Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.  
     
 
   

Bilginin Evinde Balayı..

‘ İnsanların kendilerine verdiği en büyük ceza, özlerini dünyaya hapsetmektir’
    Azericeyi seviyorum. Bazı kavramları nasıl anlatırım diye düşündüğüm zaman, bazen Azerice kelimeler daha açıklayıcı geliyor. Sanki demek istediğimi, tam olarak o kelime ifade edecekmiş gibi hissediyorum. Türkçe deki ‘Kendi‘ kelimesi Azerice ‘öz’ olarak kullanılıyor. Mesela ‘Kendi kendine’ ‘Özü özüne – kendim giderim – Özüm giderim’ gibi.
 
   ‘İnsanların kendilerine verdiği en büyük ceza , ÖZ lerini dünyaya hapsetmektir sanırım’ Bu cümlede ki ‘insanın özü’ işte tam da anlatmak istediğim şey. İnsanoğlunun beş duyusuyla algıladığı bir dünya var, bir de bunların ötesinde hissedilen bir boyut . Yaşamın da özü var . Maddeci insanlar (yabancı kelimeyle; ‘materyalist’ deniyor galiba) sadece var olduğunu sandığıyla, hayatını idame ettiriyor. Oysa, hissedebilen insanlar için yaşam, dünya denilen fiziki hapishaneyle sınırlı değil. Her şeyin bir karakteri var, ruhu var, canlılığı var. Eşyaların, mekanların, duvarların, kelimelerin… Sorun hissedebilmekte.
      
         İnsanoğlunun yaradılışında inanılmaz özellikler var. Bu devirde bunlara yetenek denilse de, aslında her insanın özünde varolan ama zaman içerisinde sönen özellikler.
Bunların sönmesinin en başta ki nedeni, negatif enerjilerin birikimiyle, insan üzerinde oluşan kabuk tabakası. Bu tabaka kalınlaşıp sertleştikçe, iletişim azalıyor. Bu negatif enerji birikimi ise; stres, olumsuz düşünme, dedikodu, art niyet, yenilen içilen gıdalarda ki zararlı maddeler, elektromanyetik alanlarla oluşuyor. Bütün bunların ortasında duyarsız, suni yaşayan  insanlar ortaya çıkıyor işte.
       Benim için mekanlar çok önemli. Özellikle yaşanılan mekanlar. Dışarıdan baktığımız zaman beton kibrit kutularında yaşıyoruz. Ama başka çaremiz yoksa eğer, bunu pozitife çevirmeyi de bilmek zorundayız. Tabi ki en büyük hayalimiz bahçeli, ahşap bir evde, çocuk büyütüp, yaşlanmak ama bunun için şartların epey bi değiştirilmesi gerekiyor.
  
