İpe Asılı Kelimeler

Yatarsınız ve kafanızın içinde kelimeler uçuşur. Bazen birbirinden alakasız, sadece havada uçuşan kelimeler. Kendi kendinize konuşursunuz, düşünürsünüz, hatta bazen  başka birileriyle konuşur, onları seslendirir sonra tekrar kendinize döner cevap verirsiniz . O arada da şansınız varsa dalarsınız uykuya ama eğer şansınız yoksa, benim gibi alırsınız elinize kağıt kalem  başlarsınız anlatmaya. İşte o anda, o uçuşan kelimeler saklanıverirler, sanki oyun oynuyorlar sizinle. halbuki siz kalkmışınız, zıplayarak, o havadaki kelimeleri teker teker yakalıyor, elinizdeki kağıdın çizgilerine mandalla yan yana tutturacaksınızdır. Birleşsin kelimeler, anlamları olsun en azından. Hep bir ağızdan dalgalansınlar, hep bir ağızdan bağırsınlar . Ama yok, siz kalkmış, hazırlanmışınızdır ama, onlar kaçışmışlardır. İşte kimi yakalayabildiği kadarıyla şarkı yazar ki, en güzel şarkılar, şiirler, bu uçuşan kelimelerden çıkar. Kimi yakalayabildiği bir ikisini not alır; sabaha unutmamak için.

    
Kimisi de arar durur bulup çizgilere asmak için.
       Kimi zaman ben yapışırım birine, çekmek için. Kuvvetim yetmez. O  bana gelmez, beni çeker götürür. Uçarak giderim o kelimelerin arkasından, bilmediğim alemlere. Neler çıkar karşıma neler. Öyle günlük, sıradan, farkında olmadığımız kelimeler vardır ki, bazen beni peşinden sürükleyen. Geldiğim yere ben bile şaşırırım. Bazen bir ‘yemeni’ kelimesi, bazen bir ‘etimolojik’ kelimesi, bazen ‘metafizik’ kelimesi, bazen bir yemek adı, bazen de bir örgü modelinin ismi neler neler…
    Sahaf kelimesi Arapça kökenli ve kağıt kalem tüccarı, peki bunun azerbaycanda ki adı ‘bukinist’ nerden geliyooorr düş bakalım peşineee..
       İşte bazen de bu oluyor. Eğer birden fazla dille aynı anda ilgileniyorsanız, o uçuşan kelimelerin çeşitleri , renkleri artar bu sefer tümden kafanız karışır. Kendi kendinize başlarsınız
      ‘Sözlük, evet sözlük. Bir sürü sözlük alalıyım. Bu dilden o dile, ondan buna, etimolojik sözlükler her dilin etimolojik sözlüğü, Rusçanınkini anlar mıyım acaba ? olsun olsun bulunsun da, bir gün anlarım,İngilizceninkini nerden buluruz acaba ?Azericenin ki ne ilginç olur aslında benim bir sürü kelimem Azerice de var. O da muhtemelen Arapçadan almış. OOO acaba Arapça etimolojik sözlük var mı?ben bu kadar kelimeyi nasıl öğrenebilirim? Evet kesin öğrenmeliyim…. ‘
      İşte gecenin ikisin de, beyninizde bu konuşmalar devam eder gider. Bazen düşünürsünüz bende bir gariplik mi var acaba?
Ama yok sadece siz özelsiniz ; bu dünyada kelimelerin seslerini duyabilen, nadir insanlardan birisiniz. Sadece bu yeteneğinizi şu anda nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz, kelimeleri sayfanın iplerine düzgün dizemiyorsunuz.
        Eskiden yazarlar, kağıda düzgün yazı yazabilmek için, bir uçtan diğer uca ip dikerlermiş. O ipe de hafif bir şey sürer diğer sayfayı üzerine koyarlarmış. Böylece düzgün bir hat oluşturur, üzerine yazarlarmış.Bence kelimeleri ipe asarlarmış….

Sütümü içerim karışmam haa

Yemek  iki  kelime anlamı olarak  da benim için özeldir.   İnsanın gün boyu harcadığı emeğin maddesel halidir. Yemek yapmayı da,   yemeyi de,  yemek kitabı ve dergisi okumayı da,  programları izlemeyi de  çok severim. Pazar günleri bizim köftecinin ( Mehmet Yaşin) öğleden hemen sonra yemek programı olurdu. Babamla ikimiz oturur onu izlerdik. Benim yemek merakımda babamdan geliyor muhtemelen. En sevdiğimiz şeylerden biriydi o programı izlemek.  O köftelerin yakın çekimde ızgaraya damlayan yağları ve cızırtılarını gördükçe birbirimize bakar, hadi derdik kalk köfte yapıyoruz.  Evlendikten sonra da ne zaman o adamı görsek, babamla birbirimizi ararız. Ama ben artık uzakta olduğum için biraz zorlaşıyor işler. Babamla mutfağa girmek, her zaman eğlenceli ve zevklidir benim için.

  
Umarım Kayra içinde bizimle  bunları paylaşmak güzel olur. Şimdilerde hayalim kayrayla birlikte yemek yapmak. Mutfağa yanıma koyuyorum onu fitnatına. (Fitnat bizim aile üyemiz gibi bir şey oldu. Her yere taşınan ineğimiz. Fotoğraflarda kayrayı içinde uyurken gördüğünüz, aslında dinazora benzeyen ama bizim ısrarla inek dediğimiz ve adını Fitnat koyduğumuz yastık)  Ben yemek yaparken çok dikkatli bir şekilde izliyor. Bende ne yapıyorsam tek tek anlatıyorum. ‘ Bak annecim bu domates , bu da patlıcan, şimdi biz karnıyarık yapıyoruzzzz. ‘ Sarımsağı, kimyonu, tarçını teker teker koklatıyorum. Sarımsağı uzun süre burnuna tutunca ağlıyor ama. Kekler her zaman kayranın kekidir çünkü beraber yapıyoruz.  Ben hamileyken de, özellikle hiç yemek ayırmadım. Sağlığım elverdiğince her şeyi yemeğe çalıştım. Kayranın damak tadı güzel olsun diye. Çin restoranından, Meksika restoranına kadar gittim. Özellikle yaptığım bir şey değildi, seviyorum. Umarım  Kayra da yeni tadlara açık bir insan olur. İnsanların yemek kültürlerinden karakterini çok rahat çözebilirsiniz aslında. Neler yiyip neler yemediğinden, masada oturma şeklinden, tabağına aldığı yemek miktarından, tabağında yemek bırakıp bırakmadığından, garsona davranış şeklinden. Mesela daha çok kompleksli ve biraz da  kendini güçlü hissetmek isteyen insanlar, garsonlara sert ve kaba davranır. Bu onların hayatında en kolay otorite gösterdikleri yerdir. Kısa süreliğine de olsa emrinde biri vardır. Mesela  karşınızdakinin karakterini garsonun yaptığı hataya verdiği tepkiden anlarsınız. ‘Sen bana hizmet etmek zorundasın bunun için para alıyorsun’  cümlesini kullanan insanlara dikkat etmek lazım. Tabağına fazla alıp , acımadan bırakan ve üzerine de ağzını sildiği peçeteyi fırlatan insanlar da vardır. Bu konular beni çok etkileyen üzen ve bazen sinirlendiren konulardır. Yemek bu dünyadaki saygıyı en çok hak eden kavramdır. Tabakta önümüze gelmesi bizim gerçekten şanslı bir insan olduğumuzun göztergesidir.  Nankörlük yapmanın bir anlamı yok. Biraz düşünülürse o tabak aslında birilerinin alın teri, doğanın sana kıyağı ve  bir emeğin sonucudur.
Sen çocuğa domatesin nasıl küçücük bir tohumdan bin bir çabayla ve emekle büyüdüğünü ve onun tabağına geliş hikayesini anlatırsan eğer , inanıyorum ki o çocuk onu yemeden attığında vicdanı devreye girecektir. Çocuğa doğaya saygıyı öğretmediysen eğer ne öğretirsen öğret bir işe yaramaz. Şimdi artık yeni eğitim tekniklerinde çocuklar annelerle mutfağa giriyorlar. Hiç unutmuyorum bir eğitimcinin dediği bir şey vardı. Çocuğun eline verin bıçağı önüne de beyaz peynir koyun kessin. O zaten kuvvet uygulamasa bile peynir dağılır, ama çocuk için o kocaman bir başardım duygusudur.
   Biz şimdi daha en baştayız. İki çay kaşığı elma püresi aşamasındayız. Kayra yavaş yavaş anne sütü dışında diğer tatları denemeye başladı. İlk denememiz suydu. İlk bir iki sefer suya yüzünü buruşturdu, sonra elime yapışmaya başladı. Sonra ekşi elma geldi onu ağzına aldığında hiç yüz ifadesi değişmeden ağzını açtı , demek ki sevdi dedim. Bugünkü aşama da kayısıydı. İlk kaşıkta ağzında çevirdi hmmm dedi. ‘Tadı ne suya benziyor ne elmaya bu ne acaba ? Yeni bir şey sanırım. Ama fena değilmiş. Tamam, hadi ver anne ver sevdim bunu ben. Ama sütümü yine içerim karışmam haa’  Ben endişeliydim bir taraftan, nerden başlıcaz nasıl ilerlicez. Bu arada da imdadımıza Kayranın ilk kreş arkadaşı Ada’nın annesi yetişti. Çok güzel bir kitap tavsiye etti. ‘ Yaşasın mutfakta annem var’  güzel bir kitap hoşumuza gitti. Vitaminlerden, proteinlere kadar anlatıyor.  Dikkat edilmesi gereken gıdaları anlatıyor. Bir sürü de mama tarifi var. Bu da oğlumun  ilk yemek kitabııı.
 Zormuş bu bebeklerin anne sütünden hazır gıdaya geçme dönemi. Farkındalık ne tuhaf bir şey. Bundan bir sene önce bunların hiçbirinden haberim de yok , konu hakkında fikrim de yoktu.  Ama şimdi mama kitabı peşindeyiz. Kimi diyor bekleme altı ayı, ver her şeyi yer o. Doktorlar diyor ilk altı ay sadece anne sütü su bile yok. Bazı ülkelerde bu bir yıla kadar uzuyormuş. Bir sürü farklı fikir var. Birde genel kanı, altı aydan önce yemeğe başlayan çocuklar yemek seçmiyor, altı aydan sonra başlayanlar bir şey yemiyor. Konuştuğum 10 anneden en az sekizi bunda hemfikir. Kitaplarda altı aydan önce başlanırsa alerji riski artar diyor. Bende riske girmedim ikisinin ortasını buldum beşbuçukuncu ayda başladım. En azından yarısını seçer diyorum.
  Anne tablosunu anlat  deseler, çoğunluk mutfakta, önünde önlük, güzel yemek kokuları arasında elinde tahta kaşıkla ocak başında yemek karıştıran bir kadın hayal eder. Anne demek besleyen demek.  İnsandan insana en büyük enerji yemek yoluyla geçiyor. Ellerinden yemeğe ve yiyenlere. Negatif mutsuz insanların yemekleri lezzetli olmaz, bereketli olmaz.  Ama annelerin yemekleri her zaman lezzetlidir eğer çocuklarına yapıyorsa.  

