi öğreneceksin.
  Birkaç nokta vardır  zor olan sadece. Bebeğini yalnız büyütürsün, birine bir şey oldumu kısa sürede ulaşamazsın, kendine bir şey oldu mu, sevdiklerin uzakta erirler.
 Ülkemi çok seviyorum ve dünyadaki en güzel ülke olduğuna inanıyorum. Kıymetini bilmediğim, bir sürü şeyi görüyorum. Farklı milletleri görünce, kıyasladığım için, Türk insanının birçok özelliğini fark ediyorum.
  Ama yabancı ülke de yaşamayı da çok seviyorum. Farklılıklardan zevk alıyorum. Keşfetmeyi seviyorum. Her gün yeni bir sürprizle karşılaşmayı seviyorum. Başka milletten insanları tanımayı seviyorum. Değişik dilleri seviyorum. Farklı yemekleri seviyorum. Yeni insanlarla tanışmaya bayılıyorum. Çok Mutluyum.

Sihirli Kutu

Bakü İçerişehir
İnsan beyni dakika da ortalama 600 ila 700 kelime ile düşünür. Düşündüklerini insanlara sesli ifade ederken, bu 600 kelimenin anlamını içine alabilecek, en az ve anlaşılabilir kelimeleri bulmak zorunda. Bu nedenle de, bir nevi düşündüklerinin anlamı ister istemez kısıtlı kelimelere hapsolur. Bu yüzden, insan çoğu zaman düşündüklerini  asla tam anlamıyla ifade edemediğini  hisseder. Hatta, çoğu sanat dalının çıkış nedeni budur. İnsanın  kendini değişik yollardan ifade edebilme çabasıdır. Bu konuda başarılı olduğuna inansaydı eğer, sanat dalları hala gelişmeye devam etmezdi. Konuşan bir insanı dinleyebilme kapasitesi daha da kısıtlıdır. Bir sürü değişken etkene bağlıdır. O anda ki konsantrasyon, algılama şekli, yeri geldiğinde kelime kapasitesi, konuya olan ilgi, konuşmacıya olan duygusal yakınlık ve tabi bir de dinleyicinin dakikada ürettiği 600 kelimeyi geri plana atabilmesi vs. bu etkenlerin olumlu olduğu şartlarda bile. konuşulanı anlama kapasitemiz, karşıdakinin ifade kapasitesinden düşüktür. Hatta insan   altyapısına bağlı olarak,  anlatılanı kendi şifresine dönüştürerek anlar.  İletilmek istenen bilginin ilk hali ile karşıdakinin anladığı hal arasında çok büyük bir fark var. İnsan, karşıdakinin önyargısız, tamamen konsantre olarak dinlese bile, bu bilgiyi, beynin de kendi düşünceleri ile yoğurur .  Bilgi en son halini alır. İki insan konuşurken birinin anlatmak istediği ile karşıdakinin anlayabileceği arasında ,en az üç hal değişimi vardır.
   İnsanların kelime kapasitesi, kendini ifade etmekte çok önemli bir etkendir. Kelime kapasitesi az olan kişi, en basit ve görünen halde düşünür. Bunu daha da basit ve güncel kelimelerle ifade etmek için çırpınır. Sıkıştıkça, aynı kelimeleri cümle içerisinde yer değiştirerek kullanır. Bu şekilde farklı cümle kurduğunu ve daha iyi ifade edebileceğini düşünür ama başarılı olamaz. Oysa öyle kelimeler vardır ki, karşıda ki anlamını biliyorsa eğer, sihirli bir kutu gibidir ve içini açınca yüzlerce kelime çıkar içinden. Böylece az malzemeyle, çok anlam ifade edilebilir. İşte edebiyatta ki sihir de buradan gelir. Şiirde ki mucize. İnsanların sayfalarca kelimeyle anlatacakları duygular, bir iki kelimenin doğru şekilde yan yana gelmesiyle ifade edilebilir. Öyle cümleler vardır ki, her insana , her yaşta, her kapasite de farklı   anlamlar ifade edebilir.Ama bunu başarabilmek de ayrı bir yetenektir tabiî  ki.
        İletişim aslında imkansıza yakın derecede, zor bir iştir. Bir düşünce karşı tarafa geçerken bu kadar şekil değiştirir. Birbirinden bağımsız, bir çok faktörün, değişkenliğine bağlıdır. Bu nedenle de, insanlar kendilerini ifade etmek için, yıllarca değişik yollara başvurmuşlardır. Edebiyatın, şiirin, resmin ve daha bir çok sanat dalının çıkış nedeni; insanların kendi gibi düşünen, hisseden insanlara ulaşma ve paylaşma çabası veya kendini insanlara ifade etme çabasıdır.
    Dans aslında insanlar arası iletişim kavramını sembolize eden en güzel  sanat dallarından biridir. İki kişi farklı adımlar atar, birbirilerinin adımlarını izler ve  takip eder. Bu farkın birleşmesinden de kendine has bir hareket ortaya çıkar; Dans. İşte insanları mutlu eden de bunu başarabilmektir.
   İnsanlar herkesin kendi gibi olmasını beklemeden, farkları görerek, bu farklara saygılı ve uyumlu bir şekilde kendini ifade edebilmeli. Her bir insan, kendi içerisinde  o kadar geniş, zengin ve derin bir yapıya sahip ki. Bunu ortaya çıkarabilmeli. İçerisinde ki bu derinliği en mümkün olan şekilde ifade edebilmeli. Bunu yapabilmek için de iletişimin birçok dalını kullanabilmeli. Konuşurken daha zengin kelime kapasitesine sahip olmalı ki, içerisinde ki o zenginliği en güzel şekilde ifade edebilsin. İfade edileni algılayabilsin .Daha çok kelime kombinasyonu ile düşünebilsin. İnsanlarda ki bu kapasiteler daha üst seviyelerde paylaşabilmeli. Bu da ancak sağlıklı ve doğru iletişimle sağlanabilir.

Kör Dövüşü

İnsanoğlunun  sahip olduğu çok büyük bir problem var. Beyni, kendi yapısını çözemiyor. Yani insan beyni, insan beyninin yapısını hala çözemiyor. Bence bu tavuk – yumurtada dan daha büyük bir paradoks. Bir de bu öyle bir meret ki ; zamana ,havaya, suya, toprağa, çevre koşullarına göre devamlı değişiyor. Yazık adamlar ‘bir şey bulduk diyorlar’ birkaç seneye kalmadan çürüyor. İşin tuhaf tarafı daha kendi yapısını , çalışma şeklini çözemiyor ama yaşarken de habire birbiriyle yarış halinde. Kör dövüşü gibi. Elindeki malzemeden haberi yok. Ben nasıl çalışırım, ne yapabilirim, ne yapamam, nerede işe yararım, nerde yaramam, çoğu zaman bilemez. Demek ki sadece beynimize güvenerek yola çıkmayacağız.
     

