Babaların 0-3 bebekleri

Erkeklere sorsan baba olmak nasıl bir duygu. Zaten geneli ‘duygu ifade’ problemi yaşarlar, geri kalanlarının da değişik cevapları vardır. Kimine göre kafaya balyoz yemek gibidir, kimine göre hayatın ağırlaşması, kimine göre ‘sanırım büyümem gerek’ demek, kimine göre azmin zaferi, vs vs.  Aslında babalarla bebeklerin hep kıskanılacak bir enerji alışverişi olur. Fotoğraf çekmeyi seven ben olunca hakanla kayranın yüzlerce fotoğrafı oldu. Fotoğrafları ayırıyorum, anne-kayra 15 adet , baba-kayra 250 adet ‘bir dk ya bunda bir gariplik var ama ‘  diye isyan ediyorum ama takan kim. Geceleri oturup bazen saatlerce onların fotoğraflarına bakıyorum. Kayra doğdu saatlerce gözünü açamadı. Sadece, babası ilk gördüğünde ‘hoş geldin oğlum’ dedi  ve oğluşki yavaşça yorgun gözlerini araladı, babasına baktı ve tekrar yumdu. İnanılmaz kıskandım.
   
Bir de anne anne derler bence babalarla bebekler arasında keşfedilmemiş bir enerji var.
  Kadınlar duygularını ifade edebiliyor, etmek istiyor, paylaşmaya ihtiyaç duyuyor, yeri geldiğinde bas bas bağırıyor ama erkekler bunu yapamıyor. O kadar çok anne çocuk bloğu var ki ama babaların böyle bir şeye ihtiyaçları yok.
Babalar gününde fotoğraf yarışması düzenlendi. Ben fırsat bulup katılamadım ama çok istedim. Netten yarışmaya gönderilen fotoğraflara baktım. Yüzlerce fotoğraf var ve inanılmaz güzeller. Fotoğraflarda estetik ararsanız pek yok. Ama o aralarında ki enerjiler çok güzel yansımış fotoğraflara. Bebekler de değişik, babalar da ama o bakışmalarında ki duygu hep aynı bunu hissedebiliyorsunuz. Birbirlerine hayran hayran bakışmalarını.
     Genelde derler ki babalar kız çocuklarına düşkündür. Bu çoğu zaman doğru da olabilir ama 0-3 yaş arasında cinsiyet ayrımı olduğunu sanmıyorum. Ondan sonra zaten devreye kızların cilveleri giriyor ve baba bunlara kayıtsız kalamıyor, tabiî ki biraz kaymalar yaşanabiliyor. Aslında iş yine aynı yere geliyor. Kızlar kadar, erkeklerde düşkündür aslında babaya ama hani o ‘duygu ifade’ problemi var ya, işte yine o girer devreye. Gösteremezler. Anne kendini parçalar oğluna laf geçirmek için ama işe yaramaz, baba ilgisizde olsa küçük bir hareketi hemen harekete geçirir delikanlıyı.
  Karakter oluşumunda yeterlilik ve değerlilik diye iki kavram var. Değerlilik aldığı sevgiyle bağlantılı, yeterlilik ise övgüyle. Bu iki değer çocukta karakterin temellerini oluşturuyor. İşte bu noktada değerliliği 2 yaşına kadar anneden alıyor çocuk, sevildiğini  hissediyor. Fakat yeterliliği 6 yaşına kadar babadan alıyor. Her yaptığı şeyde babaya dönüp bakıyor aferin alacak mıyım diye. Babanın övgüsü ve verdiği ‘sen yeterlisin’ mesajı çocuktaki özgüveni oluşturuyor.
     Anne akşama kadar beraber belki bebekle ama çoğu genel ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyor. Tabi annenin bilinci beraber geçen zamanın kalitesini de etkiliyor. Akşam baba geldiğinde kısıtlı bir süre görmesine rağmen, doğru şekilde iletişim kurabilirse eğer, annenin bütün gününe eşdeğer bir etki sağlayabiliyor. İnsanın doğası, uzakta olan kıymetlidir her zaman.
  Bebekler babaların göğsünde uyumayı seviyor, çünkü erkeklerin kalp atış hızı kadınlara göre yavaş olduğu için onları rahatlatıyor. Onlarla oynamayı seviyorlar çünkü anne gibi endişelenmeden gerçekten eğlenerek oynuyorlar. Alışverişi seviyorlar, çünkü her dediklerini ikilemeden alıyorlar. Yemek yemediklerinde  ‘bırak yemesin demek ki aç değil, acıkınca yer diyorlar’  Bebekler babalarında , annelerinin sevmediği rahatlığı ve endişesizliği seviyorlar.
 Ben de babaların o iri gövdeleri ve güçlü kolları arsındaki küçük bebek fotoğrafını seviyorum.

Kurskolik Berber

 Hiç bir zaman benim asla tek bir ilgi alanım olmadı. Hep birden fazla şeyle aynı anda uğraştım. Hatta dönem dönem bu, çevrem de maymun iştahlılığım olarak adlandırıldı. Annem   çok kez ‘Kızım tamam her şeyle ilgilen, bu çok güzel bir şey ama bir ağacın önce ana gövdesi olmalı, diğer yan dallar ona yardım eder. Sende kendine önce bir ana dal seç, sonra ilerle’ dedi. Ne yazık ki daha o ana gövdeye ulaşamadık. En son bu kadar abuk sabuk bilginin, yazı işinde işe yarayabileceği düşünülüyor.
    Bir gün bir gazetenin Pazar ekinde bir yazı gördüm ‘Kurskolik insanlar’ işte dedim olay budur, yalnız değilmişim. İki tam sayfa ,bir sürü insan var ,liste liste de gittikleri kurslar. Adam berber ama yirmi tane kursa gitmiş. Dil kursları, yemek kursları vs vs. Kültürlü berber.
  Benim gibi insanların içinde bir canavar yaşar. ‘Öğren, her şeyi öğren’ canavarı.
    