      Balayımız Kasımın sonuna denk gelmişti. Hakanın yurtdışında olması nedeniyle her şey için toplam  yirmi günümüz vardı. Mucizeyle birlikte on iki günde hayalimizdeki nikah için her şeyi hallederek balayına çıktık. Ama bu arada ben çok fena üşüttüm. Sesim tamamen gitti. Elimde bir poşet  otla geziyordum. Ihlamur ,adaçayı… Abant da büyük bir otele gittik. Göl manzaralı, gayet konforlu, güzel bir oteldi. Balayı çiftleri için de bir sürü promosyonları vardı hatta. Ben otelde ki bütün ilaç dolabını boşalttım. Bu arada da gezme derdindeyim tabi. Otelden Boluya giderken yol üzerinde, ormanın içerisinde küçük ahşap kulübeler gördük. Ön tarafta da bir restoran vardı. Meğer butik otel gibi bir şeymiş. Oda oda veriliyormuş. Biz bayıldık. Masal evleri diye geçiyordu. Biz en tepede ki Bilginin evine çarpıldık.  Hemen otele döndük, tası tarağı topladık ve beş yıldızlı konforu bırakarak koşa koşa dağ kulübesine geldik, hem de 39 derece ateşle. Valizleri getirdik, Hakan ‘kim çıkaracak’ dedi ‘Kendiniz abi ‘ dedi çocuk. Bu arada da ‘gece burada kimse kalmaz’ dedi yani gece telefon açacağınız bir resepsiyon falan yok. Ihlaya tıslaya çıktık tepeye. Her şey ahşap. Ama gerçekten masal evi gibi. A dedim telefon var, koştum , kablosu yokmuş, antikaymış. Lavabo ikiye bölünmüş kütüktendi. Kocaman bir şömine ve önünde iki tane sallanan sandalye. İnanılmaz romantik, rüya gibi bir ortamdı. Her sabah oduncu amca geliyor ,kapıdaki küfeye şömine için odun bırakıyordu.Beş yıldızlı otelde bulunan hiçbir konfor yoktu. Hatta oldukça da soğuktu. Bunun için de uzun süre daha iyileşemedim tabi ama hiç önemli değildi.  
  Mekanın enerjisi o kadar canlıydı ki. Hafızamda ki balayının fonu, bilginin evi olmuştu.
        Diğer mekanım ise  Bakü de ki ilk evimizdi.  50 metrekareydi. Sadece bir oda, bir oturma odası ve  balkon kadar bir mutfaktı. Yatak odasının küçük penceresi, tepeden mutfağa açılıyordu. Mutfakta, en fazla altı kişi, zar zor oturabiliyordu. Oturma odasında sadece bir koltuk vardı, ikinciye yer yoktu. İçi gayet modern döşenmişti ve fiyatı da büyük evlerle aynıydı ama ben ısrarla bir buçuk sene çıkmadım o evden. Benim ilk evimdi. Bende evin ilk misafiriydim. Misafirimiz, özellikle de yemekli misafirlerimiz hiç eksik olmadı. O mutfakta ne sohbetler geldi geçti. Evin içini tamamen kendi enerjimizle doldurduk. Sonunda tabi ki sığamadık ve çıkmak zorunda kaldık. Üzülerek… 
 Japonya da insanlar ev tutmadan önce feng shui uzmanlarını çağırıyorlarmış. Uzmanlar, duvarlardan hissederek ve evin konumuna bakarak,  enerji analizi yapıyorlar ve olumlu olumsuz yönlendiriyorlarmış. Örneğin evde daha önce oturan insanlar çok kavga etmişse, yeni taşınan insanlarda da huzursuzluk oluyor, çok yemek yiyen birileri yaşamışsa, insanlar ona göre etkileniyormuş. Bu felsefe artık, mimarların bile faydalandığı bir kaynak oldu. Tabi ki , yukarılarda bahsettiğim; özünü dünyaya hapsetmiş insanların, bu tür felsefeleri anlaması beklenemez. Ama her insan hayatında birkaç kez de olsa; bazen girdiği ortamlarda birden irkilir, biran önce oradan  çıkmak ister, bir soğukluk hisseder. Bunun nedenini de mantıklı bir biçimde açıklayamaz.  Tam tersi de olabilir. ‘Ben bu eve çok ısındım’ cümlesini kullanabilirler.
 İşte bunun nedeni, insanların etraflarında oluşan o kalın ve sert kabuğun çatlakları arasından sızan enerjisidir. Zor da olsa herkes bunu birazcık hissedebilir. Evren için insanoğlunun bir şeyleri  kabul edip etmemesi o kadarda önemli değil… O bildiğini yapmaya devam eder..

Bir Kaç Yüzyıl Geçerli Ehliyet…

Annemin zamanında ki çocuklarla, benim zamanımda ki çocuklar arasında bu kadar fark olması, dünyanın geleceği açısından beni korkutuyor. Bu kadar kısa süre içerisinde, insan denen varlığın beyin yapısı, bu kadar hızlı değişir ve gelişirse birkaç kuşak sonra bize ne diye bakacaklar. İlkel insanlar, taş devri insanları, teknolojisiz insanlar veya başka neler diyecekler. Biz şu anda geleceğin ilkelleriyiz yani. Benim torunum, annem hakkında, ‘Biliyor musun,  internete kablo ile bağlanıyorlarmış, ne garip dimi’ diyecek. Ben bile o kadar süre  google’sız nasıl yaşamışız hiç anlayamıyorum ki o nasıl demesin ki.