Ama bu da olmaz, onun liderliği olmazsa başka bir yer çalışmıyor. Ne yapmalı ne etmeli minimumda bizi idare edecek bir orta yol bulmalı.

 Ben her zaman için insanın  kullanma klavuzunun kendi içerisinde olduğuna inanırım. Sadece sessizlikte gözlerimizi kapatıp dinleyebilsek çoğu konuda doğru yolu bulabiliriz. İşte bu ses bizi beynimizin çalışma şekline ve öğrenme tipimizin nasıl olduğuna da götürebilir. Kendimizi tanımak, dinlemek, gözlemlemek, bize çoğu konuda büyük ipuçları verir ve bu sayede bizde lidere el feneri tutabiliriz.
    Benim garip bir huyum vardır. Kendimi sanal olarak parçalarım. Bugün kendi kendimi sevmiyorum, bugün kendimle çok mutluyum,  bir tarafım bunu diyor ama diğer tarafım karşı çıkıyor, kendi kendimi özledim, kendi kendimle yalnız kalmalıyım. Aşkım bu cümlelerimi ilk duyduğunda başta pek önemsemedi. Baktı ki bunlar fazla kullanılır oldu, ortada ciddi bir durum olduğunu anladı. En sonunda da ‘Ben anlamıyorum, biz, kendimle hep birlikte geziyoruz, siz neden ayrılıyorsunuz dedi. Dedim biz de adam çok. Ben bunun nasıl bir şey olduğunu ona anlatmaya çalışırken elime Elif Şafağın ‘Siyah Süt’ isminde ki kitabı geçti. İşte dedim bak, sadece ben değilmişim bu kadın kaça bölünmüş. Kitapta yedi sekiz tane karakter var, kadının içerisinde ve onların tartışmalarını diyaloglarını anlatıyor. Sevindim, ya deli değilmişim ya da yalnız değilmişim. İşte o içteki dinlenilmesi gereken ses bu karakterlerin tartışmaları veya hep bir ağızdan aldıkları ortak kararlar.
   Çok önceden gittiğim motivasyon kursun da algılamanın, üç çeşit olduğunu öğrenmiştim ilk defa. Görsel işitsel ve  dokunsal. O zaman, bu benim için çok ilginç bir bilgiydi. Her insanda bu üç algılama çeşiti de olurmuş ama aralarındaki oran farklıymış. Evet, belki beynin nasıl çalıştığını en ince ayrıntısına kadar çözemeyiz ama oraya hammaddeyi nasıl göndereceğimizi bilmek bile, bizim için büyük bir adımdır.
   Eğitimlerimiz, hedeflerimiz, hayal ettiğimiz hayatlar, neden bu adar kısıtlı anlamıyorum. Daha farklısını hayal edene ve isteyene, bunun için çaba sarf edene, neden  aptalca bakıyoruz onu da hiç anlamıyorum. Genetik bölümüne gidin yüzlerce hastalık ismi görürsünüz. Ne biliyim ne sendromu, bilmem kaç yüz kişide bir görülür. Neden? Bilinmiyor(kader). Sonuç?  Bu kişi, sıradan insan gibi algılamıyor. Beyni öyle kalıplara sokmuşlar ki, bir iki tel karıştı mı adı hastalık oluyor. Etiketle, yolla vahşi hayata. Ne yaparsa yapsın. Vahşi hayatta ki sıradan beyine sahip insanlar da, kendilerine benzemediği için direk saldırsın,  sindirsin,  etkisiz hale getirsin.
  Bir gün  çok ilginç ama bir o kadar da şahane olay duymuştum. Annenin biri, çocuğunu okula yazdırıyor ve elinde bir dosya hocanın yanına gidiyor. Hocam bu benim çocuğumun dosyası. İçerisinde çocuğun sevdiği şeyler, karakteristik özellikleri, algılama şekilleri, yeteneğinin olduğu düşünülen konular, öğrenme şekli, yani çocuğun öğrenme dosyası. Benim çocuğumu önce tanı sonra eğitim ver. Algılama şekli işitsel olan bir çocuğu görsel olarak zorlayı özgüvenini yıkma. İlgi alanına girmeyen konuda çok fazla ısrar etme. Yeteneğinin olduğu konuda, daha fazla özen göster. Tabi bu ütopya gibi değil mi.
Herkesin, ülke şartlarına, eğitim sistemine göre şartlanmış beyninde ilk akla gelen soru ‘Öğretmen hangi bir çocukla özel ilgilensin, hangi birine yetişsin’  Bence ondan önce sorulacak soru o öğretmen hangi koşulda okudu acaba. En geri aileler, içgüdülerine göre çocuğu fiziksel zararlardan korurlar, aile biraz bilinçlenince psikolojisini de düşünmeye başlıyor ama beyninin zarar görmemesini düşünmek için, bilinç konusunda bayağı bir ilerlemesi gerekiyor. Aile çocuğunu kendi tanıyor mu ki öğretmene tanıtsın. Aile kendini tanıyor mu ki çocuğunu tanıyabilsin.
  Bu kadar bilinmezlik içinde, bu kadar mühendis ne işe yarayacak bende onu anlamıyorum(mühendisler alınmasın ben de mühendisim). Bence önce insan yetişmeli. Kim olduğunu bilmeli, sonra neden mutlu olacağını bilmeli ve hedefini o zaman belirlemeli. Kendi bir işi beceremeyen hiçbir insan, başkasına bir şey öğretemez.
Bu cümleler artık o kadar klasikleşti ki  he diyen geçiyor. Ama ilerleme yok. En azından hayatındaki bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen insanlar bunu sorgularken bir şeylere ulaşıyor, anlıyor ama bazen iş işten geçmiş oluyor bazen de ataletlerine yenik düşüp, mutsuzluğu kabul ediyorlar.

Solomon adasının ağaçları mı yoksa bizim çocuklar mı daha güçlü?


Normalde sınırları keskin çizmeyi sevmeyen biriyimdir. Hayatımda ki EN leri kolay belirleyemem. Bir konuda çok fazla asılı kalamam. Her şeyin tadına bakmak isterim, zıtlıkları severim, önceden bilmediğim bir şeye asla ‘sevmem’ yorumu yapmam. Özellikle de bilgi alınacak konularda daha açığımdır. Ama film konusu benim için biraz karışık. Belki de etrafımda gıcık diye nitelendirilebilecek, uyumsuzluğum, bu konudadır. Film izlemeyi çok severim.
   