Üniversite de genel kurslara gidiyordum. Hızlı okuma, motivasyon, çizim programı gibi. İş hayatına başladıktan sonra mesleğimle ilgili kurslara yöneldim. Özellikle devletin çeşitli kurumlar aracılığı ile açtığı kurslar vardı, kısa süreli. Büyük firmalar tanıtım için gelip iki üç gün yoğunlaştırılmış kurslar veriyorlardı. Ama çok verimli oluyordu. Pazarlama, liderlik yöneticilik, vücut dili, dış ticaret vs gibi. Tabiî ki hiçbirini kaçırmadım hepsine gittim. Bu arada da sosyal kurslarım devam ediyordu. Hiç çalamadığım enstrümanların kursları; gitar , flüt. Sonra dış ticarete merak sardım. Tam üç ay her cumartesi 3 saatlik yolu, dış ticaret kursu için gittim geldim. Tam bu alanda ilerlemeyi düşünüyordum  ki aşık oldum. Çıktım geldim aşkımın peşinden Baküye . Babam evlenirken eşime, ‘oğlum dergi, kitap ve kurslara dikkat et yavrum’ dedi, erkek dayanışması altında uyardı. Ama eşim benim bu huyumu  seviyordu ki zaten.
  Baküye geldiğimizde evimizin hemen yanında bir spor kompleksi vardı, ikinci gün hemen gittim platese başladım. Yapamazdım evde, insansız ve hareketsiz imkansız bir şey benim için. Sonra yakında bir dil kursu buldum, Rusçaya başladım, bir ara yedi kursa aynı anda gidiyordum  ve okulda ki gibi ders programı tutmaya başlamıştım. Sonra eşim işin ciddiyetini anladı ve arkadaşlarımıza şöyle bir uyarıda bulundu.’ Kim kurs ismi söylerse parasını öder’ Bu bayağı etkili oldu. Bu yedi kursun içinde platesten, oryantale, yüzmeden, resime kadar ne ararsan vardı. Tabi bu dönem çok uzun süremedi.
   Etrafımdakilerin büyük bir bölümü bu huyumu anlayamıyor, kimileri yıkılacağım ve sıkılacağım anı bekliyor, kimileri sorunlarım olduğunu düşünüyor. Hamile kalınca biter dediler. Biter mi bunlara birde hamile kursum eklendi. Doğum yapınca biter dediler ,evet şimdilik mola verdik biraz.
 Aslında bu kısa bir giriş bölümü olacaktı ama liste uzun olunca pek kısalamadı. İnsan da öğrenme duygusunun vermiş olduğu bir haz vardır.  Koskoca okyanusun ortasındasınız ve zaman hızla akıyor. Evet her şeyi bilemezsiniz, her şeyi yapamazsınız ama deneyebilirsiniz. Neleri sevip sevmediğinizi, nelere yeteneğinizin olup, nelere olmadığını bulabilirsiniz. Bazı şeylerden de sadece zevk alırsınız. Hayatta zaten yapmanız gereken şeyler var. Bazen bu tür sosyal aktiviteler, sizin hayatınız da, başka şeylerin de olduğunu hatırlatır size. Ben çok yoğun çalışanlara, bir şeyler yapmalısınız dediğim de çok yorgunuz zamanımız yok diyorlar. Benim de günde on iki saat çalıştığım ve yorucu bir işim oldu. Bunları ben dinlenmek için yapardım. Kafam dağılırdı, zevk alırdım ve kendimi cam fanusun içinde yaşıyormuş gibi hissetmekten kurtulurdum.
    Bütün bunların dışında benim başka bir amacım vardı aslında. Ben çok eskiden bir yerlerde bilginin DNA ya geçtiğini okumuştum. Hep beynimin bir köşesinde bu vardı. Ben ne kadar çok şey öğrenirsem bir şekilde bunun genlerime geçtiğine inandım. Genlerime geçmese bile, o kadar hızlı gelişen bir dünyada yaşıyoruz ki , çocuğum olduğu zaman ona yetişebilmek için bilgili olmayım ve beynimi taze tutmalıyım diye düşündüm hep. Amacım hiçbir zaman her şeyi bilip çocuğuma öğreteyim değildi tabiî ki. O bir şeyleri öğrenirken ona eşlik edebilecek fikre sahip olmaktı. Belki bilginin kendisi genetiğe geçmese de öğrenme arzusu kesinlikle geçebilecek bir şey diye düşündüm hep. Sonra hamilelikle ilgili kitaplar okurken de epigenetik diye bir şeyle karşılaştım. Var olan genetiğin ayarlarıyla oynayabiliyorsunuz. Bu başta çok fantastik bir şey gibi gelebiliyor insana ama değil. Bebek anne babadan bazı genleri alıyor evet ama anne karnından başlamak üzere çevre koşullarıyla birlikte bazı olumsuz genleri bastırıp olumlu genleri aktive edebiliyorsunuz. En basit örneklerden birisi, hamileliğini sakin, mutlu, huzurlu geçiren bir annenin bebeği ile devamlı gergin stresli bir annenin bebeği çok farklı oluyor. Bunu artık herkes kabul ediyor. Bir diğer örnek ise, anne hamileyken kilo alıcam korkusuyla veya bilinçsizce sağlıksız beslendiğinde, o bebeğin gelecekte obez olma ihtimali veya sindirim sistemi problemleri yaşama ihtimali büyüyor.
 Artık yeni çocuklar farklı ve kendilerine uygun farklı bir dünyaya geliyorlar. Onlara  bir şey öğretemiyorsunuz, siz öğreniyorsunuz. Bunun içinde tv başından kalkıp ders çalışmak gerekiyor. Benim bebeğimin beni, boş ve anlamsız gezerken, akşama kadar tv izlerken, ya da ev işlerinden kafamı kaldırmazken göreceğine , beni o kurs bu kurs koştururken görmesini tercih ederim. Şu aralar herkes ona endişelenerek baksa da, eminim o da bu tür faaliyetlerden hoşlanacaktır.

Telepatik gücüm var ama nerde bulamıyorum…

Kendimi bildim bileli bir arayış vardır içimde. Bir şeyler olmalı, ama ne, hangi konuda, nerede ve ben neden arıyorum. İlk kişisel gelişim ile ilgili kitabı ortaokulda okumuştum. Meşhur, yüzde yüz beyin gücü. Beyinle ilgili, insanla ilgili merakımı tetikleyen bir kitaptı. O kitabı çoğu insan okumuştur ama kimisine saçma gelmiştir, kimisinin de pek ilgisini çekmemiştir. Benim gibi ilgilenenlerden de oluşan, bir akım başlamıştır.  Bu akım, şu anda toplumda ki kişisel gelişim sektörünü oluşturdu. Tabi, büyük bir bölüm ticari çıkar peşinde olunca, bu konu çok yara aldı. Kimi zaman olduğundan fazla büyütüldü, kimi zaman daha farklı gösterildi. Bazen de farklı konularla çok fazla karıştırıldı, özünü yitirdi.

  Yirmili yaşlar sırasında, bende ki bu arayış artık doruk noktasına ulaşmıştı. Hayatıma bir yön çizmeliydim. Karakterimin oturma dönemi olduğunu sanıyordum.(ama değilmiş), hatta artık büyüdüğümü düşünüyordum. Çok sonraları öğrendim, insanın büyüyemediğini. Hiç unutmuyorum bir gün balkon da oturuyordum ve karşımda ağaçlar vardı. Tek katlı evler ve bahçesinde ki büyük ağaçlar. Hafif rüzgar da sallanıyorlardı. O kadar heybetli ve yaşlı görünüyorlardı ki. Baktım, baktım saatlerce orada kalmışım. Hafif hava kararıyordu. Bir dönüşüm vardı, bir hareket. Sistem de her zerre  yeri ve zamanı gelince görevini yerine getiriyor ve akıyordu. En küçük varlıklarda  de bile öyle bir şey vardı ki çözülemeyen. Dedim biz insanoğlu, madem sistemde ki en mükemmel yaratıklarız, bir şeyler olmalı, şu anda benim gördüğümden düşündüğümden farklı, daha fazla bir şey olmalı. İlk aklıma takılan  duygulardı.  Aynı duygulardan sıkılmıştım. Düşünüyordum; biz ki duygularla yaşıyoruz ama saymaya kalksak, on çeşit duygu, anca, ya vardır ya yoktur. Ama daha fazlası olmalı, ne olmuş nereye gitmiş neden susmuş. Beni iten bu düşüncelerdi.