Kör Fotoğrafçılar…

‘ Hayat bazen çok hızlı akıyor ve ben durup dinlenmek istiyorum ama  bu hızla akarken bunu yapamıyorum.  Bu yüzden de,  bir an bile olsa hayatı durdurup kesit alıyorum. Sonra karşısına geçip dinlenirken, o kesitten geçip, başka dünyalara sızıyorum. Sonra da düşünüyorum kim kimin içinde’      
     Ben küçükken bizim evde garip bir makine vardı. Oradan oraya taşınır dururdu. Fotoğraf tabetme makinesi dediler. Süper dedim, hayallerim artık makine üzerine kurulmaya başlamıştı. Babam çok meraklıymış fotoğraflara ve fotoğraf makinelerine. Bu nedenle, benim en şanslı olduğum konulardan biri bebeklik fotoğraflarımdır. İlk çocuk ve birde fotoğraf merakı off tadından yenmez. Gerçi şu anda kayra beş ayını doldurdu ve sanırım 3500 e yakın fotoğrafı var. Benimkiler ben kadar deli değilmiş tabiî ki ama montaj falan yapmışlar yani. Evde karanlık oda varmış ve geceleri   benim fotoğraflarımı tabederlermiş. Ne kadar güzel bir hikaye.
      İlk makinemi ortaokulda almıştık. Yemedim içmedim 250 lira biriktirdim. Babama götürdüm, dedim ben para biriktirdim beraber gidip bana makine alalım mı? Babamla birlikte makinemi aldık ama fiyatı sanırım benim biriktirdiğimin beş katı falandı. Tabi ki    üstünü babam tamamladı birazcık. Ama ne kadar mutlu olmuştum hem de Kodaktı .  36 pozluk .  fotoğraf çekince tırtırlı düğmeyi çeviriyordun bir sonrakine geçiyordu. (Tabi bunlar size çok tanıdık ve normal geliyor şimdi.  Hatta neden bu kadar ayrıntılı anlatıyorum dimi? Bu yazıyı bundan yirmi sene sonra okuduğunuzu düşünün veya çocuklarınızın okuduğunu. Onlara ne komik gelecek 36 poz hem de)
Benim için en büyük olay içine film yerleştirmeyi öğrendiğim zamandı, büyümüştüm artık ben. Birçok şey vardı bu duygunun içinde tabi. Babamın sevdiği bir şeyi sevmek, paramı biriktirerek bir şey elde etmek, babamla gidip almak ve bana ait olan bir makine, inanılmaz bir duyguydu.  Şu anda ki makinemi de eşim, doğum günü hediyesi olarak almıştı. En az o zaman ki kadar   mutlu olmuştum.
   Yıllar sonra üniversite de seçmeli ders olarak aldım fotoğrafçılığı. O zamanlarda Konya da bir fotoğrafçı dükkanı buldum. Türkiye’nin ilk fotoğrafçılarından biriymiş. Babadan oğula kalarak  o güne kadar gelmiş. Çok ilginç bir enerjisi vardı dükkanın. Cam tabletleri görmüştüm. O zamanlarda öyle teknoloji yok. Hemen fotoğrafı versinler yok. Çekiyorlar cam tabletlerde, mısıra veya başka ülkelere gönderiyorlar, aylarca bekliyorlar, sonra geliyor o fotoğraf.  Bir tane genç bir kadının fotoğrafı vardı, kırmızı ipler sarkan bir başlığı vardı ve kocaman gözleri. Çok etkilenmiştim. Düşünün o kadının ne kadar zengin olduğunu.  Fotoğraf sanırım en hızlı ilerleyen teknolojilerden birisi. Dükkan da fotoğraflardan duvarlar görünmüyordu. Sonra bir iki yıl içinde   binayı yıkmışlar ve kapanmış. O zaman öğrenciydim ve benim için sadece masal gibi bir şeydi o dükkan. Bekli de güçlü birileri tarafından değerlendirilebilirdi.
  Yine o zamanlar bir tane fotoğraf albümüm olsun istemiştim. Ara Gülerin albümünü sormuştum 50 TL demişlerdi bundan 11-12 sene önce alamamıştım tabiî ki.
  En büyük hayallerim düğün ve doğum fotoğrafçılarıydı ama ikisi de olamadı.  Çok istediğim için sanırım fotoğraflarla ilgili bir uğursuzluğumda var.
  Neden ben bu kadar düşkünüm fotoğrafa acaba. Her fotoğrafçının kendine göre bir , tarzı vardır. Benim için fotoğraf; çerçeve içindekinin enerjisidir. Diğer ayarlarından çok kadrajdır önemsediğim. Çerçeveye giren.  İnsanların hayata bakış açıları çok ama çok farklıdır. Aynı nesneye bakan birçok insana gözlerini kapatıp anlat desen hepsi farklı özelliklerini söyler. İşte vizörden bakan kişi, o anda gördüğünü anlatmak yerine dondurur ve gösterir. Bu bir hayatı anlatma şeklidir. Kendini ifade etme şeklidir. Bazı insanlar hayatı dondurup, tekrar tekrar izlemek isterler. Bir nevi bir şeyleri yakalama çabasıdır. Bunun net bir tanımı ve nedeni yoktur. Her fotoğrafçının farklı bir nedeni vardır.
   Bir gün bir fotoğraf programın da kör bir fotoğrafçının röportajını izledim. Uzun bir süre düşündüm. Nasıl ? Güzel bir proje yapmışlardı. Kör fotoğrafçılar fotoğraf çekiyor, tanınmış yazarlarda fotoğrafa ait yazı yazıyorlar. Yazılar kabartma yazıyla yazılıyor ve gören bir kişi bu yazıları okuyamıyor. Görenler fotoğrafa bakıyor, göremeyenlerde yazıları okuyor. Bence süper bir projeydi. Buna benzer bir sürü farklı projeler uygulanmakta. Son zamanlarda da en önem verilenleri çocuklarla ilgili projeler. 
  Gelişim uzmanları çok hareketli ve konsantrasyon problemi yaşayan çocuklar için kesinlikle  fotoğraf    çekimini öneriyor. Çocuğun bir noktaya odaklanmasını ve yaptığı işten geri dönüşüm almasını sağlıyor. Bu da çocuk için inanılmaz faydalı oluyor. Bence sadece problemi olan değil her çocuk için fotoğraf makinesi diğer bütün aptalca şeyden daha faydalıdır kesinlikle. Fotoğraf çekmenin tadını alan bir kişinin kolay kolay bırakabileceğini sanmıyorum. Benim en büyük hayallerimden birisi Kayranın fotoğrafa ve yemek yapmaya ilgi duyması. Ben sevdiğim için bunları sevmesini istemiyorum. Buna benzer aktivitelerin çocukların hayata bakışlarını oldukça genişlettiğini düşünüyorum. Büyüdüğü zaman , olaylara da sanal kadrajdan bakmayı, çaba harcayıp sabırla beklemeden sonuca ulaşamayacağını daha güzel öğrenemezler sanırım.