Özellikle hayatımın bir döneminde günde en az 2 film izliyordum. Ama zamanla bu konuda çizgilerim oluştu. Tercihlerim kısıtlandı.
Korku filmi izlemeyi sevmiyorum , çünkü benim mantığımda film, rahatlamak için ve güzel zaman geçirmek için izlenen bir şey ve sonunda  gerilmek hoşuma gitmiyor. Zaten hayatta gerilecek birçok neden var. Birde ben zar zor ayırdığım zamanı neden gerilmek için harcayım. Diyorum ama en başta eşim, kesinlikle katılmıyor bana. O da tam aksi gerilim, psikolojik gerilim manyağı. Her tür komedi filmlerinden de hoşlanmıyorum. Bana zorla hadi gül diye espri yapılmasını, komik olacak diye yapılan salak hareketleri ve neden olduğunu hiç anlayamadığım küfürlerin komedi tarafını göremiyorum ve hoşlanmıyorum. Kaliteli ve doğal komedilerden hoşlanıyorum. Kanlı filmleri de sevmiyorum. Polisiyeleri severim, strateji filmlerini severim, tabiî ki her hatun gibi romantik komedilere bayılırım. Filmin sonunda suratımda kocaman anlamsız bir gülümseme olacak, kendi aşkımı düşüneceğim, kahramanların yerine kendimi ve aşkımı koyacağım, şöyle bir kıyasa gidip, sonra tabiî ki aşkımı galip çıkaracağım ve huzur içinde uykuya dalacağım.  Tarihi filmleri de severim.  İşte benim sevdiğim tarzların içinde kalitelisini bulmak çok zor. Onun içinde arkadaş toplantılarında ben hep gıcık biri oluyorum. Bu konuda çok muzdaribim ama on tane anlamsız film izlemektense bir tane adam gibi izlemeyi tercih ederim. Bu konuda şöyle bir şansım var; etrafımda sinemaya düşkün arkadaşlarım var ve benim zevkimi de sağ olsunlar anladıkları için yönlendirebiliyorlar.
 Uzun zamandır izleyemiyordum. İki gecedir üst üste güzel filmler denk geldi. İkisinin de konusu çocuktu. İlki  İran yapımı ‘ Cennetin Rengi’ (Rang-e khoda). Kör bir çocuğun hikayesi. Çok hızlı değil ama kesinlikle çok güzel bence. Sade ve yalın anlatımı var.
  Asıl olay bugünkün de. Çok uzun zamandır bu kadar zevk alarak film izlememiştim. Yahoo da  (montessori_eğitim) diye bir grup var. Annelerin montessori hakkında fikir paylaştıkları bir ortam.  Bu filmi oradan duydum. Hint yapımı, ‘ Her Çocuk Özeldir’ . Disleksi (öğrenme bozukluğu) olan bir çocuğun hikayesini anlatıyor ama  bence çok daha fazlası. İşte bu filmlerin türü neyse ben onu seviyorum.
  Solomon adasındaki yerlilerin farklı bir ağaç kesme şekilleri varmış.(tabiî ki filmden öğrendim) Güçlerinin yetmediği ağaçların etrafını sarıp hep bir ağızdan kötü sözler söylüyorlarmış ve birkaç gün sonra ağaçlar kurumaya başlıyormuş. Sonrada kendiliğinden devriliyorlarmış.
Bir kısım insan hala çiçeklerle konuşan insanlarla dalga geçedursunlar. Koca ağaçlar kötü söze dayanamıyormuş.
  Çok ilginç bir kitap okumuştum. Japon bir araştırmacı suya değişik müzikler dinleterek , suyun kristal yapısının fotoğraflarını çekmiş. Kitapta bu fotoğraflar vardı ve inanılmazdı.
Seni seviyorum denilen suyun kristal yapısı çiçekli ve berrak olurken kötü söz söylenen suyun yapısı koyu ve karmaşık bir yapıya dönüşüyor. Klasik müzikle farklı kristaller oluşurken rock müzik gibi sert müziklerle kararıyor.
 Su ve bitki bile ses frekanslarından, iyi ve kötü sözden, sakin ve sert müzikten bu kadar etkileniyorsa insanoğlu ne dayanıklıymış diyorum bazen kendi kendime. Koca ağaç devrilmiş biz hala birbirimize bu kadar hakaret ederek ayaktayız ya helal olsun bize.
    Filmlerin konusu çocuklardı. Kaç gündür de her yerde karşıma aç çocuklar çıkıyor. Ama nedense bu konularda kalemim bağlanıyor. Söyleyecek çok ama çok şeyim var. İçimde biriken şöyle gözümü kapatıp arka arkaya saymak istediğim çok kelimelerim var ama sıralayamadım. Dün gece saat kaça kadar bu konularla ilgili yazdım yazdım ama yayınlayamadım. Olaya taa, 3 yıl süren , kimsesiz çocuklarla ilgili faaliyetlerimden girdim, dünkü filmin etkisiyle işitme ve görme engelli çocuklardan çıktım, daha bugünkü filmi hiç hesaba katmadım. Bir tarafta aç çocuklar. Daha neler neler. Ama ben kimsesiz çocuklarla ilgili çalışırken hep beterinin beterinin olduğunu ve bunun sonu olmadığını öğrenmiştim. Bir  çocuk görüyorsunuz, hikayesini dinliyorsunuz ve daha beteri olamaz diyorsunuz ama hep karşınıza çıkıyor.  Konu derin ve uzun. Görüldüğü gibi hala kelimeler toplanmadı ve bu konuyla ilgili, kalemim, huzurunuza çıkmaya hazır değiller.
  O zamanlarda Ayşe Armanın yazılarını okurdum ve hep çocuğundan bahsederdi. Bende bu taraftaki çocuklarımı gördükçe sinir olurdum. Oturdum mail yazdım ‘dünya da sadece senin çocuğun gibi çocuklar yok, biraz da bizim çocuklardan bahsetsen’ diye. Cevap bile gelmemişti. Dün yazı yazarken bir an aklıma o geldi. Şu anda bende herkese açık bir yerde yazabiliyorum ama hep kendi çocuğumdan…. Onları anlatmayı beceremedim…
  Koca ağaçlar dokunmadan devriliyor ama çocuklar hala ayakta…. Dünyada ki en güçlü varlıklar….

Eyvah Geç Kaldık !!

Beni tanıyanlar kitap manyaklığımı bilirler. Tanımayanlar da yavaş yavaş öğreniyor zaten. İşin kötü tarafı bende ki sadece okumak değil, bunun içinde almak ve biriktirmekte var. Ne yazık ki en büyük sorunda sanırım taşımak. Yaşadığım mekan da her zaman bir kitaplığım olmak zorunda, yoksa nefes alamam. Bu alışkanlığım, başıma hep dert olmuştur. Yurtta kaldığım zamanlarda; odamda portatif kitaplığım vardı. Yurttan pikapla ayrılan tek kişi ben olmuştum. Ama ben bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Benim gibi insanlar çok. Bu yüzden yurtdışından gelirken ağırlık için çok para verenler, valiz taşımaktan kas problemleri yaşayanlar, sadece kitaplarının temizliği için adam tutanlar, kitaptan evde yer kalmadığı için taşınanlar, kitaplarını taşıyamadığı için taşınamayanlar, öldükten sonra evinden 3 kamyon kitap çıkanlar neler neler. Ben bunları nereden biliyorum? Tabiî ki fakındalık. Bu konularla ilgili haber programlarını, gazete haberlerini, kıyıda köşede sıkışmış röportajları kaçırmadığım için. Her okumam da da ohhh yalnız değilim diye değişik bir haz duymuşumdur.
     