Çoğu insanda böyle bir dönem geçiyor. Kimi bunu ağır bir depresyondan sonra anlıyor, kimi başına büyük bir felaket geldikten sonra anlıyor kimi de bir şeylerin peşine takılıp gidiyor.
   Sonra benim okuma alanım değişmeye başladı, felsefeden giriş yaptım olaya, arkasından yunan felsefesi, uzak doğu felsefeleri, dinler, tasavvuf,   elime ne geçtiyse okudum. Baktım ki her şey aynı noktaya gidiyor. Bunlar insaların dışarıdan gözlemleriyle, fikirleriyle araştırmalarıyla vardığı sonuçlar. Hepsinin sonucun da  düşündüm ki, insanı anlamanın en iyi yolu kendi içine bakmak. Her şey bizde toplanıyor. Çok fazla dışarıda debelenmenin bir anlamı yok. O dönemden sonra da kendime dönemeye başladım. İşte kişisel gelişim denilen ama piyasada görünenden çok daha fazla anlamı olan kavramla uğraşmam da böyle başladı. Kendimi , kapasitemi, keşfetme yolları bulmama yardımcı oldu bir çok şey. Fiziksel, ruhsal ve enerji boyutunda, beyin yapısı hakkında çok  okudum. Farklı kurslara gittim. Bu yolculuk çok farklı boyutları olan ve hiç sonu olmayan bir yolculuk. Geçenlerde Serdar Kılıçtan bahsetmiştim. Ormanda doğal yöntemlerle yaşamaya çalışan bir adam ve çok güzel bir  cümle söyledi. ‘İnsanın içinde aslında o kadar fazla içgüdü ve duygu var ki. Ama biz yaşam koşullarımız gereği bunların çoğunu köreltmişiz, Bastırmışız hissetmiyoruz. Kullanmadığımız için pasifleşmiş. Mesela telepati gücüne çok değişik bir yetenek gibi bakarlar, ya da enerjiyle maddeye etki etmeye. Aslında biraz araştırsanız, bu her insanın yaradılışında var olan yetenekler ama  biz enerjimizi kirleterek ve beynimizi gereksiz konulara  kullandığımız için bu yeteneklerimizi kaybetmişiz.
   Ben şuna çok inanıyorum. Eğer biz kendimize konsantre olabilirsek, içimize dönüp ne hissettiğimizi algılayabilirsek, her zaman neyin doğru olduğunu anlayabiliriz. Ama bunun için gereksiz sesleri kısmayı bilmemiz ve negatif enerjiyle kendimizi tahrip etmemeliyiz.
  Bazen içinizdeki sesler başkalarınınkiyle karışabilir ama bence herkesin kullanma talimatı kendi içinde.

Radyasyon Kafa

 Üniversitede ikinci sınıfa geçince babama bilgisayar aldırmıştım. O zaman tabi diz üstü bilgisayarlar nerde. Benim ki dev gibi bir kasası olan ve dev gibi monitörü olan bir bilgisayardı. Ama o zamana göre iyi bir bilgisayardı. İnternetle de o zaman tanışmıştım sene 98. Hiç unutmuyorum çevirmeli ağ vardı. Allahım her yerden kablolar gider, telefona bağlarız, ‘bekle, dıt dıt  dıt dıııııııttt, oldu bağlandı bağlandı, yok koptu yine yaa.’Saatlerce uğraşırsın sonuçta bir saat bağlanır, onda da sayfa açılmaz, beklersin. İyi sabır varmış ha. Tabi o zaman bayanlar da bilgisayar merakı ve becerisi bu zamanki kadar gelişmiş değildi. Daha çok erkeklerin tekelindeydi. Yoğun bir şekilde uğraşıyordum, soru soracak kimseyi bulmıyordum. Bazen erkekler dalga geçiyordu, ama onlara inat çözdüm olayı. İlerledim hatta abuk sabuk programlar buluyordum, yüklüyordum sonra siliyordum. En büyük zevkim program keşfetmekti. Chatler da vardı ama pek beceremedim onları. Senaryo yazamıyordum, her sorana doğrudan adımı falan söylüyordum. Baktım başıma iş gelecek, dedim ‘Deyyan pek bulaşma’ zaten pek de eğlenceli değildi. Sonra iş hayatın da sabah 8 de açılıyordu bilgisayarım, gece 2 de kapanıyordu. En son, eşimle uzak olduğumuz zamanlarda en fazla zamanı harcadım bilgisayar başında. Bir ağabeyin değimiyle, radyasyon kafalı oldum

     
 Evlendikten sonra bilgisayarı acil durumlar dışında pek kullanmadım. Sanırım yorulmuşum. Ta ki bu blog işine gelinceye kadar. Şimdi tekrar teknoloji tarafım canlandı. Pek iyi olmadı tabi bu, özellikle hakan için hiç iyi olmadı. Blogları geziyorum, ilgili web sayfalarını inceliyorum, blog tasarımı için gerekli yazılımları bulmaya çalışıyorum, fotoğraf programlarına merak saldım. Artık bu sayfa benim evim gibi oldu. Evimin dekorasyonuyla uğraşıyorum. Ana mobilyaları, renk uyumları, fotoğraf çerçeveleri, kitaplık. Her gün taze yemek çıkması lazım misafirlerime,  yanında tatlı olarak bir iki fotoğraf koyulsa ne güzel olur, halının rengi, kapıyı nerden versek, oda açsak mı açmasak mı, bildiğin ev dekore ediyoruz. Akıllı ev sahipleri önce evini hazırlıyor, bir iki yemek yapıyor dolaba atıyor, her işini bitiriyor sonra kapıyı açıyor. Bizim gibi, misafir koltukta otururken, yerde ki halıyı değiştirmiyor. E artık ev yerleşene kadar biraz idare edicez ne yapalım. Bir de çocuklu kadın olunca, yemekleri gece çocuklar uyuduktan sonra hazırlıyorum. Kimi zaman çok yorgun ve uykulu oluyorum. Bu nedenle bazen sabah uyanınca düşünüyorum ben gece ne hazırladım diye.
Bazı misafirlerim bana çok yardımcı oluyorlar. Evim hakkındaki fikirlerini söylüyorlar , beğenilerini ve bazen olumlu eleştirilerini. Toz alırken unuttuğum yerleri gösteriyorlar çaktırmadan. Bazı misafirlerim çok sessiz. Geliyorlar evimi geziyorlar, biraz bir şeylerden atıştırıp gidiyorlar. Kimi bazen bir daha geliyor, kiminin de damak zevkine hitap edemiyoruz tabiî ki. Ben hep bir telaş içindeyim. Yetişmeye, yetiştirmeye çalışıyorum. Bizde komşu ziyaretleri olur. Yeni taşınana gidilir, hayırlı olsun denir ama bu oturduğum muhit çok kalabalık daha kimseyle tanışamadım.
   Bu yeni evimi, bloğumu seviyorum. Her gün heyecanla istatistikleri açıyorum bugün kaç kişi girmiş diye. Bazen çok merak ediyorum acaba kimler okuyor, beğeniyor mu beğenmiyor mu. Bir sürü değişik insan tipleri hayal ediyorum. Onların benim nasıl biri olduğumu düşündüklerini merak ediyorum. Oğlum biraz daha büyüse, beraber yazsak, okusak, onun masallarını, oyuncaklarını, arkadaşlarını, okulda neler yaşadıklarını anlatsak.
Uzun yıllardır yazan blogları inceliyorum, nerede nereye gelmişler. Kendime bakıyorum, ben nereden nereye gelmişim?
 Makine mühendisliği okumuşum, 6-7 yıl çalışmışım, ne kariyer planları yapmışım, sonra aşık olup dünyayı bir tarafa koyup hayatı resetlemişim. Eşim olmuş , ev, ülke, dil, şehir, iş,  saat bile değişmiş. Aşka alıştım derken süper bir oğluşum olmuş, anne olmuşum. Bloğum olmuş ve hayatımı, duygularımı paylaşıyorum. Evime hoş geldiniz. Umarım çok uzun seneler beraber paylaşırız hayatı.(Bu cümlede tv program sloganı gibi oldu ama napalım artık)  