Leblebi Tozunu Hatırlamıyorum

 Ben de ciddi anlamda bir hafıza sorunu var. Bu çoğu zaman da başıma iş açıyor ama hatırlamıyorum ne yapabilirim. Aslında yapılacak şey çok da bunun için adam lazım. Eşimin de benim aksime normalden daha iyi bir hafızası var. Hele bir de öğrenciyken bu konu üzerinde çalışmış, adam profesyonel. Arkadaş toplantılarında çocukluk sohbetleri korkulu rüyam çünkü hatırlamıyorum. Bizim zamanımızda leblebi tozu varmış da yok şu varmış bu varmış. Yok ben hatırlamıyorum.En son anneme sordum bizim zamanımızda leblebi tozu varmış ben neden bilmiyorum. Ben yedirmedim çünkü ,pis olduğu için yasaklamıştım dedi.Bak işte bir nedeni varmış. Ama bir bu olsa,ohooo. 
  Oyuncaklarımı hatırlamıyorum ama kel bebeğimi ve annemin ördüğü mavi hırkasını hatırlıyorum.( Bebeği balkondan atmışım sakız yapıştırmışlar annemde saçlarını kesmiş. İşin kötü tarafı bebeğin uzun saçlı halinide hatırlamıyorum)





Elbiselerimi hatırlamıyorum ama annemin bayramda diktiği mi Mickey Mouse lu şalvarı hatırlıyorum. Amcamla çok birşey paylaşmadım ama bana bir defalık yaptığı kartondan evi hatırlıyorum. Biraz yukarılara çıkarsak kimin dediğini hatırlamıyorum ama bana dörtgöz dediler diye ağladığımda annem değilmisin yai ne var bunda ağlıcak dediğini hatırlıyorum. Biri küfrettiğinde annemin ısrarla ‘küfretmiceksiniz iade ederim diceksiniz ‘ dediğini hatırlıyorum.Buda ayrı muamma çocuk deli gibi bana küfrediyor ben sinirimden kuduruyorum ama sadece ‘iade ederim’ diyorum. Sonradan anneme kızdım ama keşke birazda ben küfretseydim. Bazen o da gerekliymiş. 





 Ne kadar beynimi zorlarlsam zorlayım geçmiş hakkında çok çok da ayrıntı hatırlamıyorum. Hatırladıklarımın kökeni duygusal olan şeyler. Hafıza konusunda birazcık bildiklerime göre; öğrenilen bir şeyin beyinde kalıcı olabilmesi için mutlaka duygulara dokunması gerekliymiş. Mesela birşeyi aklınızda tutmak istiyorsanız kafanızda bir hayal kuracaksınız ,sonra gözlerinizi kapatıp bunu size anımsatacak bir duygu hissetmeye çalışacaksınız. Mutlu olduğunuzu, canınızın yandığını, suya dokunduğunuzu vs gibi. Belkide ben bu nedenle duygusal şeyleri hatırlıyorum. Bu şu anlama geliyor tabi aynı zamanda, biraz duygusuz bir insan olsaymışım onlarda olmayacakmışım, vay halime.




 Birilerini kolay affederim. Yapılanı çabuk unuturum (canım çok yanmadıysa). Biriyle küserim nedenini unuturum. Hafıza zayıflığımla bu huylarımın sağlam bir bağlantısı var tabi ki. Temelde maddeye,  biçime,  şekile çok önem vermem.




Ruhsal arınma kavramına inanırım. Ruhsal detoksa inanırım ve elimden geldiğince ruhsal detoks biriktirmemeye çalışırım. Her kızdığınız, küstüğünüz, sinirlendiğiniz insan, olay ,sonuçta size hissettirdiği kötü duygudan bir miktar bırakır. Olayı unutursunuz, barışırsınız, siniriniz geçer ama bir miktar sizde üzerinizde gerilim kalır. Yaşadığımız teknoloji ortamı , kirli şehir ortamları, ne olduğunu bilmeden ağzımıza attığımız her lokma zaten fiziksel olarak büyük bir miktar bizi ağırlaştırıyor. Üzerine birde ruhsal kirlilik. Bir süre sonra nedeni anlaşılamayan bi sürü hastalık çıkıyor karşımıza. Teknoloji geliştiği için mi hastalık çeşiti arttı, yoksa hastalık çeşiti arttığı için mi teknoloji gelişti.


Dünyada her şey maddi manevi dairesel hareket eder. Atomdan tutun da enerjiye kadar. Evrenin de kendine ait bir döngüsü var ve bence yavaş yavaş başa yaklaşıyor. Çember tamamlanmak üzere. Artık teknoloji ilkel şeyleri üretmeye çabalıyor. İnsanlar kibrit kutularından, toprağa geçmek için çabalıyor. İnsanoğlunun doğasında olan ilk şey, nefes almak için para vermeye başladı artık inasan. Nefes alma teknikleri öğretilmeye başladı. Bizim kuşağımız doğa için doğallık için para harcayan bir kuşak oldu. Ya bizden sonrası.


NTV de çok güzel bir programa rastladım.Doğa ve çocuk. Serdar Kılıç diye bir zatı muhterem varmış.Hangi yüzyıldan, burada unuttular bu adamı bilmiyorum. İki tane çocukla doğa gezisi yapıyor. Ben sadece 10 dk sını yakalayabildim ama bu sürede ; obsidyenin sertliğini, geyik boynuzunun özelliklerini, taşlarla ateş yakmayı, ısırgan otunun ateşte neden tutulduğunu, ısırgandan ip yapmayı vs birsürü şey öğrendim. O çcuğun birinin kayra olduğunu hayal ettim. Kayranın böyle bir yaşam koçu olmasını çok isterdim.


İnsan temiz büyümeli. Hem ruhsal açıdan hem fiziksel açıdan. Hele de bir çocuk. Önce kirletip kirletip  sonradan temizlemeye çalışmak yerine.Çocuğu tv karşısında saatlerce oturtup beynini yedikten sonra dikkati dağınık diye doktorlara götürene kadar, önce dikkat toplamayı, konsantrasyonu öğretmeli.


Çocuğa bağırıp çağırıp dövüp sonrada bu neden arkadaşlarını dövüyor diye düşünmemeli. Taşa, toprağa, hayvana saygı duymayı bilmeyen çocuk insana saygı duymaz. Ruhsal açıdan mutlu, sakin, dingin bir ortamda yaşamalı ki ilerde de insanlara mutluluğu sakinliği dinginliği yaşatabilsin.