 Evlendiğimde kitaplarımı kolilere koydum. Bu benim için onlara ihanet gibi bir şeydi, çok zorlanmıştım. Her kolinin yanında bunu belki okurum diye ayırdığım kitaplar da birkaç koli etmişti. Baktım olmayacak gözümü kapattım doldurdum hepsini. Dergilerimi ve kitaplarımı kaldırınca evde bayağı bir rahatlama olmuştu. Gerçi bizim evde sadece benim değil herkesin ayrı kitaplığı olduğu için, ben gidince onların alanı açıldı.
    Küçüklüğüm de hatırladığım şey babamın kitaplığıydı. Babamı bu yaşıma kadar kitap okurken çok az gördüm ama hep onun kitapla ilgili maceralarını dinleyerek büyüdüm. Babasının sinirlenerek kitaplarını yaktığı kısım da hep içim acıdı. Annemin de dergileri vardı. Evden herkes gidince hemen soluğu onun dergilerinin başında alırdım. Fasiküller, cildi de alınmış ama zaman olup ciltlenememişler. Okumayı annem sevdirdi bana. Kitap sevgisini, saygısını o öğretti. Kimse bana kitap oku demedi.
  Baküye geldiğimiz de en üzüldüğüm şeylerden biri kitap problemiydi. Her Türkiye ye gidişimizde bir valiz kitapla gelirdik.  Bu konuda eşime minnettarım, her zaman için. Saatlerce benimle birlikte, elimde ki listeyi almak için gezerdi. Tabi o zamanlar bu gelişin bir de gidişinin olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şimdi her kitap alışımda gidişini de düşünmeye başladım.
  Bir ara Arapçaya merak sarmıştım. Şu an çok yakın arkadaşım olan, o zamanın Arapça hocam, yüksek lisans yapıyordu ve bir gün ‘gel seni bizim el yazmaları dersine götüreyim, hocamla tanıştırayım’ dedi. Atladım tabiî ki. El yazması dersi, nerdeyse kitabın K sine gitmiş gibi olacaktım. Hocam dersi odasında veriyordu ve   odanın yarısı kütüphaneydi. Deli gibi gözüm dönmüştü. Benimde derslere katılmama izin verdi ve bir dönem misafir olarak katıldım. Benim için inanılmaz verimli bir dönemdi. Kitapların çoğaldığın da, gidişinin ne kadar zor olacağını, orada fark etmiştim. Onların sınavının olduğu gün ‘Hocam dedim bende kitaplığı yerleştireyim’. Elime bezi aldım, kitaplığı döktüm, hem kitapları inceliyordum hem de temizliyordum. Üniversite uzakta olduğu için şoförle gidiyordum. Millet bana gülmüştü. ‘Bu ne dengesizlik, kapıda şoförle temizliğe mi geldin’ diye. Ama benim için inanılmaz zevkli bir şeydi. O derslerde öğrendiklerimi sonra uzun uzun anlatırım.
  Şimdi kitap çılgınlığım Kayraya kayıyor yavaş yavaş. Çocuk kitapları ve kitapçıları! ‘Mesajınız Var’ diye çok güzel bir film izlemiştim. Orada kızın çok tatlı bir kitapçı dükkanı vardı ve masal okuma saatleri. Çocuklar gelip oturuyorlardı, biri onlara kitap okuyordu. Bu nasıl güzel bir şeydir. Daha önce farkındalığım bu yönde gelişmediği için  ‘çocuk kitapçısı’ diye bir sektöre dikkat etmemiştim. Şimdi anne bloglarını okuyorum ve hepsinde mutlaka ‘çocuğumun kitaplığı’ diye bir bölüm var. Kiminin hem Türkçe hem İngilizce kitaplıkları var. Birkaçında ‘ Biz kitap okumaya 3 aylık başlamıştık, yok bu kitabını hamileyken almıştım’, gibi cümlelere rastlayınca telaşlandım. Acaba ben geç mi kaldım Kayra nerdeyse 6 aylık oldu! ( Eşim de güldü bu telaşıma) Gerçi Kayranın da kitapları var ama iki tane sadece. Şimdi kendimi bıraktım, ona kitap listesi hazırlamaya başladım. Sanırım 4-5 yaşına geldiğinde onun da bir kütüphanesi olacak. Tabi babamız için biraz zor olacak artık ama napalım yapacak bir şey yok. Geç bile kalmışız baksanıza. Bu sektör de çok karışık. Sanmayın hani çocuk kitabı ne olacak diye. Çok önemli kitap seçimi.  ‘Bir dolap kitap’ diye bir web sitesi var, oldukça başarılı bu konuda. Yaşlara göre kitap listesi var. Ayrıca kitapların içeriğini ve ne katacağını da anlatıyor. Onun dışında ‘kipitap’ da güzel bir çocuk kitapçısı. Artık listemizi yapınca, buradan yayınlarız oğluşkiyle.

     Benim inandığım ve çok tekrar ettiğim bir şey vardır. Çocuk bazı kavramları gözünü açtığından itibaren görürse, (anlasın anlamasın önemli değil) onu sıradanlaştırır. Hayatında o kavramı dışarıdan yeni oluşum olarak görmez. O zaman, kabul etmek veya etmemek gibi de bir seçime gidemez. Onun için, alışkanlıklar, o daha bilincine varmadan önce başlatılırsa, fark ettiğinde zaten çoktan sahip olacaktır ve hayatının bir parçası haline gelmiştir. Ancak belirli bir yaşa geldiğinde, herkesin kendi gibi olmadığını anladığın zaman, farkı fark edecek o zamana da zaten reddetme dönemi geçmiş olacaktır. Bir dönem dirense bile, sonunda tekrar dönecektir. Zaman bu konuda haklı olup olmadığımı gösterecektir, umarım yanılmıyorumdur

Babaların 0-3 bebekleri

Erkeklere sorsan baba olmak nasıl bir duygu. Zaten geneli ‘duygu ifade’ problemi yaşarlar, geri kalanlarının da değişik cevapları vardır. Kimine göre kafaya balyoz yemek gibidir, kimine göre hayatın ağırlaşması, kimine göre ‘sanırım büyümem gerek’ demek, kimine göre azmin zaferi, vs vs.  Aslında babalarla bebeklerin hep kıskanılacak bir enerji alışverişi olur. Fotoğraf çekmeyi seven ben olunca hakanla kayranın yüzlerce fotoğrafı oldu. Fotoğrafları ayırıyorum, anne-kayra 15 adet , baba-kayra 250 adet ‘bir dk ya bunda bir gariplik var ama ‘  diye isyan ediyorum ama takan kim. Geceleri oturup bazen saatlerce onların fotoğraflarına bakıyorum. Kayra doğdu saatlerce gözünü açamadı. Sadece, babası ilk gördüğünde ‘hoş geldin oğlum’ dedi  ve oğluşki yavaşça yorgun gözlerini araladı, babasına baktı ve tekrar yumdu. İnanılmaz kıskandım.
   