Silgili Kalemim

Yıllardır uyku problemim vardır. Geceleri yaşarım, gündüzleri de yaşamak zorunda olduğum için, az uyurum. Uykuyu sevmediğim için değil, tabiî ki severim ama nedense, gece uykularına karşı biraz alerjim var. Karanlığı seviyorum. Bütün tasvirlerde beyazın üzerine yazı yazılır, resim çizilir, yeni başlangıçlar yapılır. Bende tam tersi. Yazılarım hep gecenin siyahına  yazılmıştır. Hayalimde ki  öykü kahramanları hep karanlıkta yaşarlar. Aşkların en aydınlık görüneni gecedir. Kendimi hep karanlıktaki aynada net görmüşümdür. Benim en güzel renklerim gece ortaya çıkan renklerdir.
   Üniversitede bir dönem tek başıma yaşadım. Enerjisi bana iyi gelen bir evim vardı. Camın önünde tekli bir koltuğum vardı, kitap okuma koltuğumdu. Akşamdan oturup, sabah gün ışığında kalktığımı biliyorum. Hiç nefes almadan okuduğum kitaplarım vardı. Deli gibi yazı yazardım. Geceleri yaşardım. Sabah, gün ışıdığında uykuya yeni dalmış olurdum. Bazı zamanlar bir kaç  gün, günışığını hiç görmediğim olurdu. Televizyonum yoktu bir dönem. Radyo dinlerdim. Radyonun verdiği keyif başka hiçbir şey de yoktu. Kendime yemek yapar, misafir gelecekmiş gibi özenle masa hazırlar ve kendi kendimi ağırlardım. Misafir kadar değerim yok mu derdim. Severdim kendimi. Bazen iş yaparken kendi kendime konuşur, hatta espriler yapar, gülerdim, deli gibi. Genelde yalnız yaşayanların bu tip sırları vardır aslında. Kayranın şimdi kendi sesini tanımak için değişik tonlarda ve yüksekliklerde bağırdığı gibi, bende özlerdim kendi sesimi.
  
  Gece  ve  yazmak.  Odanın ortasında bir masam vardı. Bir top saman kağıdım ve kelimelerim. Geleceğe bırakacak bir şeylerim olsun, bir şeylerin altında imzam olsun, bende yaşadım bu dünyada diyeyim. Çorba da benim de iki dirhem tuzum bulunsun.
  Daha da eskiye gidersek, ortaokuldayken, babamın işyerinden getirdiğim, sarı bir çanta daktilo vardı. Çok tatlı bir şeydi. Balkona masamı koymuştum, daktilom ve kağıtlarımla, kendimi yazar gibi hayal ederdim. Hikayeler yazardım. O zaman ki edebiyat hocama götürürdüm. O da hiç üşenmez kırmızı kalemle tek tek imla hatalarımı düzeltirdi. İmlayı da hiç sevmedim hiç de beceremedim. Biliyorum çok anlamsız. Eşimin  beni en çok eleştirdiği konu. Dün, en son kendi düzeltmeye başladı. ‘ Neden  dikkat etmiyorsun, buna çabalamadan otomatik yapman gerekiyor’ dedi. İmlanın beni sınırlandırdığını hissediyorum sıkılıyorum, dedim. Baktı yüzüme, ne desin adam bu söze denebilecek bir şey yok ki. Sorun şuradan kaynaklanıyor, ben  aslında konuşuyorum. Konuştuğumu yazılı hale getiriyorum. Konuşma diliyle yazıyorum. Benim konuşma tarzıma da TDK ‘ nın imla kuralları pek uymuyor ben ne yapayım. Tabi bunu kimse kabul etmiyor, ben çok ayıp ediyorum.
    Geçmişe yapılan yolculukta son durak  ilkokul günlüğüm. Annemin yönlendirmeleriyle günlük tutmaya başlamıştım. Hem de, yazmayı öğrenir öğrenmez.  Bir ara elime ilk günlüğüm geçti. Yaş 7-8 Bir sayfasında şöyle yazıyordu ’ Sevgili günlüğüm. Bugün okulda kompozisyon yarışmasında birinci oldum. Öğretmen bana bir kalem hediye etti, hem de silgili. Şimdi sana bu kalemle yazıyorum. Yoksa kıskandın mı? Kıskanma senide seviyorum ama  kalemim de çok güzel’    Çok gülmüştüm buna . O zamanda bile kağıt kalem benim için canlıymış demek ki. Defteri de kalemi de gücendirmemek lazım.Keslinlikle küserler. O zaman senin için dolar taşar ama bir türlü dökemezsin.
        Bence her insan yazabilir. Bunun iyiliği kötülüğü olduğunu sanmıyorum. Herkesin farklı bir tarzı,  anlatım şekli vardır. Yazı zamanla ve emekle gelişen bir şey. Yazı yazan insanın çok olmasına rağmen, iyi yazarın az olmasının nedeni de, bence buna hayatını adayacak kadar değer veren insanın az olması. Yazmanın verdiği zevki başka şeyde bulmak çok zor benim için.
  Ben bu bloğu açtığımda tam olarak ne yapmak istediğimi bilemiyordum. Sadece paylaşmak istiyordum. Bildiklerimi, duygularımı, yazdıklarımı, çektiğim fotoğrafları, oğluşkiyle deneyimlerimizi paylaşmak istiyordum. Birileri bana sordu ‘ bir insan neden buna ihtiyaç hisseder ki?  İşte   burada karakter devreye giriyor. Ben bir şey biliyorsam herkes bilsin, ben yeni bir şey öğrendiysem herkes öğrensin. Yazmanın nedenlerinden birisi bu. bir diğeri de sanırım  içten gelen sesi dinlemekten yorulup onu susturmak için kağıda dökmek.
         Üretmek, var olan malzemeden başka hiçbir yerde olmayan cümleler kurarak, bir şeyler inşa etmek. Bazen de nedensiz, anlamsız kelimeleri yan yana dizmek. Güzel duygu.

İpe Asılı Kelimeler

Yatarsınız ve kafanızın içinde kelimeler uçuşur. Bazen birbirinden alakasız, sadece havada uçuşan kelimeler. Kendi kendinize konuşursunuz, düşünürsünüz, hatta bazen  başka birileriyle konuşur, onları seslendirir sonra tekrar kendinize döner cevap verirsiniz . O arada da şansınız varsa dalarsınız uykuya ama eğer şansınız yoksa, benim gibi alırsınız elinize kağıt kalem  başlarsınız anlatmaya. İşte o anda, o uçuşan kelimeler saklanıverirler, sanki oyun oynuyorlar sizinle. halbuki siz kalkmışınız, zıplayarak, o havadaki kelimeleri teker teker yakalıyor, elinizdeki kağıdın çizgilerine mandalla yan yana tutturacaksınızdır. Birleşsin kelimeler, anlamları olsun en azından. Hep bir ağızdan dalgalansınlar, hep bir ağızdan bağırsınlar . Ama yok, siz kalkmış, hazırlanmışınızdır ama, onlar kaçışmışlardır. İşte kimi yakalayabildiği kadarıyla şarkı yazar ki, en güzel şarkılar, şiirler, bu uçuşan kelimelerden çıkar. Kimi yakalayabildiği bir ikisini not alır; sabaha unutmamak için.