   Ben mi büyüdükçe küçülüyorum, yoksa bu dönemin çocukları mı, küçülmeden büyüyor bilmiyorum. Yeni nesilde büyük bir farklılık var, orası kesin ama bu gelişme mi gerileme mi. Neye göre gelişme, kime göre gerileme olabilir. Çok göreceli. Kafam çok karışık. Oğlum olduktan sonra her şeye çocuk gözüyle baktığım için onlarla empati kurmaya çalışıyorum. Onlar gibi düşünüp hissetmeye çabalıyorum ama çok zormuş bunu yapabilmek.
 
   Bugün ev sahibimizin eşi aradı. ‘Oğlum Kayrayı çok görmek istiyor, bir haftadır başımın etini yiyor, görmesi mümkün mü?’ dedi. Tabi ki dedim. Aşağı parka inerken haber vereyim gelsin. Bir süre sonra telefon açtım , çocuk geldi. Elinde bir paket. Diş kaşıyıcısı almış. Hediyesiz de gelmeyiz. 6-7 yaşında bir erkek çocuğu. Karşılıklı sohbet ettik. Bana ‘ Dikkat edin de fazla ısırmasın, yoksa yırtılır . İçerisinde tuzlu su var yutabilir’ dedi. Baktım gerçekten  de diş kaşıyıcısının içinde   su var, ama incelemeden anlaşılmayacak bir şey. Nerden biliyorsun dedim. Ben küçükken ısırmıştım da yırtılmıştı dedi.  Neler yapıyorsun dedim, ‘okul vardı ya bugün, birden dörde kadar, çok yoruldum’ dedi. Sinemadan, bilgisayar oyunlarından, sohbet ettik, ‘biliyor musun?’ dediklerine hep ‘bilmiyorum’ demek zorunda kaldım. Bu çocuk Azeri ve bütün sohbeti Türkçe yaptık. Sonradan anladım ki, aslında Kayradan çok, benimle Türkçe pratiği yapmak için gelmiş. Çizgi filmlerden Türkçe öğrenmiş. Bunu kullanmak istiyor.
 