Kendinizi düşünün, çocukluğunuzu, en sevdiğiniz oyuncağı, en sevdiğiniz elbisenizi mutlaka bir duygu bağlantısı gelir arkasından. Oğluşki de büyüdüğünde ve sandığını açtığında, beraber yaptığımız oyuncakları bulacak, anlamadığı halde benim sesimden dinlemeyi sevdiği ilk kitabını bulacak, bugünki aşkı özgenin annesinin ördüğü yeşilli battaniyeyi bulacak,babasıyla beraber yaptığı tahta arabayı, birlikte sahilden topladıkları kabukları taşları bulacak.


İnsan beyni duygusuz çalışmaz. Bebeğimin beyni sevgiyle çalışmaya başlamalı, benim sevgimi , babasının sevgisini hisssetmeli. Etrafındaki sevgi çığ gibi büyümeli,sonra o sevgiyi  o dağıtmaya başlamalı. Geri kalan hayat zaten doğa gereği yaşanmak zorunda.

Atıyla birlikte yüzebilir mi acaba?


Hamile olduğumu öğrendiğimde havalara uçmuştum. Hamileliğim de süper geçti. Son ana kadar çok mutluyduk ve heyecanlı.Ama doğumumuz pek hayalimizdeki gibi olmadı.Birden fazla risk altındaydık ve doktorlar eşime oğluşu son anda kaybetme ihtimalimiz olduğunu söylemiş .Bana sözle  demeseler de ben bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Doktor bir taraftan beni çekiştiriyor, bir taraftan birilerine talimatlar veriyor, hastanede bir koşturma, bir taraftan beni makineye bağladılar, bebeğin kalp atışlarını dinliyorlar.Yoğun ısrarlarla eşimi o odaya aldırabildik. Ama ikimizde birbirimizden şaşkın.Güçlü görünmeye çalışan ama ne olacağını bilmeyen iki surat. Hemşirenin biri bir kolumdan bir şeyler yapıyor, diğeri bebeğin kıyafetlerini soruyor,doktor son yapılan test sonuçlarını inceliyor.Beni neredeyse sürükleyerek   ameliyathaneye aldılar. Spinal uyuşturdular.Ben ne olduğunu anlamadan beş dk içinde Kayra doktorun elindeydi. Hangi arada kestiler ne oldu bitti anlamadım. O arada, telefonumu verin dedim ve hemen  eşimi aradım, ilk çığlığını dinletmeyi başardım. Aşk sanırım böyle bir şey. Onu aradığım sırada karnımın içinde 4 el vardı. Ama aklımda olan, onun bunu duyması gerektiğiydi.Sonra gösterdiler oğlumu bana. Her şey son dk farkıyla düzelmişti.Kayra yanımdaydı.
       Bu sanırım benim için bir travma oldu. Bir süre kendime gelemedim.Bir iki gün önce hamileydim, şimdi değildim.
  Bazı duygular vardır, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kelimelere asla dökemezsiniz. Eğer uğraşırsanız, o duyguyu basitleştirirsiniz. Hayatta her zaman, her şeyin bir tanımı veya çerçevesi yoktur. İnsanoğlu,kendi algılarıyla algılanamayacak bir varlıktır.Annelik gibi duygular da, bu tarif edilemeyen parçaya aittir. Onun içinde çabalamak, örneklendirmek o duyguyu çok sıradanlaştırır.İşte bu duygularla birlikte hayat değişti.Evimiz, dünyamız, her şeyimiz değişti. Şimdiye kadar ‘bizim’ dediğimiz hiç bir şeyin aslında bizim olmadığını anladım. Öyle bir zaman gelir ki  kendine bir camın arkasından bakarsın ama hayatına dokunamazsın. İşte benim bunalımım böyle karman çorman bir şeydi ama, bana muhtaç olan biri vardı artık. Bir yerlerde okuyup kara deftere karaladığım bir söz vardı ‘Depresyon,sorumluluklarını başkasına yıkma lüksüne sahip insanların işidir’  Benim böyle bir lüksüm yoktu. Kısa sürede toplandım tabi ki.
     Evet nereden başlıcaz bakalım; mühendis kafası hemen analizini yaptı. Elimizde bir bebek var, güzel. Bebekler ne ister? Anne, baba ,süt, temizlik, uyku ve sevgi. Tamam bunların hepsi var. Hadi bakalım, sıvayalım kolları, koskoca  anne-baba oluyoruz. Daha önce elimize böyle bir proje gelmedi ama hallederiz.
    Başladım işe, sonra planlama yapmaya başladım kafamda, aşağı yukarı. Hayatımızda spor olmalı, müzik olmalı, kitap olmalı, tv olmamalı, hmmm. Bu arada çok sevdiğim bir abime anlatıyorum;  ‘Yürümeye başladı mı yüzmeye başlayabilir, dört yaş civarı ata binmeye başlayabilir, piyano çocuklar için en ideal müzik aleti’  derken , Kayraya acıyan gözlerle bakarak, önce  isyan ettiler ‘rahat bırak çocuğu’ ben ısrar edince de ‘yok en iyisi ata binerken,  yüzmeye gitsin birlikte’ dedi.Ben o anda önce bir süre donmuşum, kafamda  hayal ettim , atlar yüzebilir mi? Sonra bir kahkaha koptu zaten.
    Bu blog işine girdim gireli anne-çocuk bloglarını web sayfalarını tarıyorum.Nurturia diye bir paylaşım sitesi var, annelere ait, oradan bazı konuları takip ediyorum. Anneleri  inceliyorum. Artık öyle bir anne kitlesi oluşmuş ki. Gayet bilinçli,güçlü,girişimci, araştırmacı… Bu annelerin çocukları,eminim çok çok ilerde olacaklar.Donanım açısından,kültür,zeka,güç,yetenek. Benim çocuğumun içinde bulunacağı jenerasyon, bomba gibi gelen bir jenerasyon. Artık çocukların odaları feng shuiye göre düzenleniyor, çocuklar beş yaşına geldiklerinde bir kütüphaneye sahip oluyorlar, en az bir spor dalıyla ilgileniyorlar. Yani ben düşüncelerimde yalnız değilim ve benim çocuğum da yalnız kalmayacak.
    Çocuklar doğal ortamda büyümeli, doğal ve sağlıklı büyümeli. Dünya değişiyor,mahalleler yok artık, bakkal yok, dedesi çocuğun elinden tutup  sakız alsın torununa.Artık köyde yaşamak lüks.Bunun için de akıllı insanlar bu aktiviteleri modernize ediyor.Anneler montessorie eğitimini araştırıyor.İnternetten indirdikleri, evde yapılabilecek oyuncak modellerini, çıktı alıyor ve çocuklarıyla birlikte yapıyorlar. Tv karşısına oturtmuyorlar.Saksılarda maydanoz yetiştiriyorlar çocuklarıyla. Ağaç masalları okuyor ve sokağa çıkıp ağaçlara tek tek selam veriyorlar.Eskiyi aramak artık yanlış. Tamamen teknolojiye boğulmak ve çocuğa soğuk kültürleri dayatmak çok daha yanlış.Denge sağlanmalı.Çocuk teknolojiyi, doğal yaşam için veya sosyal projeler için kullanabilmeli. Bence yeni gelen çocuklar dünyayı güzelleştirecekler ve bizim tek amacımız çocuğumuz mutlu ve sağlıklı bir yaşam içerisinde, bu çabaya destek verebilecek donanıma sahip olması.

Hangisini konuşalım derken hiç konuşamazsak?

İnsan beyninde en az 8 çeşit zeka olduğu kabul edilmekte artık. Bunun müzik zekası, görsel zekası ,doğa zekası … bir sürü çeşit var.Böylece IQ ölçümlerinin de havası pek kalmadı tabi. Yani bir konuda becerisi olmayan bir kişi başka konuda süper zeka olabilir.Adam dil öğrenme konusunda biraz zayıftır ama mesela güzel yazı yazıyordur yani bilinmez ki:) Ben kelimelere aşık bir insanım.Bence kelimeler yaşıyorlar.Hangi dilde olduğu  önemli değil.Sözlüklere bayılıyorum özellikle etimolojik sözlükler. Birsürü dil bilsem ve etimolojik sözlüklerini toplasam keşke. 