    
Kimisi de arar durur bulup çizgilere asmak için.
       Kimi zaman ben yapışırım birine, çekmek için. Kuvvetim yetmez. O  bana gelmez, beni çeker götürür. Uçarak giderim o kelimelerin arkasından, bilmediğim alemlere. Neler çıkar karşıma neler. Öyle günlük, sıradan, farkında olmadığımız kelimeler vardır ki, bazen beni peşinden sürükleyen. Geldiğim yere ben bile şaşırırım. Bazen bir ‘yemeni’ kelimesi, bazen bir ‘etimolojik’ kelimesi, bazen ‘metafizik’ kelimesi, bazen bir yemek adı, bazen de bir örgü modelinin ismi neler neler…
    Sahaf kelimesi Arapça kökenli ve kağıt kalem tüccarı, peki bunun azerbaycanda ki adı ‘bukinist’ nerden geliyooorr düş bakalım peşineee..
       İşte bazen de bu oluyor. Eğer birden fazla dille aynı anda ilgileniyorsanız, o uçuşan kelimelerin çeşitleri , renkleri artar bu sefer tümden kafanız karışır. Kendi kendinize başlarsınız
      ‘Sözlük, evet sözlük. Bir sürü sözlük alalıyım. Bu dilden o dile, ondan buna, etimolojik sözlükler her dilin etimolojik sözlüğü, Rusçanınkini anlar mıyım acaba ? olsun olsun bulunsun da, bir gün anlarım,İngilizceninkini nerden buluruz acaba ?Azericenin ki ne ilginç olur aslında benim bir sürü kelimem Azerice de var. O da muhtemelen Arapçadan almış. OOO acaba Arapça etimolojik sözlük var mı?ben bu kadar kelimeyi nasıl öğrenebilirim? Evet kesin öğrenmeliyim…. ‘
      İşte gecenin ikisin de, beyninizde bu konuşmalar devam eder gider. Bazen düşünürsünüz bende bir gariplik mi var acaba?
Ama yok sadece siz özelsiniz ; bu dünyada kelimelerin seslerini duyabilen, nadir insanlardan birisiniz. Sadece bu yeteneğinizi şu anda nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz, kelimeleri sayfanın iplerine düzgün dizemiyorsunuz.
        Eskiden yazarlar, kağıda düzgün yazı yazabilmek için, bir uçtan diğer uca ip dikerlermiş. O ipe de hafif bir şey sürer diğer sayfayı üzerine koyarlarmış. Böylece düzgün bir hat oluşturur, üzerine yazarlarmış.Bence kelimeleri ipe asarlarmış….

Sütümü içerim karışmam haa

Yemek  iki  kelime anlamı olarak  da benim için özeldir.   İnsanın gün boyu harcadığı emeğin maddesel halidir. Yemek yapmayı da,   yemeyi de,  yemek kitabı ve dergisi okumayı da,  programları izlemeyi de  çok severim. Pazar günleri bizim köftecinin ( Mehmet Yaşin) öğleden hemen sonra yemek programı olurdu. Babamla ikimiz oturur onu izlerdik. Benim yemek merakımda babamdan geliyor muhtemelen. En sevdiğimiz şeylerden biriydi o programı izlemek.  O köftelerin yakın çekimde ızgaraya damlayan yağları ve cızırtılarını gördükçe birbirimize bakar, hadi derdik kalk köfte yapıyoruz.  Evlendikten sonra da ne zaman o adamı görsek, babamla birbirimizi ararız. Ama ben artık uzakta olduğum için biraz zorlaşıyor işler. Babamla mutfağa girmek, her zaman eğlenceli ve zevklidir benim için.

  
Umarım Kayra içinde bizimle  bunları paylaşmak güzel olur. Şimdilerde hayalim kayrayla birlikte yemek yapmak. Mutfağa yanıma koyuyorum onu fitnatına. (Fitnat bizim aile üyemiz gibi bir şey oldu. Her yere taşınan ineğimiz. Fotoğraflarda kayrayı içinde uyurken gördüğünüz, aslında dinazora benzeyen ama bizim ısrarla inek dediğimiz ve adını Fitnat koyduğumuz yastık)  Ben yemek yaparken çok dikkatli bir şekilde izliyor. Bende ne yapıyorsam tek tek anlatıyorum. ‘ Bak annecim bu domates , bu da patlıcan, şimdi biz karnıyarık yapıyoruzzzz. ‘ Sarımsağı, kimyonu, tarçını teker teker koklatıyorum. Sarımsağı uzun süre burnuna tutunca ağlıyor ama. Kekler her zaman kayranın kekidir çünkü beraber yapıyoruz.  Ben hamileyken de, özellikle hiç yemek ayırmadım. Sağlığım elverdiğince her şeyi yemeğe çalıştım. Kayranın damak tadı güzel olsun diye. Çin restoranından, Meksika restoranına kadar gittim. Özellikle yaptığım bir şey değildi, seviyorum. Umarım  Kayra da yeni tadlara açık bir insan olur. İnsanların yemek kültürlerinden karakterini çok rahat çözebilirsiniz aslında. Neler yiyip neler yemediğinden, masada oturma şeklinden, tabağına aldığı yemek miktarından, tabağında yemek bırakıp bırakmadığından, garsona davranış şeklinden. Mesela daha çok kompleksli ve biraz da  kendini güçlü hissetmek isteyen insanlar, garsonlara sert ve kaba davranır. Bu onların hayatında en kolay otorite gösterdikleri yerdir. Kısa süreliğine de olsa emrinde biri vardır. Mesela  karşınızdakinin karakterini garsonun yaptığı hataya verdiği tepkiden anlarsınız. ‘Sen bana hizmet etmek zorundasın bunun için para alıyorsun’  cümlesini kullanan insanlara dikkat etmek lazım. Tabağına fazla alıp , acımadan bırakan ve üzerine de ağzını sildiği peçeteyi fırlatan insanlar da vardır. Bu konular beni çok etkileyen üzen ve bazen sinirlendiren konulardır. Yemek bu dünyadaki saygıyı en çok hak eden kavramdır. Tabakta önümüze gelmesi bizim gerçekten şanslı bir insan olduğumuzun göztergesidir.  Nankörlük yapmanın bir anlamı yok. Biraz düşünülürse o tabak aslında birilerinin alın teri, doğanın sana kıyağı ve  bir emeğin sonucudur.
Sen çocuğa domatesin nasıl küçücük bir tohumdan bin bir çabayla ve emekle büyüdüğünü ve onun tabağına geliş hikayesini anlatırsan eğer , inanıyorum ki o çocuk onu yemeden attığında vicdanı devreye girecektir. Çocuğa doğaya saygıyı öğretmediysen eğer ne öğretirsen öğret bir işe yaramaz. Şimdi artık yeni eğitim tekniklerinde çocuklar annelerle mutfağa giriyorlar. Hiç unutmuyorum bir eğitimcinin dediği bir şey vardı. Çocuğun eline verin bıçağı önüne de beyaz peynir koyun kessin. O zaten kuvvet uygulamasa bile peynir dağılır, ama çocuk için o kocaman bir başardım duygusudur.
   Biz şimdi daha en baştayız. İki çay kaşığı elma püresi aşamasındayız. Kayra yavaş yavaş anne sütü dışında diğer tatları denemeye başladı. İlk denememiz suydu. İlk bir iki sefer suya yüzünü buruşturdu, sonra elime yapışmaya başladı. Sonra ekşi elma geldi onu ağzına aldığında hiç yüz ifadesi değişmeden ağzını açtı , demek ki sevdi dedim. Bugünkü aşama da kayısıydı. İlk kaşıkta ağzında çevirdi hmmm dedi. ‘Tadı ne suya benziyor ne elmaya bu ne acaba ? Yeni bir şey sanırım. Ama fena değilmiş. Tamam, hadi ver anne ver sevdim bunu ben. Ama sütümü yine içerim karışmam haa’  Ben endişeliydim bir taraftan, nerden başlıcaz nasıl ilerlicez. Bu arada da imdadımıza Kayranın ilk kreş arkadaşı Ada’nın annesi yetişti. Çok güzel bir kitap tavsiye etti. ‘ Yaşasın mutfakta annem var’  güzel bir kitap hoşumuza gitti. Vitaminlerden, proteinlere kadar anlatıyor.  Dikkat edilmesi gereken gıdaları anlatıyor. Bir sürü de mama tarifi var. Bu da oğlumun  ilk yemek kitabııı.
 Zormuş bu bebeklerin anne sütünden hazır gıdaya geçme dönemi. Farkındalık ne tuhaf bir şey. Bundan bir sene önce bunların hiçbirinden haberim de yok , konu hakkında fikrim de yoktu.  Ama şimdi mama kitabı peşindeyiz. Kimi diyor bekleme altı ayı, ver her şeyi yer o. Doktorlar diyor ilk altı ay sadece anne sütü su bile yok. Bazı ülkelerde bu bir yıla kadar uzuyormuş. Bir sürü farklı fikir var. Birde genel kanı, altı aydan önce yemeğe başlayan çocuklar yemek seçmiyor, altı aydan sonra başlayanlar bir şey yemiyor. Konuştuğum 10 anneden en az sekizi bunda hemfikir. Kitaplarda altı aydan önce başlanırsa alerji riski artar diyor. Bende riske girmedim ikisinin ortasını buldum beşbuçukuncu ayda başladım. En azından yarısını seçer diyorum.
  Anne tablosunu anlat  deseler, çoğunluk mutfakta, önünde önlük, güzel yemek kokuları arasında elinde tahta kaşıkla ocak başında yemek karıştıran bir kadın hayal eder. Anne demek besleyen demek.  İnsandan insana en büyük enerji yemek yoluyla geçiyor. Ellerinden yemeğe ve yiyenlere. Negatif mutsuz insanların yemekleri lezzetli olmaz, bereketli olmaz.  Ama annelerin yemekleri her zaman lezzetlidir eğer çocuklarına yapıyorsa.  