Bir de anne anne derler bence babalarla bebekler arasında keşfedilmemiş bir enerji var.
  Kadınlar duygularını ifade edebiliyor, etmek istiyor, paylaşmaya ihtiyaç duyuyor, yeri geldiğinde bas bas bağırıyor ama erkekler bunu yapamıyor. O kadar çok anne çocuk bloğu var ki ama babaların böyle bir şeye ihtiyaçları yok.
Babalar gününde fotoğraf yarışması düzenlendi. Ben fırsat bulup katılamadım ama çok istedim. Netten yarışmaya gönderilen fotoğraflara baktım. Yüzlerce fotoğraf var ve inanılmaz güzeller. Fotoğraflarda estetik ararsanız pek yok. Ama o aralarında ki enerjiler çok güzel yansımış fotoğraflara. Bebekler de değişik, babalar da ama o bakışmalarında ki duygu hep aynı bunu hissedebiliyorsunuz. Birbirlerine hayran hayran bakışmalarını.
     Genelde derler ki babalar kız çocuklarına düşkündür. Bu çoğu zaman doğru da olabilir ama 0-3 yaş arasında cinsiyet ayrımı olduğunu sanmıyorum. Ondan sonra zaten devreye kızların cilveleri giriyor ve baba bunlara kayıtsız kalamıyor, tabiî ki biraz kaymalar yaşanabiliyor. Aslında iş yine aynı yere geliyor. Kızlar kadar, erkeklerde düşkündür aslında babaya ama hani o ‘duygu ifade’ problemi var ya, işte yine o girer devreye. Gösteremezler. Anne kendini parçalar oğluna laf geçirmek için ama işe yaramaz, baba ilgisizde olsa küçük bir hareketi hemen harekete geçirir delikanlıyı.
  Karakter oluşumunda yeterlilik ve değerlilik diye iki kavram var. Değerlilik aldığı sevgiyle bağlantılı, yeterlilik ise övgüyle. Bu iki değer çocukta karakterin temellerini oluşturuyor. İşte bu noktada değerliliği 2 yaşına kadar anneden alıyor çocuk, sevildiğini  hissediyor. Fakat yeterliliği 6 yaşına kadar babadan alıyor. Her yaptığı şeyde babaya dönüp bakıyor aferin alacak mıyım diye. Babanın övgüsü ve verdiği ‘sen yeterlisin’ mesajı çocuktaki özgüveni oluşturuyor.
     Anne akşama kadar beraber belki bebekle ama çoğu genel ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyor. Tabi annenin bilinci beraber geçen zamanın kalitesini de etkiliyor. Akşam baba geldiğinde kısıtlı bir süre görmesine rağmen, doğru şekilde iletişim kurabilirse eğer, annenin bütün gününe eşdeğer bir etki sağlayabiliyor. İnsanın doğası, uzakta olan kıymetlidir her zaman.
  Bebekler babaların göğsünde uyumayı seviyor, çünkü erkeklerin kalp atış hızı kadınlara göre yavaş olduğu için onları rahatlatıyor. Onlarla oynamayı seviyorlar çünkü anne gibi endişelenmeden gerçekten eğlenerek oynuyorlar. Alışverişi seviyorlar, çünkü her dediklerini ikilemeden alıyorlar. Yemek yemediklerinde  ‘bırak yemesin demek ki aç değil, acıkınca yer diyorlar’  Bebekler babalarında , annelerinin sevmediği rahatlığı ve endişesizliği seviyorlar.
 Ben de babaların o iri gövdeleri ve güçlü kolları arsındaki küçük bebek fotoğrafını seviyorum.

Kurskolik Berber

 Hiç bir zaman benim asla tek bir ilgi alanım olmadı. Hep birden fazla şeyle aynı anda uğraştım. Hatta dönem dönem bu, çevrem de maymun iştahlılığım olarak adlandırıldı. Annem   çok kez ‘Kızım tamam her şeyle ilgilen, bu çok güzel bir şey ama bir ağacın önce ana gövdesi olmalı, diğer yan dallar ona yardım eder. Sende kendine önce bir ana dal seç, sonra ilerle’ dedi. Ne yazık ki daha o ana gövdeye ulaşamadık. En son bu kadar abuk sabuk bilginin, yazı işinde işe yarayabileceği düşünülüyor.
    Bir gün bir gazetenin Pazar ekinde bir yazı gördüm ‘Kurskolik insanlar’ işte dedim olay budur, yalnız değilmişim. İki tam sayfa ,bir sürü insan var ,liste liste de gittikleri kurslar. Adam berber ama yirmi tane kursa gitmiş. Dil kursları, yemek kursları vs vs. Kültürlü berber.
  Benim gibi insanların içinde bir canavar yaşar. ‘Öğren, her şeyi öğren’ canavarı.
    