    Yabancı dil konusunda,  pek şanslı bir çocuk değildim. Okullardaki eğitimlerde çok yeteli değildi.Belirli bir yaştan sonra, dil öğrenmek çok zor. Ama tabi ki ben  pes etmedim. Üniversiteyi bitirdikten sonra, kalktım İngiltereye gittim.Üç ay dil kursu için.Ama orada da gördüm ki, bu da pek yeterli değil ve sistem biraz ticari.Hani hiç mi bir şey kazanmadım,  tabi ki çok ama çok şey kazandım. En azından geyik yapacak konuma gelmiştim yani.Geldikten sonra da dili aktif kullanamadığım için, tabi ki unuttum. Azerbaycana geldikten sonra, Rusçaya merak sardım.İnanılmaz bir dil.Bence dünyada rusça ve arapça İngilizcenin  çok üzerinde bir dil. Kalite açısından.Bir süre kursa gittim, bir noktaya geldim, sonra da bir üniversitenin hazırlık bölümüne gittim. Rusça ingilizce tercümanlık bölümüydü.Hedefim bitirmekti ama oğluşki geldi.

    Benim ‘çocuklarda yabancı dil eğitimi’ merakım etrafımdaki çok dilli ailelerin çocuklarıyla başladı. Kayradan önce. Burada Rusça ve Azerice ortak ana dil. Bu kişi bir Türkle evliyse eğer bu çeşit üçe çıkıyor. Evet genelde evde babanın dili konuşuluyor, özellikle de Türkse.Çünkü genelde bu çabayı kadınlar veriyor.Erkekler pek kendini yormuyor. Bunun da bence temeldeki nedeni; kadının daha fazla konuşmaya ihtiyaç hissetmesi ve çocukla baba arasında ki köprüyü kurma görevi.Tabi bu sadece bir gözlem. Çocuk en az iki dil, iki kültür arasında büyüyor.Bu onun için şans mı şanssızlık mı bilemiyoruz ama bence şans.
   Bu konuda çok araştırma yaptım ve bir çok fikirle karşılaştım ama sonuç olarak baskın ve net bir yargı yok. Bence çocuk eğitimiyle ilgili sonsuz kombinasyon var.  Profesyonel eğitimciler var, kişisel gelişimciler, doktorlar ve yaşayanlar, her kesimden yazılar okudum ,dinledim her kesimin içinde de farklı fikirler ve deneyimler var. Yani şu doğru ya da bu doğru denemiyor. Sadece ortak yargı 7 yaşından önce en az bir yabancı dile adım atılması gerektiği.
    Yazarı rus, eğitimci bir annenin makalesine göre, yeni doğanların beyninde nörofizyolojik mekanizma faalmiş ve bu mekanizma sayesinde dil otomatik olarak kaydolurmuş.0-5 yaş arası çok kritikmiş ve çocuğa ne verirsen ver, şartsız, yargısız kaydedermiş.İlerde de bu bilgiyi geri çağırıyormuş.Bu anne çocuğuna bu şekilde japonca ve ingilizce öğretmiş.
    Diğer bir eğitimciye göre 3 yaşına kadar çocuğa dokunmayacaksın,kendi ana dilini oluşturacak ve ondan sonra ana dilini şablon olarak kullanarak yabancı dil öğrenecek.Yoksa dilleri birbirine karıştırıp geç konuşma olabilirmiş.
    Başka birine göre de; çocuğa yüklenmeden, dillere adım atılmalı ama bunun kesin şartları var, örneğin bir dilde aynı kişi konuşmalı, özellikle de anne baba dil değiştirmemeli, çok dikkatli olunmalı. Bir süre diller karışabilir ama sonradan hepsi yerine oturacaktır. 
    Bize gelince kafam çok karışık.Ben yabancı dil konusunda, birden fazla dili vermek istiyorum.Bu kadar dil deneyimimden öğrendiğim şey, bir kültürü ancak kendi dilinde alabilirsin.Çeviri diye bir şeyin özellikle kritik konularda tatmin edici olduğunu düşünmüyorum.Bunun nedenini sayfalarca anlatabilirim. Kayranın da bu yaşadığımız dünyada, burnuna dayatılan kültürü almasından ziyade, daha özel, daha köklü ve onu daha çok zenginleştirecek kültürlere ulaşmasını istiyorum.Kendisi bunu tercih eder veya etmez  tabi ki ama bir dilin ona fazla geleceğine inanmıyorum. Bunların dışında, bir dilin ancak, en az altı ay yaşamak koşuluyla, konuşulduğu yerde öğrenileceğini biliyorum.Bunun için burada olmamızın avantajını kullanarak rusçaya adım atmasını istiyorum, eğer kendisi severse. İngilizceye de adım atması gerektiğini düşünüyorum, olmaz sa olmaz. Ama bunları nasıl ne zaman hangi sırada yapıcaz bilmiyorum.
Bence çocuğu yormadan, süre çok uzun olmadan,kafasını karıştırmadan ,bunu bir oyun olarak algılamasını sağlayarak dillere adım atılabilir. Kısa masallar, şarkılar, oyunlar.Haftada bir saat mesela. Gittiğimiz GYMBOREE Amerika kökenli olduğu için, dil ingilizce tamamen.İster istemez ingilizce hayatımıza giriyor. Ama çok dikkatli gitmeyi ve en ufak bir aksaklık yada sıkıntı gördüğümüz anda kesmeyi düşünüyorum.Ana dil konusundaki gelişime destek faaliyetlerimiz devam edecek. 
  Bütün bunların sonucunda kafam karışık olmasına rağmen, içgüdülerim ne kadar erken başlanırsa o kadar başarılı olunacağını söylüyor  ama kesinlikle şartlara uyarak.Bunun bir formülü yok ve tamamen çocuğa göre ve sizin çocuğunuzu ne kadar tanıdığınızla orantılı olarak sonuç değişebilir.
   
  