Kör Fotoğrafçılar…

‘ Hayat bazen çok hızlı akıyor ve ben durup dinlenmek istiyorum ama  bu hızla akarken bunu yapamıyorum.  Bu yüzden de,  bir an bile olsa hayatı durdurup kesit alıyorum. Sonra karşısına geçip dinlenirken, o kesitten geçip, başka dünyalara sızıyorum. Sonra da düşünüyorum kim kimin içinde’      
     Ben küçükken bizim evde garip bir makine vardı. Oradan oraya taşınır dururdu. Fotoğraf tabetme makinesi dediler. Süper dedim, hayallerim artık makine üzerine kurulmaya başlamıştı. Babam çok meraklıymış fotoğraflara ve fotoğraf makinelerine. Bu nedenle, benim en şanslı olduğum konulardan biri bebeklik fotoğraflarımdır. İlk çocuk ve birde fotoğraf merakı off tadından yenmez. Gerçi şu anda kayra beş ayını doldurdu ve sanırım 3500 e yakın fotoğrafı var. Benimkiler ben kadar deli değilmiş tabiî ki ama montaj falan yapmışlar yani. Evde karanlık oda varmış ve geceleri   benim fotoğraflarımı tabederlermiş. Ne kadar güzel bir hikaye.
      İlk makinemi ortaokulda almıştık. Yemedim içmedim 250 lira biriktirdim. Babama götürdüm, dedim ben para biriktirdim beraber gidip bana makine alalım mı? Babamla birlikte makinemi aldık ama fiyatı sanırım benim biriktirdiğimin beş katı falandı. Tabi ki    üstünü babam tamamladı birazcık. Ama ne kadar mutlu olmuştum hem de Kodaktı .  36 pozluk .  fotoğraf çekince tırtırlı düğmeyi çeviriyordun bir sonrakine geçiyordu. (Tabi bunlar size çok tanıdık ve normal geliyor şimdi.  Hatta neden bu kadar ayrıntılı anlatıyorum dimi? Bu yazıyı bundan yirmi sene sonra okuduğunuzu düşünün veya çocuklarınızın okuduğunu. Onlara ne komik gelecek 36 poz hem de)
Benim için en büyük olay içine film yerleştirmeyi öğrendiğim zamandı, büyümüştüm artık ben. Birçok şey vardı bu duygunun içinde tabi. Babamın sevdiği bir şeyi sevmek, paramı biriktirerek bir şey elde etmek, babamla gidip almak ve bana ait olan bir makine, inanılmaz bir duyguydu.  Şu anda ki makinemi de eşim, doğum günü hediyesi olarak almıştı. En az o zaman ki kadar   mutlu olmuştum.
   Yıllar sonra üniversite de seçmeli ders olarak aldım fotoğrafçılığı. O zamanlarda Konya da bir fotoğrafçı dükkanı buldum. Türkiye’nin ilk fotoğrafçılarından biriymiş. Babadan oğula kalarak  o güne kadar gelmiş. Çok ilginç bir enerjisi vardı dükkanın. Cam tabletleri görmüştüm. O zamanlarda öyle teknoloji yok. Hemen fotoğrafı versinler yok. Çekiyorlar cam tabletlerde, mısıra veya başka ülkelere gönderiyorlar, aylarca bekliyorlar, sonra geliyor o fotoğraf.  Bir tane genç bir kadının fotoğrafı vardı, kırmızı ipler sarkan bir başlığı vardı ve kocaman gözleri. Çok etkilenmiştim. Düşünün o kadının ne kadar zengin olduğunu.  Fotoğraf sanırım en hızlı ilerleyen teknolojilerden birisi. Dükkan da fotoğraflardan duvarlar görünmüyordu. Sonra bir iki yıl içinde   binayı yıkmışlar ve kapanmış. O zaman öğrenciydim ve benim için sadece masal gibi bir şeydi o dükkan. Bekli de güçlü birileri tarafından değerlendirilebilirdi.
  Yine o zamanlar bir tane fotoğraf albümüm olsun istemiştim. Ara Gülerin albümünü sormuştum 50 TL demişlerdi bundan 11-12 sene önce alamamıştım tabiî ki.
  En büyük hayallerim düğün ve doğum fotoğrafçılarıydı ama ikisi de olamadı.  Çok istediğim için sanırım fotoğraflarla ilgili bir uğursuzluğumda var.
  Neden ben bu kadar düşkünüm fotoğrafa acaba. Her fotoğrafçının kendine göre bir , tarzı vardır. Benim için fotoğraf; çerçeve içindekinin enerjisidir. Diğer ayarlarından çok kadrajdır önemsediğim. Çerçeveye giren.  İnsanların hayata bakış açıları çok ama çok farklıdır. Aynı nesneye bakan birçok insana gözlerini kapatıp anlat desen hepsi farklı özelliklerini söyler. İşte vizörden bakan kişi, o anda gördüğünü anlatmak yerine dondurur ve gösterir. Bu bir hayatı anlatma şeklidir. Kendini ifade etme şeklidir. Bazı insanlar hayatı dondurup, tekrar tekrar izlemek isterler. Bir nevi bir şeyleri yakalama çabasıdır. Bunun net bir tanımı ve nedeni yoktur. Her fotoğrafçının farklı bir nedeni vardır.
   Bir gün bir fotoğraf programın da kör bir fotoğrafçının röportajını izledim. Uzun bir süre düşündüm. Nasıl ? Güzel bir proje yapmışlardı. Kör fotoğrafçılar fotoğraf çekiyor, tanınmış yazarlarda fotoğrafa ait yazı yazıyorlar. Yazılar kabartma yazıyla yazılıyor ve gören bir kişi bu yazıları okuyamıyor. Görenler fotoğrafa bakıyor, göremeyenlerde yazıları okuyor. Bence süper bir projeydi. Buna benzer bir sürü farklı projeler uygulanmakta. Son zamanlarda da en önem verilenleri çocuklarla ilgili projeler. 
  Gelişim uzmanları çok hareketli ve konsantrasyon problemi yaşayan çocuklar için kesinlikle  fotoğraf    çekimini öneriyor. Çocuğun bir noktaya odaklanmasını ve yaptığı işten geri dönüşüm almasını sağlıyor. Bu da çocuk için inanılmaz faydalı oluyor. Bence sadece problemi olan değil her çocuk için fotoğraf makinesi diğer bütün aptalca şeyden daha faydalıdır kesinlikle. Fotoğraf çekmenin tadını alan bir kişinin kolay kolay bırakabileceğini sanmıyorum. Benim en büyük hayallerimden birisi Kayranın fotoğrafa ve yemek yapmaya ilgi duyması. Ben sevdiğim için bunları sevmesini istemiyorum. Buna benzer aktivitelerin çocukların hayata bakışlarını oldukça genişlettiğini düşünüyorum. Büyüdüğü zaman , olaylara da sanal kadrajdan bakmayı, çaba harcayıp sabırla beklemeden sonuca ulaşamayacağını daha güzel öğrenemezler sanırım.