Üniversite de genel kurslara gidiyordum. Hızlı okuma, motivasyon, çizim programı gibi. İş hayatına başladıktan sonra mesleğimle ilgili kurslara yöneldim. Özellikle devletin çeşitli kurumlar aracılığı ile açtığı kurslar vardı, kısa süreli. Büyük firmalar tanıtım için gelip iki üç gün yoğunlaştırılmış kurslar veriyorlardı. Ama çok verimli oluyordu. Pazarlama, liderlik yöneticilik, vücut dili, dış ticaret vs gibi. Tabiî ki hiçbirini kaçırmadım hepsine gittim. Bu arada da sosyal kurslarım devam ediyordu. Hiç çalamadığım enstrümanların kursları; gitar , flüt. Sonra dış ticarete merak sardım. Tam üç ay her cumartesi 3 saatlik yolu, dış ticaret kursu için gittim geldim. Tam bu alanda ilerlemeyi düşünüyordum  ki aşık oldum. Çıktım geldim aşkımın peşinden Baküye . Babam evlenirken eşime, ‘oğlum dergi, kitap ve kurslara dikkat et yavrum’ dedi, erkek dayanışması altında uyardı. Ama eşim benim bu huyumu  seviyordu ki zaten.
  Baküye geldiğimizde evimizin hemen yanında bir spor kompleksi vardı, ikinci gün hemen gittim platese başladım. Yapamazdım evde, insansız ve hareketsiz imkansız bir şey benim için. Sonra yakında bir dil kursu buldum, Rusçaya başladım, bir ara yedi kursa aynı anda gidiyordum  ve okulda ki gibi ders programı tutmaya başlamıştım. Sonra eşim işin ciddiyetini anladı ve arkadaşlarımıza şöyle bir uyarıda bulundu.’ Kim kurs ismi söylerse parasını öder’ Bu bayağı etkili oldu. Bu yedi kursun içinde platesten, oryantale, yüzmeden, resime kadar ne ararsan vardı. Tabi bu dönem çok uzun süremedi.
   Etrafımdakilerin büyük bir bölümü bu huyumu anlayamıyor, kimileri yıkılacağım ve sıkılacağım anı bekliyor, kimileri sorunlarım olduğunu düşünüyor. Hamile kalınca biter dediler. Biter mi bunlara birde hamile kursum eklendi. Doğum yapınca biter dediler ,evet şimdilik mola verdik biraz.
 Aslında bu kısa bir giriş bölümü olacaktı ama liste uzun olunca pek kısalamadı. İnsan da öğrenme duygusunun vermiş olduğu bir haz vardır.  Koskoca okyanusun ortasındasınız ve zaman hızla akıyor. Evet her şeyi bilemezsiniz, her şeyi yapamazsınız ama deneyebilirsiniz. Neleri sevip sevmediğinizi, nelere yeteneğinizin olup, nelere olmadığını bulabilirsiniz. Bazı şeylerden de sadece zevk alırsınız. Hayatta zaten yapmanız gereken şeyler var. Bazen bu tür sosyal aktiviteler, sizin hayatınız da, başka şeylerin de olduğunu hatırlatır size. Ben çok yoğun çalışanlara, bir şeyler yapmalısınız dediğim de çok yorgunuz zamanımız yok diyorlar. Benim de günde on iki saat çalıştığım ve yorucu bir işim oldu. Bunları ben dinlenmek için yapardım. Kafam dağılırdı, zevk alırdım ve kendimi cam fanusun içinde yaşıyormuş gibi hissetmekten kurtulurdum.
    Bütün bunların dışında benim başka bir amacım vardı aslında. Ben çok eskiden bir yerlerde bilginin DNA ya geçtiğini okumuştum. Hep beynimin bir köşesinde bu vardı. Ben ne kadar çok şey öğrenirsem bir şekilde bunun genlerime geçtiğine inandım. Genlerime geçmese bile, o kadar hızlı gelişen bir dünyada yaşıyoruz ki , çocuğum olduğu zaman ona yetişebilmek için bilgili olmayım ve beynimi taze tutmalıyım diye düşündüm hep. Amacım hiçbir zaman her şeyi bilip çocuğuma öğreteyim değildi tabiî ki. O bir şeyleri öğrenirken ona eşlik edebilecek fikre sahip olmaktı. Belki bilginin kendisi genetiğe geçmese de öğrenme arzusu kesinlikle geçebilecek bir şey diye düşündüm hep. Sonra hamilelikle ilgili kitaplar okurken de epigenetik diye bir şeyle karşılaştım. Var olan genetiğin ayarlarıyla oynayabiliyorsunuz. Bu başta çok fantastik bir şey gibi gelebiliyor insana ama değil. Bebek anne babadan bazı genleri alıyor evet ama anne karnından başlamak üzere çevre koşullarıyla birlikte bazı olumsuz genleri bastırıp olumlu genleri aktive edebiliyorsunuz. En basit örneklerden birisi, hamileliğini sakin, mutlu, huzurlu geçiren bir annenin bebeği ile devamlı gergin stresli bir annenin bebeği çok farklı oluyor. Bunu artık herkes kabul ediyor. Bir diğer örnek ise, anne hamileyken kilo alıcam korkusuyla veya bilinçsizce sağlıksız beslendiğinde, o bebeğin gelecekte obez olma ihtimali veya sindirim sistemi problemleri yaşama ihtimali büyüyor.
 Artık yeni çocuklar farklı ve kendilerine uygun farklı bir dünyaya geliyorlar. Onlara  bir şey öğretemiyorsunuz, siz öğreniyorsunuz. Bunun içinde tv başından kalkıp ders çalışmak gerekiyor. Benim bebeğimin beni, boş ve anlamsız gezerken, akşama kadar tv izlerken, ya da ev işlerinden kafamı kaldırmazken göreceğine , beni o kurs bu kurs koştururken görmesini tercih ederim. Şu aralar herkes ona endişelenerek baksa da, eminim o da bu tür faaliyetlerden hoşlanacaktır.

Telepatik gücüm var ama nerde bulamıyorum…

Kendimi bildim bileli bir arayış vardır içimde. Bir şeyler olmalı, ama ne, hangi konuda, nerede ve ben neden arıyorum. İlk kişisel gelişim ile ilgili kitabı ortaokulda okumuştum. Meşhur, yüzde yüz beyin gücü. Beyinle ilgili, insanla ilgili merakımı tetikleyen bir kitaptı. O kitabı çoğu insan okumuştur ama kimisine saçma gelmiştir, kimisinin de pek ilgisini çekmemiştir. Benim gibi ilgilenenlerden de oluşan, bir akım başlamıştır.  Bu akım, şu anda toplumda ki kişisel gelişim sektörünü oluşturdu. Tabi, büyük bir bölüm ticari çıkar peşinde olunca, bu konu çok yara aldı. Kimi zaman olduğundan fazla büyütüldü, kimi zaman daha farklı gösterildi. Bazen de farklı konularla çok fazla karıştırıldı, özünü yitirdi.

  Yirmili yaşlar sırasında, bende ki bu arayış artık doruk noktasına ulaşmıştı. Hayatıma bir yön çizmeliydim. Karakterimin oturma dönemi olduğunu sanıyordum.(ama değilmiş), hatta artık büyüdüğümü düşünüyordum. Çok sonraları öğrendim, insanın büyüyemediğini. Hiç unutmuyorum bir gün balkon da oturuyordum ve karşımda ağaçlar vardı. Tek katlı evler ve bahçesinde ki büyük ağaçlar. Hafif rüzgar da sallanıyorlardı. O kadar heybetli ve yaşlı görünüyorlardı ki. Baktım, baktım saatlerce orada kalmışım. Hafif hava kararıyordu. Bir dönüşüm vardı, bir hareket. Sistem de her zerre  yeri ve zamanı gelince görevini yerine getiriyor ve akıyordu. En küçük varlıklarda  de bile öyle bir şey vardı ki çözülemeyen. Dedim biz insanoğlu, madem sistemde ki en mükemmel yaratıklarız, bir şeyler olmalı, şu anda benim gördüğümden düşündüğümden farklı, daha fazla bir şey olmalı. İlk aklıma takılan  duygulardı.  Aynı duygulardan sıkılmıştım. Düşünüyordum; biz ki duygularla yaşıyoruz ama saymaya kalksak, on çeşit duygu, anca, ya vardır ya yoktur. Ama daha fazlası olmalı, ne olmuş nereye gitmiş neden susmuş. Beni iten bu düşüncelerdi.