   Yan binada oturan başka bir çocuk var. O da 10-11 yaşındadır en fazla. Arabistan’dan gelmişler, Bakü de Oxford’a gidiyor. Arapça, İngilizce, Rusça ve Azerice konuşuyor.Onunla Şans eseri,  karışık milletten insanların olduğu bir ortamda bulunduk . Herkes aynı anda, farklı bir dilde konuşuyor çocukla. Arapça, Rusça, Azerice İngilizce, Türkçe. Hızlı bir şekilde, herkese soru sorulan dilde cevap verdi. Eskiden olsa bu çocuğa dehşet derdim ama artık bunlardan o kadar çok ki etrafımda. Yalnız buradaki gariplik şu; bazıları şartları gerektirdiği için bu şekilde donanımlı yetişiyor, bazıları ise ailelerin üstün çabaları sonucu.
  Özel olarak  çaba gösteren ailelerin çocuklarına ‘Proje Çocuklar’ deniyormuş Şimdi moda bu. İlla biz bir şeyleri sınıflandırmak, çerçevelemek zorundayız ya. Bu aileler çocuklarını kurstan kursa koşturan, daha doğmadan facebook, twitter, adresleri alan, onlar için kariyer planlaması hazırlamış insanlar. Anne – baba bulunduğu hayat şartlarına göre kafada bir resim çizmiş ve çocuğu da ortasına yerleştirmiş. Bunun içinde ne gerekiyorsa planlamış. Çocuğun 25 yaşındaki cv si hazır yani. Tabi bu aileler zamandaki hızı yeterince dikkate almadığı için, kapasitelerinin, geleceği planlamaya yetmeyeceğini ve bu gidişle o çocuk 24 yaşına geldiğinde, o kariyer planının, komik bir yerde kalacağını hesaplayamıyor. Belki o zamanda facebook, bizim zamanın chat programı Mırc gibi kalacak.
    Diğer tarafta ise bu teknolojik kirlenmeye karşı, organik çocuk yetiştirmeye çalışan ve gerçek ‘doğal’ ile organik adı altında ki ‘doğal’ arasında sıkışmış aileler var. Ayrıca  bu takıntılar daha çok, anneler tarafından yaşanıyor. Babalar ise araştırmacı annelere tamamen teslim olmuş durumda. Olmasa da laf geçiremiyorlar ki zaten. Bu anneler de hayallerinde ki ile gerçek arasında uygulama sıkıntısı yaşıyorlar. Şehrin ortasında köy hayatı yaşamaya çabalıyorlar. Bulundukları ortamı en uygun hale getirmek için kendilerini paralıyorlar. Her şeyin en sağlıklısı, tamam bende aynı fikirdeyim ama artık mikroplarda evrimleşti. Nerde o eski mikroplar. Ben hala yoğurdu hangi sütle mayalansam diye kıvranıyorum. En son, hepsini birbirine karıştırıyorum artık. Köy sütü, UHT li süt, bebek sütü. Kayra da sonunda bu sütler gibi karışacak sanırım.
  Bir gün Ankara da bir yemekte çok sevdiğim bir hanım Kayraya bakarak bunlar kristal bebekler biliyorsun dimi, dedi. Hayır dedim bilmiyorum. ‘Önce indigo bebekler geldi, sonra kristal bebekler’ dedi. Tabi hemen eve gelir gelmez bir araştırma. İndigo ne? Kristal ne?
  Kristal bebekler her şeyin bilinciyle geliyor dünyaya. Düzeni değiştirmeye güzelleştirmeye geliyorlar. 2000 sonrası doğan bebeklerin bir kısmı kristal bebekler. Çok hassas, sabırlı, anlayışlı, paylaşımcı, her zaman pozitif düşünen, olgun ve bazı güçleri olan bebekler. Kiminde telepatik güçler olduğu için, geç konuşabiliyor. Aileler problem olduğunu düşündüğü için ilaçlara başvuruyor ve sistemi bozabiliyor. Genel olarak kafaları vücutlarına göre daha büyük, gözleri iri ve farklı bakan çocuklar. Bazılarının ise ellerinde iyileştirme enerjileri var. Zaman içerisinde eğer bu özellikleri fark edilip ona göre yetiştirilirlerse süper oluyorlar ama bunlar sorun olarak düşünülür ve doktor doktor gezdirilirlerse tamamen çöküyorlar çocuklar. Bu da başka bir çocuk boyutu işte.
   Zaman, teknoloji ve insanların hızları birbirine uymadığı zaman ortaya çok büyük sorunlar çıkıyor. En önemlisi de yeni nesil ile ilgili, tutarsız eğitimler. Bunu bir miktarda olsa düzenleyebilmek için de  alternatif eğitim sistemleri kullanılıyor.  (Son zamanlarda özellikle okul öncesinde en çok beğenilen eğitim sistemi Montessorie eğitimi.)
Artık insanların ben çocuğumu kendi bildiğim gibi yetiştiririm deme lüksü kalmadı. Eskiden tek okul, tek formaymış gidiyormuş. Şimdi gitmiyor, tıkandı sistem. Sen bu öyle, bu böyle derken ortaya birbiriyle çok uyumsuz bir topluluk çıkıyor. Bunu en iyi çocuk parklarından anlayabilirsiniz. Kimi çok sakin, kibar, uyumlu, doğaya saygılı, vur eline al ekmeğini tarzında, kimi vur kır parçala, kimi elindeki oyun aletine bakmaktan etrafını göremiyor. Esikiden de farklıydı ama arada bu kadar uçurum yoktu sanırım.
   Ben üniversiteden sonra anneannemle bir yıl birlikte yaşadım. Kimi zaman o bana uyum sağladı, kimi zaman ben ona. Ama hayatımda ki iyi ki yapmışım listesinin en başında gelir bu bir yıl. Her şeyi unutsam da onunla ilgili anılarımı hafızamın en özel köşesinde saklıyorum. Çünkü o benim geçmişim. Şimdi düşününce Kayra’nın gelecekteki hayatı ve anneannemin anlattığı gençliği. Kaç yüzyıl var arada. Annesinin anneannemi yetiştirirken hangi eğitim sistemini seçsem diye düşündüğünü hiç sanmıyorum.Bence sadece bu dönem geçiş dönemi. Dünyanın bu zamanında bir sıçrama yaşanıyor ve o yüzden bir kaos yaşanıyor. Eğitim sadece küçük bir kesit.
     Eğitimin şekli olursa olsun, ne kadar çok şey bilirsen bil,  eğer kendinden iki kuşak öncesi ve sonrasıyla anlaşabilecek kadar sabırlı, anlayışlı, saygılıysan ve bunları önemsiyorsan iyi bir insan olmuşun demektir. Bu da her yüz yılda geçerli bir ehliyet. Eğitim şeklin beyine bilgi yüklerken, kalbine vicdan da yükleyebiliyorsa kimseyi dinleme devam et…    
   