Müzikli Güneş

Müziğe merakım yeteneksizliğimden geliyor. Aynı şey resim içinde geçerli ama onu şimdi karıştırmayalım. Sanırım yeteneğimin olmasını istediğim ve gram zerresinin olmadığı iki alan bunlar.Ama sanıldığı gibi yeteneğim yok diye pes etmedim, etrafın bütün olumsuz baskılarına rağmen  bunu kendime kanıtlamam gerekiyordu ve kanımın son damlasına kadar uğraştım.Önce gitarla başladım, olmadı. Sonra yan flüte geçtim (29 yaşında) o aslında olacaktı  ama hocanın tayini çıktı. En son dedim telli olmadı, üflemeli olmadı tamam benim enstrümanım piyano.Onun hazin hikayesini hiç anlatmayım ama tahmin edersiniz 31 yaşından sonra o hiç olmadı. İkna oldum yeteneğim yokmuş.Şimdi düşünüyorum hadi Kayranın varsa. Tabiki bu yeteneği ortaya çıkarmak lazım. 
      Şaka bir tarafa müzik konusu gerçekten çok derin ve ilginç bir konu.Hamilelikte klasik müzikle başlıyoruz olaya. Eşimin hamileliğimizde en çok kafasına takılan soru ‘bebekler nasıl duyuyor? Bence duymuyorlar’. Tabiki araştırldı ve   bebeklerin titreşim yoluyla frekansları  algıladıkları sonucuna varıldı. Kayra karnımdayken babasının sesine tepki verirdi.Hatta birgün konuştu konuştu tekme gelmedi, en son sinirlendi ‘bak 3e kadar sayıyorum dedi, biiirr ikiiii ses yok ve üççç bir tekme, ama sadece o kadar. Eşimin suratındaki dehşet ifadesine çok gülmüş ve kayranın ne kadar şakacı olduğunu o zaman anlamıştım. Baktık ki duyuyor, kanıtladıkta bizde işi riske atmamak için, tabiki hamilelikte müziklerimizi dinledik.
   Çok önceden, beyin yapısını araştırırken okuduğum makaleye göre;  müziğin ses frekansları  suda titreşimler yayıyor ve insan vücudunun %80inin su olması nedeniyle, insan, vücudunda oluşan titreşimler sayesinde kendini mutlu, eğlenceli,huzurlu hissediyormuş. Bebekler içinde aynı şeyin geçerli olma ihtimali yüksek gibi sanki.İşin bilimsel boyutunu bilmiyoruz tabiki ama. 
  Müziğin öyle ya da böyle bütün bebekler ve çocuklar için hayati önem taşıdığına inanıyorum.En başta yazdığım yazılarda ki işitsel algılama ne kadar artarsa beyin gelişimi bir o kadar hızlı olmalı.Yine tam kaynağını hatırlamamakla birlikte bir yerde müziğin 8 yaşına kadar çocuklardaki sağ ve sol lob arasındaki bağı kalınlaştırdığı ve bu sayede çocukların ilerki yaşlarında beyinlerinin her iki bölümünüde dengeli kullandıklarını okumuştum.İlla ilerde müzisyen olmasına gerek yok, bir çocuğun müzik eğitimi alması için. 
  Sergeat ve Thatcher e göre ”Tüm yüksek zekalı insanlar illa müzikal değillerdir ama tüm müzikalitesi yüksek insanlar yüksek zekalıdır”  ben erken dönemde verilecek bir eğitimle çocukların müzikalitesinin yükseltilebileceğine inanıyorum.
         Bu nedenle üzerime düşeni yapıp deli gibi müzik,masal,çocuk şarkıları araştırmasına girmiş durumdayım.Müzik marketlere gidip, ben bebek müzik cdlerine bakayım dedim baktım ki deli gibi bir piyasa var.Ohh dedim süper.Geçtim tezgahın başına Ben bir ”ninni cd si alayım,bir iki masal cd si alayım,bir iki de zeka geliştirici bebek klasik müziği alayım ” hakanın delici bakışları arasında, bir taraftan Kayrayı çekiştirirken topladım hepsini ”ama aşkım almamız gerekiyor” ‘Aşkım ben sana alma demiyorum ama önce bi bak iyimi kötümü, bir iki al dene araştır, sonra istediğin kadar al’  ‘ yok canımmm çocuk müziği nasıl kötü olabilir ki?’ 
Aman Allahım hemde nasıl kötü olabilirmiş. Ninni cd sini bir açtım bırak uyumayı çocuk gözü açık kabus görür o müzikle, klasikleri açtım, hepsi zaten dönencesinde ve müzikli oyuncaklarda çalıyor.Hele bir güneşimiz var bir tane, bu oyun halısının içinden çıktı ilk zaman zorla dinletiyordum çocuğa, gel zaman git zaman tepesine astım ona da hareket verdiniz mi çalıyor susuyor.kayra bunu keşfetti,tamda ayaklar havaya zamanında , bir tekme, bitene kadar kımıldamıyor, bittimi bir tekme daha, bayıldı buna ve 3-5 gün ben aynı şarkıyı saatlerce dinledim daha da çook dinlicek gibiyim.Neyse dedim masal cd sine bakayım. Bu kadar mı kötü olur,ne seste bir renk değişimi, tonlama, ne arka fonda müzik ama en azından okuyanın sesi korkutucu değildi.Yazık genç bir kız, sanırım kolundan çekip getirmişler şunu iki oku diye.Ben anladım ki masalı yaşlılar okuyacak. Rusçaya merak sardığım zamanlarda onların masal cdlerini dinliyordum inanılmaz profesyonellerdi. Efektler,birkaç kişi okuyor, müzikaller. Çocuğa rusça dinletesim geldi bir ara.Neyse, sonra baktım, bizim Adile Naşiti buldum ne dua ettim kadına üç Kulhu bir Elham okudum ha. Kadın ne güzel okumuş ya. Bir ara taklitmi diye de baktım ama kendi sesi sanırım.D&R larda satılıyormuş şiddetle tavsiye ederim. Sonra çocuk şarkılarında Banu Kanıbelli diye bir bayan buldum onunda sesi güzel 2 cd si varmış alamadım ama netten dinledim. Araştırmalarım devam ediyor bu konuda.Tabi bunları halledene kadar napayım napayım.Aslında güzel bir albüm yaptım şöyle karışık 100 150 şarkılık ama sıkıldık biraz. Dedim evet radyo devrimi yapıyoruzzz.
   Süper, bayılırdım ben eskiden. Çocuğun işitsel algısı ne kadar gelişirse, soyut düşünme , problemi beyinde üç boyutlu canlandırma ,matematik hafızası,dil zekası  bir o kadar gelişiyor. Görsel olarak, tv de görüntüyü dayatıyorsunuz,dışına çıkamıyor,kendi bişey ekleyemiyor ama işitsel olarak, beyni daha özgür ve hayal edebiliyor. Tv de bir merkeze odaklanıyor kalıyor,kareler çok hızlı geçiyor ve gerçek yaşama döndü mü, çocuk aynı hızı bekliyor bu nedenle de konsantre olamıyor, bir oyuncakla uzun süre oynayamıyor , çabuk sıkılıyor. Tabiki faydalı çizgi filmlerin faydalarını tamamen göz ardı etmiyoruz ama önemli olan limit  sanırım.  Türkiyede çocuk radyosu tahminimce yok, ya da bizim tarzımıza uygun bulamadım ben , şimdilik ulusal radyolarla devam ediyoruz ama inşallah kısa zamanda masal, şarkı, ninni, bilimum diğer çeşit müziklerden bir sistem kurucaz oğluşkiyle. Müzik konusunda tek hayran olduğum kadın Angelika Akbar. Şimdilik bu konuya giremeyeceğim  yoksa yazı bitmicek ama sayfasındaki annesinin mektuplarını okumanızı isterim ben bayılmıştım,çocuk ve müzkle alakalı.  İçim ne doluymuş benim. Başka zaman bir müzik sofrası daha açarız….

Sana alalım ama ikimiz oynayalım olur mu?