Leblebi Tozunu Hatırlamıyorum

 Ben de ciddi anlamda bir hafıza sorunu var. Bu çoğu zaman da başıma iş açıyor ama hatırlamıyorum ne yapabilirim. Aslında yapılacak şey çok da bunun için adam lazım. Eşimin de benim aksime normalden daha iyi bir hafızası var. Hele bir de öğrenciyken bu konu üzerinde çalışmış, adam profesyonel. Arkadaş toplantılarında çocukluk sohbetleri korkulu rüyam çünkü hatırlamıyorum. Bizim zamanımızda leblebi tozu varmış da yok şu varmış bu varmış. Yok ben hatırlamıyorum.En son anneme sordum bizim zamanımızda leblebi tozu varmış ben neden bilmiyorum. Ben yedirmedim çünkü ,pis olduğu için yasaklamıştım dedi.Bak işte bir nedeni varmış. Ama bir bu olsa,ohooo. 
  Oyuncaklarımı hatırlamıyorum ama kel bebeğimi ve annemin ördüğü mavi hırkasını hatırlıyorum.( Bebeği balkondan atmışım sakız yapıştırmışlar annemde saçlarını kesmiş. İşin kötü tarafı bebeğin uzun saçlı halinide hatırlamıyorum)





Elbiselerimi hatırlamıyorum ama annemin bayramda diktiği mi Mickey Mouse lu şalvarı hatırlıyorum. Amcamla çok birşey paylaşmadım ama bana bir defalık yaptığı kartondan evi hatırlıyorum. Biraz yukarılara çıkarsak kimin dediğini hatırlamıyorum ama bana dörtgöz dediler diye ağladığımda annem değilmisin yai ne var bunda ağlıcak dediğini hatırlıyorum. Biri küfrettiğinde annemin ısrarla ‘küfretmiceksiniz iade ederim diceksiniz ‘ dediğini hatırlıyorum.Buda ayrı muamma çocuk deli gibi bana küfrediyor ben sinirimden kuduruyorum ama sadece ‘iade ederim’ diyorum. Sonradan anneme kızdım ama keşke birazda ben küfretseydim. Bazen o da gerekliymiş. 





 Ne kadar beynimi zorlarlsam zorlayım geçmiş hakkında çok çok da ayrıntı hatırlamıyorum. Hatırladıklarımın kökeni duygusal olan şeyler. Hafıza konusunda birazcık bildiklerime göre; öğrenilen bir şeyin beyinde kalıcı olabilmesi için mutlaka duygulara dokunması gerekliymiş. Mesela birşeyi aklınızda tutmak istiyorsanız kafanızda bir hayal kuracaksınız ,sonra gözlerinizi kapatıp bunu size anımsatacak bir duygu hissetmeye çalışacaksınız. Mutlu olduğunuzu, canınızın yandığını, suya dokunduğunuzu vs gibi. Belkide ben bu nedenle duygusal şeyleri hatırlıyorum. Bu şu anlama geliyor tabi aynı zamanda, biraz duygusuz bir insan olsaymışım onlarda olmayacakmışım, vay halime.




 Birilerini kolay affederim. Yapılanı çabuk unuturum (canım çok yanmadıysa). Biriyle küserim nedenini unuturum. Hafıza zayıflığımla bu huylarımın sağlam bir bağlantısı var tabi ki. Temelde maddeye,  biçime,  şekile çok önem vermem.




Ruhsal arınma kavramına inanırım. Ruhsal detoksa inanırım ve elimden geldiğince ruhsal detoks biriktirmemeye çalışırım. Her kızdığınız, küstüğünüz, sinirlendiğiniz insan, olay ,sonuçta size hissettirdiği kötü duygudan bir miktar bırakır. Olayı unutursunuz, barışırsınız, siniriniz geçer ama bir miktar sizde üzerinizde gerilim kalır. Yaşadığımız teknoloji ortamı , kirli şehir ortamları, ne olduğunu bilmeden ağzımıza attığımız her lokma zaten fiziksel olarak büyük bir miktar bizi ağırlaştırıyor. Üzerine birde ruhsal kirlilik. Bir süre sonra nedeni anlaşılamayan bi sürü hastalık çıkıyor karşımıza. Teknoloji geliştiği için mi hastalık çeşiti arttı, yoksa hastalık çeşiti arttığı için mi teknoloji gelişti.


Dünyada her şey maddi manevi dairesel hareket eder. Atomdan tutun da enerjiye kadar. Evrenin de kendine ait bir döngüsü var ve bence yavaş yavaş başa yaklaşıyor. Çember tamamlanmak üzere. Artık teknoloji ilkel şeyleri üretmeye çabalıyor. İnsanlar kibrit kutularından, toprağa geçmek için çabalıyor. İnsanoğlunun doğasında olan ilk şey, nefes almak için para vermeye başladı artık inasan. Nefes alma teknikleri öğretilmeye başladı. Bizim kuşağımız doğa için doğallık için para harcayan bir kuşak oldu. Ya bizden sonrası.


NTV de çok güzel bir programa rastladım.Doğa ve çocuk. Serdar Kılıç diye bir zatı muhterem varmış.Hangi yüzyıldan, burada unuttular bu adamı bilmiyorum. İki tane çocukla doğa gezisi yapıyor. Ben sadece 10 dk sını yakalayabildim ama bu sürede ; obsidyenin sertliğini, geyik boynuzunun özelliklerini, taşlarla ateş yakmayı, ısırgan otunun ateşte neden tutulduğunu, ısırgandan ip yapmayı vs birsürü şey öğrendim. O çcuğun birinin kayra olduğunu hayal ettim. Kayranın böyle bir yaşam koçu olmasını çok isterdim.


İnsan temiz büyümeli. Hem ruhsal açıdan hem fiziksel açıdan. Hele de bir çocuk. Önce kirletip kirletip  sonradan temizlemeye çalışmak yerine.Çocuğu tv karşısında saatlerce oturtup beynini yedikten sonra dikkati dağınık diye doktorlara götürene kadar, önce dikkat toplamayı, konsantrasyonu öğretmeli.


Çocuğa bağırıp çağırıp dövüp sonrada bu neden arkadaşlarını dövüyor diye düşünmemeli. Taşa, toprağa, hayvana saygı duymayı bilmeyen çocuk insana saygı duymaz. Ruhsal açıdan mutlu, sakin, dingin bir ortamda yaşamalı ki ilerde de insanlara mutluluğu sakinliği dinginliği yaşatabilsin.