Susarak Anlat

 Bizim de okulumuz açıldı ne var yani. Herkesin okulu açılmış, hava atıyorlar, bizim de açıldı okulumuz. Hatta bugün play&learn vardı. Oynayalım – öğrenelim, oynadık – öğrendik. Çok eğlenceliydi. Gerçi benim için 7,5 kg la bir oraya bir buraya koşmak oldukça yorucu oldu ama olsun.

    Ortada bir sürü farklı milletten çocuk dolanıyor. Afrikalı, Azeri, Rus, Türk, İngiliz… Ülke Azerbaycan, dil karışık. Dört dil ; Azerice, Türkçe, Rusça, İngilizce. Herkes birbirini anlıyor. Ortamda tek ortak dile sahip varlıklar bebekler. Dil Bebekçe. Okumaya devam et Susarak Anlat

Fırınlama İşlemi Nerede?


        İnsanın, kendini  bilme yaşı bilmem kaçtır. O zamana kadar hayat, insanı, anne ve babayla işbirliği içinde güzelce bir yoğuruyor. Hamur kıvamına  geldiği zaman da başlıyor şekil vermeye. Bu şekil verme işlemi ise bir ömür sürüyor. (Sanırım fırınlama işlemi diğer âleme kalıyor.) Kaç yaşına gelirsen gel bir türlü ‘ hah işte ben buyum’  diyemiyorsun. Diyen varsa helal olsun ama ben diyemeyenlerin tarafındayım. Çünkü devamlı kendimi şaşırtmayı başarıyorum. Hakanın takıntısıdır bu, benim kendimi birkaç parçaya ayırmam. Başka türlü kontrol edemiyorum ki hayatı. Bir ucundan tutsam diğer tarafı kaçıyor.

   Nasıl sokağa çıplak çıkamıyorsan, karakter olarak da aynısı geçerli. Topluma -Rol’süz- çıkamazsın. Rolsüz çıplak halini,  bir sen görürsün, onu da kimseye anlatamazsın zaten. Kadınsın, erkeksin, evlatsın, öğrencisin, çalışansın, müşterisin, eşsin, annesin, babasın,komşusun, arkadaşsın, torunsun, osun, busun, şusun….
       Bütün bu rollerin de replikleri ve çerçeveleri bellidir. Kadın dediğin böyledir, erkek dediğin şöyle.. Sistem böyle kurulmuş. Tamam ona bir itirazım yok ama sistem ana hatlarıyla kurulmuş. Ayrıntılar serbest bırakılmış. İnsanoğlu aralardaki boşluları doldurarak, neden kendine eziyet eder ki. Bunu anlamıyorum işte. Topuksuz ayakkabıyı sevmeyen kadın olabilir mi, ya futboldan anlamayan erkek, olamaazzz.
   
     Üniversite döneminde pek giyim kuşama meraklı bir insan değildim. İki ayakkabıyı beş kitap birimine çevirirdim. Her şeyi kitap birimine çevirirdim. Hayata bakışım pek giyim kuşam penceresinden değildi. Okul bitti, çalışmaya başladım. Baktım ki girdiğim dünyada ye kürküm ye deyimi çok kullanılıyor. Cebinde paran olduktan sonra  gerisi bir iki günlük iş. Gittim baştan aşağı, yenecek ne kadar kürk varsa en iyilerinden aldım. Baktım ki insanoğlu kürkün tadını çok seviyor. Ama insanın önceliği bu yönde olmayınca kredi bitiyor, kapsama alanı dışına çıkıyorsun.
     