  Oyuncaklar hayatıma, evlendikten sonra, arkadaş gezmeleri sırasında, çocuk hediyeleriyle girdi.Girdiğimizde aman bir şey alıp çıkalım değil de,  faydalı olsun, eğitici olsun diye inceleyerek almaya çalışıyorduk.Eşimde bu konuda benimle aynı fikirdeydi.Gel zaman git zaman oğluşki geldii.ben oyuncakçılarda kendimi kaybetmeye başladım.Ondan da alalım, bundan da alalım bu çok güzell.. Tabi sonradan öğrendiğime göre benim gibi ebeveynler oluyormuş, normalmiş yani. hamile olmadan önce de eşimle konuşuyorduk,yok o kadar oyuncak alınmayacak, tek tek alınacak.Hatta ben arkadaşlarım çocukların oyuncak alışverişinden şikayet ettiğinde akıl verirdim ukala ukala. ‘ bence çocukların bu kadar oyuncağı olması  doğru değil,siz anlaşma yapın her yeni oyuncak almak için bir oyuncağından vazgeçsin, bir kısmını saklayın unutsun ,özlesin sonra çıkarın ,fakir çocuklara vermeyi öğrensin, çok oyuncak çocuğu tatminsiz yapar, kıymet bilmez vs vs’ Ne kadar akıllıca akıllar vermişim  şöyle bakınca ama sorun uygulanabilirliği zor(muş). Bizde ise kayra 5.ayında ve bir sepet oyuncağı var şu anda bu da kendimi zaptedebildiğim yada eşimin beni zaptedebildiği kadarıyla yoksa durum vahimdi.
Çocuk doktoruna gittik,bekleme salonuna park yapmışlar.masalı elektronik oyuncaklar,heryerde düğmeler var . Dönenler, yananlar,kayanlar ohoo insan deli oluyor.Hepsine basasım geldi kayra kucağımda bak kayra derken kendim o bahaneyle hepsine bastım.Pek kayranın dikkatini çekmedi ama  hakanın bakışlarını çözsen mektup çıkardı sanırım.Yakalanmış çocuk gibi hemen kalktım.Kendi kendime kesin bunlardan almak lazım baksana ne kadar faydalı görünüyor diye telkin veriyordum.Bir taraftan da Montessori eğitimini savunuyorum araştırıyorum ,ahşap oyuncak taraftarıyım ama kafam karıştı.Oyuncakçıda ilk hedef renkli olanlar.En sonunda hakan dedi ki karar ver sen bu çocuğu nasıl büyüteceksin .Bu tarzda büyüteceksen alalım değilse ahşaplara bak.Bence sen önce tarzına karar ver dedi.Beynimde şimşek çaktı.’Oyunacakta tarzını belirle’ hmm ama nasıl.
  Bu arada da internetten Ankara da montessori okullarını araştırırken ‘Binbir çiçek çocuklar evi’ diye bir eğitim kurumu buldum.O telaşın içinde görüşmeye gittik Hilal hanım o gün çok yoğun olduğu için ertesi güne randevu verdi bize.  İnanılmaz tatlı bir hanım ve bilgili.Konusunda uzman ve belliki yaptığı işe aşık,zevkle yapıyor.bize 1,5 saatini ayırdı.Benim sorum evde ‘Kayra için şu anda yapabileceği şeyler neler’ di. Bize çok faydalı şeyler anlattı ama özü şuydu.oyuncak çok önemli değil, o oyuncağı kullanma şekli önemlidir, belirli bir yaşa kadar sadece bir iki oyuncak yeterlidir,kesinlikle dijital oyuncaklardan uzak durun (oppsss) , En verimli oyuncak evde ,ev şartlarında , doğal yapılan oyuncaklardır. Oyun hamurlarına değişik kokular katın,esanslar,kimyon,tarçın gibi, pet şişelerine değişik şeyler koyun,makarna vs,ses tüpleri olsun.Mutlaka aynası olmalı, kendini görebileceği.Daha birçok fikir verdi bize.
Oradan çıktığımızda benim durumumu hayal edebilirsiniz sanırım.Tamam hepsini anladım.kesinlikle katılıyorum,oyuncak tarzımı da belirledim.
  Ben oyun halısının tepesine bir sürü şey asıyordum  algısı çoğalsın diye, meğersem bebek hepsine kısa süreli baktığı ve diğerine geçtiği için konsantre süresi kısalıyormuş ve dikkat dağınıklığı artıyormuş.Belirli saatte sadece bir parçayla oynayacakmış onu iyice inceleyecek,Kurcalayacakmış ki merak ve keşfetme yeteneği artacakmış. Dijitallerde faydası olduğu kadar zararı varmış.Hatta yatağının tepesine astığımız dönenceye bile 5 dk dan fazla bakarsa otistik özelliklere kayabilirmiş.Bunları da başka bir çocuk gelişim uzmanından öğrendim.Otistik olacak değil,otizm davranışlarına meyilli olabilirmiş.Mesela cee oyunu bilimsel bir oyunmuş,tül oyunu bebekler için çok önemliymiş.Bunları da Ankara Üniversitesi Gelişimsel Pediatri bölümü uzmanlarından öğrendim.
  Şimdi piyasada bir sürü oyun kitabı var.Bir tane de ben aldım tabi ki. Burada yüzlerce oyunlar var her yaşa göre.Sanırım gelişim için illa pahalı ve renkli o cezbedici oyuncaklar önemli değilmiş.Materyalsiz de yüzlerce oyunlar var, ve ev şartlarında yapılabilecek oyuncaklar.Evet hepsi inanılmaz çekici,ticari zeka ürünü. Anneler içinde çocuğun önüne renkli bir şeyler atıp o alemde boğulurken iş yapmaya zaman kalıyor.Bizim içinde biraz kolay oluyor.Bilinçsiz oyuncak yarardan çok zararlıymış.Bence bütün anne babalar oyuncak tarzınızı belirlemeli.(Ama ara sıra da renklilerden alsak birşey olmaz dimiii, çıngırak falan)

Masajı kim sevmez ki?

Azerbaycan da bir adet var, bebek masörleri.İlk geldiğim zaman duyup da şaşırdığım şeylerden biriydi.Bebek doğduktan bir süre sonra çağırıyorlar eve geliyor,ayda bir falan, zeytinyağı veya susam yağı ile bebeğin masajını yapıp gidiyor.O zamanlar bebek cahili olduğum için bu bana buluş gibi gelmişti , ne süper bir şeymiş dedim. Kara deftere not aldım ‘çocuk olunca masaj yaptırılacak’
     Bebek bakım kitapları alırken de aynı zamanda bebek masaj kitabı da aldım bir tane.Ayrıca Akıllı bebekler akademisi kitabı da bebek yogası diye bir dizi hareketlerin olduğu bir kart  vermişti. Baktım içindeki hareketlerin çoğu aynı.Tabi bu da yetmedi en sonun da tesadüfler eseri işinde uzman bir fizyoterapist hanımla tanıştık, o eşime ve bana birkaç derste yapmamız gerekenleri ve ne işe yaradıklarını ayrıntılı olarak  gösterdi.

   Bu kadar çaba tamam da bunun faydası ne? Bazı  insanın bakış açısına göre gereksiz geliyor, kimine göre zaman kaybı, kimine göre de ‘yapılsa iyi olur tamam da kim uğraşacak onunla’. Ama bence bu bebeğin gelişimi için gerekli olan en önemli şeylerden birisi.
   Bir önceki yazımda bebeklerin beyinlerindeki sinir bağlantılarından ve gerekli uyarımlardan bahsetmiştim.Görsel,  işitsel ve tensel uyarımlar.Bebeğe bu konuda ne kadar çok uyaran gönderirsek sinirlerin bir o kadar düzenli aktif hale geçmesini sağlayabiliriz demiştik.İşte masaj ; tensel temas ağırlıkta olmak üzere bunların bir çoğunu kapsıyor.Düşünsenize  kim hoşlanmaz masajdan.Kaslarınızın ne kadar gevşediğini, sinirlerinizin ne kadar yumuşadığını ve kendinizi ne kadar mutlu hissettiğinizi aynı şey bebekler içinde geçerli ama onlar için bunlardan çok daha fazlası var. Bebeğin vücudunda çok hafif sinir uçları var beyne giden ve siz elinizle dokunduğunuzda genelde daha güçlü olanları uyarıyorsunuz. Ama masaj sırasında birçok noktayla uzun süre temas ettiğiniz için daha çok uyaran gönderiyosunuz.Hatta bazı uzmanlara göre hafif bir keseyle bastırıp çekmek koşuluyla ,yada hafif bir diş fırçasını vücudunda gezdirmekle bu hafif sinir uclarını daha çok uyarıyorsunuz ve beynin daha fazla aktif hale geçmesini sağlıyorsunuz. Biz annemin yıllardır çekmecede duran iki başlıklı yüz temizleme aletini kullanıyoruz.Başlığın biri vibrasyonlu o kayranın ‘bam bam’ abisi diğeri de ‘fırça kardeşi’ .onlar her gün bizi ziyarete gelir ve bir sürü güzel şeyler anlatırlar, kayrayla sohbet ederler.Kayrada bayılıyor buna.Sırt masajı, omiriliklerin etrafına parmak uçlarıyla yapılan hafif masaj da sırt ve boyun kaslarının güçlenmesini sağlıyor. Masajın faydası saymakla bitmez bizce. Kayra ve ben çok seviyoruz.Sindirim sisteminin çalışmasını sağlıyor ve gaz problemi pek yaşamıyoruz  ( bizim kabızlığımıza pek etkisi olmadı ama olanlar varmış) Stress yaratan hormonları azaltıyor.Masaj yaparken devamlı konuştuğunuz için hem sizinle güzel vakit geçiriyor hem yavaş yavaş vücudunu tanımaya başlıyor.

   Biz kayrayla 40 günlükten itibaren öğleden sonra güneş çıktığında camın önüne tezgahı açıyorduk.Yağlarımız, bam bam abimiz , fonda sakin bir müzik.Kayra oyun halısının içinde, tepesinde vazgeçilmez kelebeğimiz , yarım saate yakın zaman geçiriyorduk. Sonrada güzel bir ikindi sütü emiyorduk ve tatlı bir uykuya dalıyorduk.Hala devam ediyoruz tabi ki şimdi tezgahı yere kuruyoruz.