Kendinizi düşünün, çocukluğunuzu, en sevdiğiniz oyuncağı, en sevdiğiniz elbisenizi mutlaka bir duygu bağlantısı gelir arkasından. Oğluşki de büyüdüğünde ve sandığını açtığında, beraber yaptığımız oyuncakları bulacak, anlamadığı halde benim sesimden dinlemeyi sevdiği ilk kitabını bulacak, bugünki aşkı özgenin annesinin ördüğü yeşilli battaniyeyi bulacak,babasıyla beraber yaptığı tahta arabayı, birlikte sahilden topladıkları kabukları taşları bulacak.


İnsan beyni duygusuz çalışmaz. Bebeğimin beyni sevgiyle çalışmaya başlamalı, benim sevgimi , babasının sevgisini hisssetmeli. Etrafındaki sevgi çığ gibi büyümeli,sonra o sevgiyi  o dağıtmaya başlamalı. Geri kalan hayat zaten doğa gereği yaşanmak zorunda.

Atıyla birlikte yüzebilir mi acaba?


Hamile olduğumu öğrendiğimde havalara uçmuştum. Hamileliğim de süper geçti. Son ana kadar çok mutluyduk ve heyecanlı.Ama doğumumuz pek hayalimizdeki gibi olmadı.Birden fazla risk altındaydık ve doktorlar eşime oğluşu son anda kaybetme ihtimalimiz olduğunu söylemiş .Bana sözle  demeseler de ben bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Doktor bir taraftan beni çekiştiriyor, bir taraftan birilerine talimatlar veriyor, hastanede bir koşturma, bir taraftan beni makineye bağladılar, bebeğin kalp atışlarını dinliyorlar.Yoğun ısrarlarla eşimi o odaya aldırabildik. Ama ikimizde birbirimizden şaşkın.Güçlü görünmeye çalışan ama ne olacağını bilmeyen iki surat. Hemşirenin biri bir kolumdan bir şeyler yapıyor, diğeri bebeğin kıyafetlerini soruyor,doktor son yapılan test sonuçlarını inceliyor.Beni neredeyse sürükleyerek   ameliyathaneye aldılar. Spinal uyuşturdular.Ben ne olduğunu anlamadan beş dk içinde Kayra doktorun elindeydi. Hangi arada kestiler ne oldu bitti anlamadım. O arada, telefonumu verin dedim ve hemen  eşimi aradım, ilk çığlığını dinletmeyi başardım. Aşk sanırım böyle bir şey. Onu aradığım sırada karnımın içinde 4 el vardı. Ama aklımda olan, onun bunu duyması gerektiğiydi.Sonra gösterdiler oğlumu bana. Her şey son dk farkıyla düzelmişti.Kayra yanımdaydı.
       Bu sanırım benim için bir travma oldu. Bir süre kendime gelemedim.Bir iki gün önce hamileydim, şimdi değildim.
  Bazı duygular vardır, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kelimelere asla dökemezsiniz. Eğer uğraşırsanız, o duyguyu basitleştirirsiniz. Hayatta her zaman, her şeyin bir tanımı veya çerçevesi yoktur. İnsanoğlu,kendi algılarıyla algılanamayacak bir varlıktır.Annelik gibi duygular da, bu tarif edilemeyen parçaya aittir. Onun içinde çabalamak, örneklendirmek o duyguyu çok sıradanlaştırır.İşte bu duygularla birlikte hayat değişti.Evimiz, dünyamız, her şeyimiz değişti. Şimdiye kadar ‘bizim’ dediğimiz hiç bir şeyin aslında bizim olmadığını anladım. Öyle bir zaman gelir ki  kendine bir camın arkasından bakarsın ama hayatına dokunamazsın. İşte benim bunalımım böyle karman çorman bir şeydi ama, bana muhtaç olan biri vardı artık. Bir yerlerde okuyup kara deftere karaladığım bir söz vardı ‘Depresyon,sorumluluklarını başkasına yıkma lüksüne sahip insanların işidir’  Benim böyle bir lüksüm yoktu. Kısa sürede toplandım tabi ki.
     Evet nereden başlıcaz bakalım; mühendis kafası hemen analizini yaptı. Elimizde bir bebek var, güzel. Bebekler ne ister? Anne, baba ,süt, temizlik, uyku ve sevgi. Tamam bunların hepsi var. Hadi bakalım, sıvayalım kolları, koskoca  anne-baba oluyoruz. Daha önce elimize böyle bir proje gelmedi ama hallederiz.
    Başladım işe, sonra planlama yapmaya başladım kafamda, aşağı yukarı. Hayatımızda spor olmalı, müzik olmalı, kitap olmalı, tv olmamalı, hmmm. Bu arada çok sevdiğim bir abime anlatıyorum;  ‘Yürümeye başladı mı yüzmeye başlayabilir, dört yaş civarı ata binmeye başlayabilir, piyano çocuklar için en ideal müzik aleti’  derken , Kayraya acıyan gözlerle bakarak, önce  isyan ettiler ‘rahat bırak çocuğu’ ben ısrar edince de ‘yok en iyisi ata binerken,  yüzmeye gitsin birlikte’ dedi.Ben o anda önce bir süre donmuşum, kafamda  hayal ettim , atlar yüzebilir mi? Sonra bir kahkaha koptu zaten.
    Bu blog işine girdim gireli anne-çocuk bloglarını web sayfalarını tarıyorum.Nurturia diye bir paylaşım sitesi var, annelere ait, oradan bazı konuları takip ediyorum. Anneleri  inceliyorum. Artık öyle bir anne kitlesi oluşmuş ki. Gayet bilinçli,güçlü,girişimci, araştırmacı… Bu annelerin çocukları,eminim çok çok ilerde olacaklar.Donanım açısından,kültür,zeka,güç,yetenek. Benim çocuğumun içinde bulunacağı jenerasyon, bomba gibi gelen bir jenerasyon. Artık çocukların odaları feng shuiye göre düzenleniyor, çocuklar beş yaşına geldiklerinde bir kütüphaneye sahip oluyorlar, en az bir spor dalıyla ilgileniyorlar. Yani ben düşüncelerimde yalnız değilim ve benim çocuğum da yalnız kalmayacak.
    Çocuklar doğal ortamda büyümeli, doğal ve sağlıklı büyümeli. Dünya değişiyor,mahalleler yok artık, bakkal yok, dedesi çocuğun elinden tutup  sakız alsın torununa.Artık köyde yaşamak lüks.Bunun için de akıllı insanlar bu aktiviteleri modernize ediyor.Anneler montessorie eğitimini araştırıyor.İnternetten indirdikleri, evde yapılabilecek oyuncak modellerini, çıktı alıyor ve çocuklarıyla birlikte yapıyorlar. Tv karşısına oturtmuyorlar.Saksılarda maydanoz yetiştiriyorlar çocuklarıyla. Ağaç masalları okuyor ve sokağa çıkıp ağaçlara tek tek selam veriyorlar.Eskiyi aramak artık yanlış. Tamamen teknolojiye boğulmak ve çocuğa soğuk kültürleri dayatmak çok daha yanlış.Denge sağlanmalı.Çocuk teknolojiyi, doğal yaşam için veya sosyal projeler için kullanabilmeli. Bence yeni gelen çocuklar dünyayı güzelleştirecekler ve bizim tek amacımız çocuğumuz mutlu ve sağlıklı bir yaşam içerisinde, bu çabaya destek verebilecek donanıma sahip olması.