     Sonra dedim şu iş nedir, ne değildir, ciddi olarak bir bakayım. Baktım ki sektörde kadınlar ikiye ayrılıyor. On iki saat ambalajı düşünmeden yaşayan ama çaba sarf etmeden de kendine bakan kadınlar. Akıllılar, zekiler, kültürlüler, çalışkanlar, başarılılar ama aynı zamanda şık, bakımlı ve güzeller. Saatlerce alışveriş yapmıyorlar, ayakkabıları hayal etmiyorlar, bunlara zamanları da yok ama başarıyorlar.
 Diğer kesim ise, biblo gibi gezen, kadınlığı kendilerinden önce giden güzeller.  Tepeden tırnağa denilen deyimin, gerçek anlamıyla kendileriyle ilgilenen, ansiklopedileri dolduracak kadar marka adı bilen hatunlar. O marka isimlerini bilmek sanıldığı kadar  basit değil ha. En az elli parçanın, en az yirmişer tane markası var. Rujundan , ayakkabısına ıvırından zıvırına kadar. Bunlar da ciddi bir mesai gerektiriyor.
Hele bu konuda uzmanlaşmış bayanlar bir araya geldi mi, aval aval bakar kalırsınız. Zaten başka konuya da zaman kalmıyor ki. ‘Kadın’ denen role sahip varlık, bunlardan da azıcık anlamak zorunda.
      Evlenme dönemine gelince işler değişiyor. Anlıyorsun ki o zamana kadar aşağıladığın bu kültürün önünde diz çöküyorsun. Hangi ucundan başlanacak acaba. Ne var 50 tane farklı eşofman alsan her gün birini giysen. Üzerine de siyah tişört bitti gitti. Olmuyor işte. Neyse kendini düzene sokuyorsun, bakıyorsun ki, bu sektör de zevkliymiş. Kadınsın ya genlerinde var ne de olsa. Tam her şey yoluna girdi derken, hoop hamilesin. Kilolar gelsin, dolaptakiler gitsin. Anne oluyorsun, gelen giden daha çok karışıyor birbirine. Ne eskisi gibisin, ne dokuz aydır olduğun gibi ne de yenisin. Her şey tepetaklak.
   Artık anne rolündesin. İkinci plandasın. Önce meleğin,  sonra sen. Yemekte de, giyinme de de, alışverişte de, uykuda da… Saçını taramaya zamanın yok, kestir gitsin. Takıları kaldır dolaba. Çocuğa batar, çeker, yutar.
   
  Başlıyorsun kendinle didişmeye. Kimsin sen?. Etrafındakiler için normal bir kavga bu. Fısıldaşmalar geliyor arkadan; Loğusa, loğusa dokunmayın, geçer.
   Düşünüyorum; insan kendini anlatırken belirli kalıplara sokmak zorunda. Ben bunu severim , sevmem, düşünce tarzım bu, bakış açım bu, doğrum bu, yanlışım bu. Böyle insanlarla anlaşırım, böyleleri ile hayatta anlaşamam. Önceliklerim bunlar. Eğer evlenirsem kesinlikle bunları yapmam. Çocuğum olursa böyle davranmam. Böyle bir sürü kriterimiz var. Giyimde tarzın olmak zorunda, yemekte zevkin belli olmalı, siyasi fikrin olmak zorunda. Güler yüzlü tanımına girdiysen surat asamazsın, suratsızsan gülünce bir terslik var demektir.  
   
 Sonra günün birinde, kalabalık bir parkta, oturursun bir banka, insanlara bakarken düşünürsün; ‘ben ne yapıyorum’ diye. Bakmışsın ki ‘ben böyle biri olmam’ dediğin kişilerden beter olmuşsun. Kontrolü kaybetmişsin. Doğruların, hayallerin, prensiplerin bir köşeye savrulmuş sen bir köşeye. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş, haberin yok.
   Şimdi hata nerde? İnsanoğlu kendini tanımlarken acelemi ediyor. Daha hamur şeklini almadan, ben buyum demek, ne kadar doğru? Ne kadar önyargısız olunabilir? Acaba hayatımızda şartlanmalar  gereğinden fazla mı? Bazen yanlış olduğunu anladığımız kurallarımızı, sırf insanlardan korktuğumuz için, devam mı ettiriyoruz. Daha esnek olsak, hayal kırıklıklarımız, gel-gitlerimiz daha mı az can yakar.
   