 Bebek yogası kartında aylara göre hareketleri de değiştirerek anlatıyor. Ayak ve bacak masajları emeklemeye yürümeye hazırlık,el masajları ince motorlara hazırlık.Yüz masajı konuşma ve mimik hareketlerine yardımcı oluyor.Ayak altı masajı en önemlilerinden biriymiş ,  refleksoloji uygulaması bütün vücuduna etki ediyormuş okuduklarıma göre.Piyasada birkaç tane bebek masaj kitabı var ben Altın yayınlarının ‘Bebekler için masaj’ kitabını aldım işimizi gördü.

   Ben bebeğimde ve etrafımdaki uygulayan bebeklerde masajın çok faydalı olduğunu gördüm.Onun mutlu ve huzurlu uyuması beni en çok mutlu eden şeylerden biri ve bu çok işe yarıyor.

Akıllı Bebekler Akademisi

‘Çocukluk dönemlerinde öyle zamanlar vardır ki, beyinde bazı kapılar açılır ve gelecek içeriye alınır. Bu kapılar en fazla doğumla 3 yaş arasında açılır ve geleceğin büyük bir bölümü içeri girme şansını yakalar’                                              Graham Greene


Küçük siyah bir not defterim vardır ve içinde  her zaman alınacak bir kitap listesi vardır. O dönem ki ilgi alanıma göre değişir. Yurt dışında olunca;  her canınız sıkıldığında kitapçıya gidip,  canınızın istediğini alamazsınız.Bu nedenle de orada burada duyduğum kitap isimlerini not alırım her zaman.  Hamile olduğumu öğrendiğim  zaman hazırlıksız yakalandım böyle bir listem yoktu ama   tabi ki soluğu kitapçıda aldım ve ne kadar hamilelik kitabı varsa aldım.9 ay boyuncada okudum.bebeğin fiziki gelişimden, zeka ve  ruhsal gelişimine kadar. Elimden geldiğince de hamileliğimi mutlu düzenli geçirmeye çalıştım.Kitaplarda yazılanların hepsinin doğruluğunun kesin olduğunu bilemeyiz ama ya doğruysa:) Elimden geldiği kadar, mantığıma yattığı kadar, zevk aldığım sürece birçok uyarıyı dikkate almaya çalıştım.Bir bilginin doğru olabilirliği birkaç farklı kitapta bulunmasıyla artıyordu.Bazen etrafımdan tepki aldım, hatta bazen de dalga geçtiler, kimi de her şeyi kendi haline bırakmam gerektiğini, çok gereksiz çaba harcadığımı söyledi ama ben kendimi öyle rahat, mutlu ve güvende hissediyordum.Tabi ki en büyük şansım beni her zaman destekleyen ve benimle aynı fikirde olmasa bile bunu  kibar yollarla dile getiren bir eşimin olmasıydı.Doğumun son zamanlarında da bebek bakım kitapları okumaya başladım.Çaktırmadan etrafımdakilerden okuduğum bazı şeyleri soruyordum,  kimi aynı şeyleri söylüyordu kimi farklı.Bu benim ilk bebeğimdi, ilk deneyimimdi ve birazda olsa önümü görmek istiyordum, basit hatalar yapmak istemiyordum.Tabi ki her şey asla kitaplarda yazıldığı gibi değil.Ben sadece alternatif bilgi birikimim olsun istedim.Annem yanımızdaydı ve bize inanılmaz yardımcı oldu ama her şeyi bizim elimizden alıp kendi yaparak değil,biz çabalarken destek olup yetemediğimiz ya da acemi olduğumuz yerde müdahale ederek.

 Bizim için bebeğimizin üç çeşit gelişimi vardı. Fiziksel gelişimi ve bakımı,zeka gelişimi ve ruhsal gelişimi.Biz onun benim karnımda tercihleri olan bir birey olduğunu kabul ettik.Amacımız kendi isteklerimize göre onu şekillendirmek değil, amacımız onun yapısına,  karakterine göre kişiliğinin sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlayabilmekti.
  Bu konuda bu son okuduğum Mehmet Öz’ün kitabında çok güzel bir benzetme var.

‘Bize göre bir çocuğun gelişimi; uzun ve nasıl akacağı genelde belirsiz bir nehirde kayıkla ilerlemek gibidir.Kılavuz olarak siz , yönün ve hızın ayarlanmasına yardımcı olursunuz. Çocuğunuz da arkasına yaslanıp her şeyi izleyerek öğrenir.Böylece bir gün kendi kendine kürek çekip dümen kullanmayı öğrenecektir.

* Kayığınızı,  yani çocuğunuzun genetik yapısını göz önünde bulundurun.

* Kürekler, sizin davranışlarınız, hareketleriniz ve sözlerinizdir.

* Nehir çocuğunuzun içinde yaşadığı ortamı temsil eder.

* Sizin nihai hedefiniz , yolcuyu nehirde , bir aşamada dümeni devralabilecek kadar ileri götürmektir.’

Bu benzetme her başlık altında detaylı açıklamalarla devam ediyor.Benim hissettiğim şeyi daha güzel anlatabilecek bir benzetme olamaz sanırım.

  Bu yolculukta benim ilk hedefim 0-3 yaş arası gelişimleri.yukarıda belirttiğim üç başlık altındaki gelişim.Bunun içinde destek alabileceğim materyaller,eğitim kitapları, oyuncaklar, çocuk kitapları, müzik.En önemlisi bunları içinde barındıran bir ortam sağlayabilmek.

   Girişteki alıntıyı Akıllı bebekler akademisi adlı bir kitaptan yaptım.Yazarları Dr.M. Semih Summak ve Dr. Elçin Gören Summak. ‘Bebekler için beyin ve çoklu zeka geliştirme rehberi’ diye geçiyor.İlginç bir kitap.içinden alınabilecek çok şey var.Bu kitaba ve okuduğumun birkaç kaynağa göre de bebekler doğduklarında beyindeki sinir hücrelerinin çok büyük bir kısmı bağlanmamış oluyormuş.Zaman içerisinde, çok hızlı bir şekilde ,bulunduğu ortama ve aldığı uyaranlara göre bağlanıyormuş.Bir süre uyarılmayan sinir hücreleri ise etkisiz hale geçiyormuş. Sinir hücrelerini çözülmüş örgü iplerine benzetiyor kitapta.Bu algılamalar ise tatma,duyma,görme ve ten yoluyla oluyor. 3 yaşında artık bağlantılar tamamlanmış oluyor ve siz bu bağlantıları geliştirmeye başlıyorsunuz. Başka bir kaynakta okuduğum makalede de ‘ İnsanlar 3  yaşına kadar gelişim için bir şey yapmıyor , 3 yaşında elinde kalanlarla eğitime başlıyor’ diye yazıyordu.Uyarılmayan ve etkisiz hale geçmeyen sinirler kendi hallerinde bağlantılar oluşturuyorlarmış.

  İşte en baştaki parçanın anlatmak istediği nokta buydu.Ben buna yürekten inanıyorum ve bu yönde de elimden geleni yapmak, sanırım bebeğim için yapabileceğim en önemli şey diye düşünüyorum.

 Son olarak bunları yapan herkesin çocuğu süper zeka oluyor yapmayanların ki salak oluyor diye bir düşünce tarzı oldukça cahilce olur. Ama  yine de böyle düşünen insanların çok olduğunu biliyorum.Bunu  açıklamayı her ne kadar  yazdıklarıma hakaret saysam da sanırım gerekli.Biz ; ben ve benim gibi düşünen ve uğraşan anneler çocuklarında olmayan bir şeyi oldurmaya, az olanı çoğaltmaya, çocuğa bilgisayar programı gibi bir şeyler yüklemeye çalışmıyorlar. Çocuklarını süper zeka yapmaya da çalışmıyorlar. Sadece onlarda var olan kapasitenin (bu ne kadarsa) yeteneklerin (bu nelerse) ortaya çıkması için,aktif hale gelmesi için destek oluyoruz,yol açıyoruz, rehberlik ediyoruz. Bunların hiçbiri yapılmamasına rağmen zeki olan çocukların anneleri biz yapmadık salak mı oldu yerine,biz yapmadık bu kadar zeki birde ilgilenseydik neler olurdu acaba diye düşünebilir sanırım.Eski kuşaklarda bunları tetikleyen bazı ortamlar kendiliğinden bulunuyormuş ama şu anda bu ortamı sağlamak için çaba sarf etmemiz gerekiyor.