Çoğu insanda böyle bir dönem geçiyor. Kimi bunu ağır bir depresyondan sonra anlıyor, kimi başına büyük bir felaket geldikten sonra anlıyor kimi de bir şeylerin peşine takılıp gidiyor.
   Sonra benim okuma alanım değişmeye başladı, felsefeden giriş yaptım olaya, arkasından yunan felsefesi, uzak doğu felsefeleri, dinler, tasavvuf,   elime ne geçtiyse okudum. Baktım ki her şey aynı noktaya gidiyor. Bunlar insaların dışarıdan gözlemleriyle, fikirleriyle araştırmalarıyla vardığı sonuçlar. Hepsinin sonucun da  düşündüm ki, insanı anlamanın en iyi yolu kendi içine bakmak. Her şey bizde toplanıyor. Çok fazla dışarıda debelenmenin bir anlamı yok. O dönemden sonra da kendime dönemeye başladım. İşte kişisel gelişim denilen ama piyasada görünenden çok daha fazla anlamı olan kavramla uğraşmam da böyle başladı. Kendimi , kapasitemi, keşfetme yolları bulmama yardımcı oldu bir çok şey. Fiziksel, ruhsal ve enerji boyutunda, beyin yapısı hakkında çok  okudum. Farklı kurslara gittim. Bu yolculuk çok farklı boyutları olan ve hiç sonu olmayan bir yolculuk. Geçenlerde Serdar Kılıçtan bahsetmiştim. Ormanda doğal yöntemlerle yaşamaya çalışan bir adam ve çok güzel bir  cümle söyledi. ‘İnsanın içinde aslında o kadar fazla içgüdü ve duygu var ki. Ama biz yaşam koşullarımız gereği bunların çoğunu köreltmişiz, Bastırmışız hissetmiyoruz. Kullanmadığımız için pasifleşmiş. Mesela telepati gücüne çok değişik bir yetenek gibi bakarlar, ya da enerjiyle maddeye etki etmeye. Aslında biraz araştırsanız, bu her insanın yaradılışında var olan yetenekler ama  biz enerjimizi kirleterek ve beynimizi gereksiz konulara  kullandığımız için bu yeteneklerimizi kaybetmişiz.
   Ben şuna çok inanıyorum. Eğer biz kendimize konsantre olabilirsek, içimize dönüp ne hissettiğimizi algılayabilirsek, her zaman neyin doğru olduğunu anlayabiliriz. Ama bunun için gereksiz sesleri kısmayı bilmemiz ve negatif enerjiyle kendimizi tahrip etmemeliyiz.
  Bazen içinizdeki sesler başkalarınınkiyle karışabilir ama bence herkesin kullanma talimatı kendi içinde.

Radyasyon Kafa

 Üniversitede ikinci sınıfa geçince babama bilgisayar aldırmıştım. O zaman tabi diz üstü bilgisayarlar nerde. Benim ki dev gibi bir kasası olan ve dev gibi monitörü olan bir bilgisayardı. Ama o zamana göre iyi bir bilgisayardı. İnternetle de o zaman tanışmıştım sene 98. Hiç unutmuyorum çevirmeli ağ vardı. Allahım her yerden kablolar gider, telefona bağlarız, ‘bekle, dıt dıt  dıt dıııııııttt, oldu bağlandı bağlandı, yok koptu yine yaa.’Saatlerce uğraşırsın sonuçta bir saat bağlanır, onda da sayfa açılmaz, beklersin. İyi sabır varmış ha. Tabi o zaman bayanlar da bilgisayar merakı ve becerisi bu zamanki kadar gelişmiş değildi. Daha çok erkeklerin tekelindeydi. Yoğun bir şekilde uğraşıyordum, soru soracak kimseyi bulmıyordum. Bazen erkekler dalga geçiyordu, ama onlara inat çözdüm olayı. İlerledim hatta abuk sabuk programlar buluyordum, yüklüyordum sonra siliyordum. En büyük zevkim program keşfetmekti. Chatler da vardı ama pek beceremedim onları. Senaryo yazamıyordum, her sorana doğrudan adımı falan söylüyordum. Baktım başıma iş gelecek, dedim ‘Deyyan pek bulaşma’ zaten pek de eğlenceli değildi. Sonra iş hayatın da sabah 8 de açılıyordu bilgisayarım, gece 2 de kapanıyordu. En son, eşimle uzak olduğumuz zamanlarda en fazla zamanı harcadım bilgisayar başında. Bir ağabeyin değimiyle, radyasyon kafalı oldum

     
 Evlendikten sonra bilgisayarı acil durumlar dışında pek kullanmadım. Sanırım yorulmuşum. Ta ki bu blog işine gelinceye kadar. Şimdi tekrar teknoloji tarafım canlandı. Pek iyi olmadı tabi bu, özellikle hakan için hiç iyi olmadı. Blogları geziyorum, ilgili web sayfalarını inceliyorum, blog tasarımı için gerekli yazılımları bulmaya çalışıyorum, fotoğraf programlarına merak saldım. Artık bu sayfa benim evim gibi oldu. Evimin dekorasyonuyla uğraşıyorum. Ana mobilyaları, renk uyumları, fotoğraf çerçeveleri, kitaplık. Her gün taze yemek çıkması lazım misafirlerime,  yanında tatlı olarak bir iki fotoğraf koyulsa ne güzel olur, halının rengi, kapıyı nerden versek, oda açsak mı açmasak mı, bildiğin ev dekore ediyoruz. Akıllı ev sahipleri önce evini hazırlıyor, bir iki yemek yapıyor dolaba atıyor, her işini bitiriyor sonra kapıyı açıyor. Bizim gibi, misafir koltukta otururken, yerde ki halıyı değiştirmiyor. E artık ev yerleşene kadar biraz idare edicez ne yapalım. Bir de çocuklu kadın olunca, yemekleri gece çocuklar uyuduktan sonra hazırlıyorum. Kimi zaman çok yorgun ve uykulu oluyorum. Bu nedenle bazen sabah uyanınca düşünüyorum ben gece ne hazırladım diye.
Bazı misafirlerim bana çok yardımcı oluyorlar. Evim hakkındaki fikirlerini söylüyorlar , beğenilerini ve bazen olumlu eleştirilerini. Toz alırken unuttuğum yerleri gösteriyorlar çaktırmadan. Bazı misafirlerim çok sessiz. Geliyorlar evimi geziyorlar, biraz bir şeylerden atıştırıp gidiyorlar. Kimi bazen bir daha geliyor, kiminin de damak zevkine hitap edemiyoruz tabiî ki. Ben hep bir telaş içindeyim. Yetişmeye, yetiştirmeye çalışıyorum. Bizde komşu ziyaretleri olur. Yeni taşınana gidilir, hayırlı olsun denir ama bu oturduğum muhit çok kalabalık daha kimseyle tanışamadım.
   Bu yeni evimi, bloğumu seviyorum. Her gün heyecanla istatistikleri açıyorum bugün kaç kişi girmiş diye. Bazen çok merak ediyorum acaba kimler okuyor, beğeniyor mu beğenmiyor mu. Bir sürü değişik insan tipleri hayal ediyorum. Onların benim nasıl biri olduğumu düşündüklerini merak ediyorum. Oğlum biraz daha büyüse, beraber yazsak, okusak, onun masallarını, oyuncaklarını, arkadaşlarını, okulda neler yaşadıklarını anlatsak.
Uzun yıllardır yazan blogları inceliyorum, nerede nereye gelmişler. Kendime bakıyorum, ben nereden nereye gelmişim?
 Makine mühendisliği okumuşum, 6-7 yıl çalışmışım, ne kariyer planları yapmışım, sonra aşık olup dünyayı bir tarafa koyup hayatı resetlemişim. Eşim olmuş , ev, ülke, dil, şehir, iş,  saat bile değişmiş. Aşka alıştım derken süper bir oğluşum olmuş, anne olmuşum. Bloğum olmuş ve hayatımı, duygularımı paylaşıyorum. Evime hoş geldiniz. Umarım çok uzun seneler beraber paylaşırız hayatı.(Bu cümlede tv program sloganı gibi oldu ama napalım artık)  