Palyaço Kukla


    Bazen bir kelime duyuyorum. O kelime oltaya takılmış balık gibi beynimde zıplayıp duruyor. Alıyorum su dolu kovaya atıyorum. Sonra bir ikincisi takılıyor ve o da kendini kovada buluyor. Sonra hissediyorum ki bu kelimelerin bir ortak yanı var ama ne. Bunlar sanki bir bütünün parçaları ve birleşince çok uzun bir yazı çıkacak ortaya. İş ki ortak bir ipe bağlayabilmekte. Konu dilimin ucunda dolanıyor dolanıyor ama bir türlü kendini dışarı atamıyor. Arkadaşlarımdan birine diyorum, çek çıkar şu konuyu dilimden. Bir cümle söylüyor ve konu erimiş çikolata gibi damla damla akıyor kağıda.

    Bir gün kuzenime kayranın kuklalarından bahsederken bana seninde bir kuklan vardı hatırlıyor musun dedi. O söyleyince şöyle gözümün önünden hızlı bir resim geçti ama hatırlayamadım. Nasıldı dedim. Bilmiyorum ama palyaçoydu sanırım dedi. Hatta gece gündüz onunla dolaşırdın, çok severdin, nasıl hatırlamazsın dedi. İçim cız etti. Oyuncaklarımın çoğunu hatırlamıyorum ama palyaço kuklamı nasıl unuturdum kesin ona hayalimde bir karakter çizmiş, canlandırmıştım ve şimdi  unutarak, ona ihanet etmiş oldum. Nerede onu da bilmiyorum.  Derinlerde bende bir palyaço sevgisi vardır, demek ki oradan geliyormuş hiç fark etmemiştim.
    Kuklalar ne kadar özel oyuncaklar. Hayal gücünü bundan daha güzel geliştirebilecek bir şey olabilir mi acaba.  Çocukların kendilerine ait kurdukları dünyada bence toplumu oluşturabilirler. Bizim de ‘Kayranın Çiftliği’ kuklamız var, birde Aylin ablasının çok uzaklardan gönderdiği inek kuklamız var. Onlarla kurduğumuz hayallerimiz var. Tabi kukla sanatı o kadar kolay bir şey değil. Onu canlandırmak için sizin de geniş bir uydurma kabiliyetiniz olması gerekiyor. Ses tonunuz ne kadar kötü olursa olsun değiştirebilmeniz gerekiyor. Kayranın bakışlarından daha bir şeyler çözemiyorum ama onunla ilgili şöyle bir kriterim var; ağlamadığı ya da surat asmadığı her şeyi, sevme ihtimali yüksek. Bu yemek için de , insanlar içinde , oyunlar içinde ve birçok konu için geçerli bir kriter. Bence kuklaların şansı da yüksek.
   
     Kayradan önce eşimin yiyenlerine hediye olarak  Hacivat – Karagöz kukla paketi almıştık. Kutuyu açıyorsunuz; sahnesi , birçok karakter kuklası , çocuklara yönelik hazırlanmış yazılı diyaloglar,maskeler var. ( çevre bilinci, müzik gibi konularda çok eğitici diyaloglardı) . Akşam ışıkları kapattılar, masa lambasını açtılar, gölgeleme işlemi hazırlandı, seyirciler yerini aldı ve sahne alındı. O zaman, inanılmaz hoşuma gitmişti ve çocuklardaki yeteneği ortaya çıkarmak, öz güveni artırmak için bundan  iyi bir araç olamaz, diye düşünmüştüm. Şimdi aynı setin en büyüğünü Kayraya almak istiyorum. Gerçi o dev kutuyu Baküye nasıl getiririz bilmiyorum ama bir yolunu kesin bulurum. Birde palyaço kuklama kendimi affettirmek için kesin  bir tane almam lazım.
  