Silgili Kalemim

Yıllardır uyku problemim vardır. Geceleri yaşarım, gündüzleri de yaşamak zorunda olduğum için, az uyurum. Uykuyu sevmediğim için değil, tabiî ki severim ama nedense, gece uykularına karşı biraz alerjim var. Karanlığı seviyorum. Bütün tasvirlerde beyazın üzerine yazı yazılır, resim çizilir, yeni başlangıçlar yapılır. Bende tam tersi. Yazılarım hep gecenin siyahına  yazılmıştır. Hayalimde ki  öykü kahramanları hep karanlıkta yaşarlar. Aşkların en aydınlık görüneni gecedir. Kendimi hep karanlıktaki aynada net görmüşümdür. Benim en güzel renklerim gece ortaya çıkan renklerdir.
   Üniversitede bir dönem tek başıma yaşadım. Enerjisi bana iyi gelen bir evim vardı. Camın önünde tekli bir koltuğum vardı, kitap okuma koltuğumdu. Akşamdan oturup, sabah gün ışığında kalktığımı biliyorum. Hiç nefes almadan okuduğum kitaplarım vardı. Deli gibi yazı yazardım. Geceleri yaşardım. Sabah, gün ışıdığında uykuya yeni dalmış olurdum. Bazı zamanlar bir kaç  gün, günışığını hiç görmediğim olurdu. Televizyonum yoktu bir dönem. Radyo dinlerdim. Radyonun verdiği keyif başka hiçbir şey de yoktu. Kendime yemek yapar, misafir gelecekmiş gibi özenle masa hazırlar ve kendi kendimi ağırlardım. Misafir kadar değerim yok mu derdim. Severdim kendimi. Bazen iş yaparken kendi kendime konuşur, hatta espriler yapar, gülerdim, deli gibi. Genelde yalnız yaşayanların bu tip sırları vardır aslında. Kayranın şimdi kendi sesini tanımak için değişik tonlarda ve yüksekliklerde bağırdığı gibi, bende özlerdim kendi sesimi.
  
  Gece  ve  yazmak.  Odanın ortasında bir masam vardı. Bir top saman kağıdım ve kelimelerim. Geleceğe bırakacak bir şeylerim olsun, bir şeylerin altında imzam olsun, bende yaşadım bu dünyada diyeyim. Çorba da benim de iki dirhem tuzum bulunsun.
  Daha da eskiye gidersek, ortaokuldayken, babamın işyerinden getirdiğim, sarı bir çanta daktilo vardı. Çok tatlı bir şeydi. Balkona masamı koymuştum, daktilom ve kağıtlarımla, kendimi yazar gibi hayal ederdim. Hikayeler yazardım. O zaman ki edebiyat hocama götürürdüm. O da hiç üşenmez kırmızı kalemle tek tek imla hatalarımı düzeltirdi. İmlayı da hiç sevmedim hiç de beceremedim. Biliyorum çok anlamsız. Eşimin  beni en çok eleştirdiği konu. Dün, en son kendi düzeltmeye başladı. ‘ Neden  dikkat etmiyorsun, buna çabalamadan otomatik yapman gerekiyor’ dedi. İmlanın beni sınırlandırdığını hissediyorum sıkılıyorum, dedim. Baktı yüzüme, ne desin adam bu söze denebilecek bir şey yok ki. Sorun şuradan kaynaklanıyor, ben  aslında konuşuyorum. Konuştuğumu yazılı hale getiriyorum. Konuşma diliyle yazıyorum. Benim konuşma tarzıma da TDK ‘ nın imla kuralları pek uymuyor ben ne yapayım. Tabi bunu kimse kabul etmiyor, ben çok ayıp ediyorum.
    Geçmişe yapılan yolculukta son durak  ilkokul günlüğüm. Annemin yönlendirmeleriyle günlük tutmaya başlamıştım. Hem de, yazmayı öğrenir öğrenmez.  Bir ara elime ilk günlüğüm geçti. Yaş 7-8 Bir sayfasında şöyle yazıyordu ’ Sevgili günlüğüm. Bugün okulda kompozisyon yarışmasında birinci oldum. Öğretmen bana bir kalem hediye etti, hem de silgili. Şimdi sana bu kalemle yazıyorum. Yoksa kıskandın mı? Kıskanma senide seviyorum ama  kalemim de çok güzel’    Çok gülmüştüm buna . O zamanda bile kağıt kalem benim için canlıymış demek ki. Defteri de kalemi de gücendirmemek lazım.Keslinlikle küserler. O zaman senin için dolar taşar ama bir türlü dökemezsin.
        Bence her insan yazabilir. Bunun iyiliği kötülüğü olduğunu sanmıyorum. Herkesin farklı bir tarzı,  anlatım şekli vardır. Yazı zamanla ve emekle gelişen bir şey. Yazı yazan insanın çok olmasına rağmen, iyi yazarın az olmasının nedeni de, bence buna hayatını adayacak kadar değer veren insanın az olması. Yazmanın verdiği zevki başka şeyde bulmak çok zor benim için.
  Ben bu bloğu açtığımda tam olarak ne yapmak istediğimi bilemiyordum. Sadece paylaşmak istiyordum. Bildiklerimi, duygularımı, yazdıklarımı, çektiğim fotoğrafları, oğluşkiyle deneyimlerimizi paylaşmak istiyordum. Birileri bana sordu ‘ bir insan neden buna ihtiyaç hisseder ki?  İşte   burada karakter devreye giriyor. Ben bir şey biliyorsam herkes bilsin, ben yeni bir şey öğrendiysem herkes öğrensin. Yazmanın nedenlerinden birisi bu. bir diğeri de sanırım  içten gelen sesi dinlemekten yorulup onu susturmak için kağıda dökmek.
         Üretmek, var olan malzemeden başka hiçbir yerde olmayan cümleler kurarak, bir şeyler inşa etmek. Bazen de nedensiz, anlamsız kelimeleri yan yana dizmek. Güzel duygu.