    Bu arada iki aya kadar yapbozlara başlıyoruz, yaşasın. Benim üniversite de ve sonrasında en sevdiğim şeydi puzzle yapmak. Her zaman yarım bir yapbozum ve bittiği zaman  hangisini alacağım belliydi. Hep hayal ederdim; umarım evlendiğim zaman, eşim de bundan zevk alır ve beraber yaparız diye. Dileklerim kabul olmuş. Hakanların evine ilk gittiğimde, her oda da ayrı bir puzzle tablo vardı. Hatta o da benim gibi hayal edermiş ve bir tane yapboz almış bunu evlendiğimde eşimle yaparım belki demiş ve saklamış. Bakü ye  gelmek için valiz hazırlanıyor. Anneler havlu, nevresim basmaya çalışıyor, biz de yapbozu tıkıştırmaya. Onlar kızıyor çıkarıyor, biz koyuyoruz. Havlu gitmese de olur ama bunun gitmesi lazım. Kavga gürültü getirdik. Tam beş ayda yapıldı. Benim o zamana kadar ki en zor yapbozum, annemin aldığı ilk yapbozdu. Bir insanın iç organları, hem de en ince damarlarına kadardı. Sonrasında da bu yaptığımız işte.(Akıllı eşim demek ki zor olduğu için saklamış diye de düşünmedim değil. Sandığım kadar romantik olmama ihtimali de var yani). Kayranın oyuncakları konusunda herhalde tek hemfikir olduğumuz nokta puzzle.
 Ben kendimle ilgili birçok konuda, bunun olumlu  etkisi olduğuna inanıyorum. Parçadan bütüne gidebilmek, özellikle sabır, bir şeyin ayrıntısından tamamını hayal edebilmek, bütündeki renk geçişlerini görebilmek, sabırla yavaş yavaş   yaptığınız bir şeyin tamamlandığındaki başarma duygusu. Bir çocuk için bu inanılmaz bir motivasyon nedeni. Ben başardım duygusunu hissettirmek. Bana kalsa bu konu da sayfalarca yazabilirim çünkü bizim hayatımız da önemli bir oyuncak.
  
   Bizim küçüklüğümüz de TV de,  Pazar günleri origami programı vardı. Birileri yapardı biz de arkasından aynısını yapardık. Elişi kağıdından yapılmış bir sürü parçam vardı. 
Çocuklarda ince motor becerisi denilen bir kavram vardır. İnsanlar  öğretmen değilse bu kavramlarla Anne baba olunca tanışır. O zamana kadar çok basit görünen, sanki doğuştan biliniyormuş sanılan, herkesin kolaylıkla yaptığı düşünülen bazı hareketler, aslında çocukların büyük çabaları sonucunda elde ettikleri kabiliyetlerdir. Hatta bazen normalden geç veya erken kazanılabilir. Mesela kağıt kesmek ve yırtmak, çatal kaşık tutmak, kalem tutmak vs gibi basit şeyler o kadar da basit değildir. Bir çocuğun en az 5-6 yaşlarında ayakkabısını bağlayabildiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. İşte bu becerileri geliştirmek için bir sürü yöntem vardır.
Origami bir çocuk için bulunmaz bir nimet. Hem motor becerilerini hem de matematik zekasını geliştirmek için.
   Matematik öğretmeni olan yakın bir arkadaşım, bir öğrencisinin, derste onu dinlerken devamlı origami yaptığını ve ders sonunda da bitirdiği parçayı ona  hediye ettiğini anlatmıştı. Dolabının bir bölümünü bu parçalara ayırmıştı. Hatta bir gün, annesi gelip;  çocuğunun okulda ‘Matematik ve Origami Bağlantısı’ hakkında bir sunum ödevi aldığını ve bu konuda ona yardım edip edemeyeceğini sormuş. Bu beni çok etkilemişti.
  Bunu duymadan önce başka bir arkadaşımın oğluna origami kitabı almıştım. Çok mutlu olmuştu. Sonra da gidip kendimize almıştım ( Kayra için). Çok bulunmuyor onun için bulduğum yerde alıyorum ki kütüphanemizde bulunsun. Belki ilerde çocuklarla origami partileri yapabiliriz.
  
   Son zamanlarda deli gibi Kayraya Flash kartlar arıyoruz, hazırlıyoruz. Bilgisayardan çıktı alıp plastikle kaplatıyoruz. Bu kartları ara ara kısa süreli göstererek, görsel algısını geliştiriyoruz. Bunlar hayvan, meyve veya farklı basit eşya resimleri. Bir süre sonra birkaç kart arasından sorduğumuzu gösterebilecek. Bunları aradığımı bilen bir arkadaşım, Türkiye den bize eşleştirme kartları getirmiş. Tam istediğim gibi ve çok işimize yarıyor. Akşam Kayrayı uyutunca, Hakan, hadi eşleştirme oynayalım dedi. Ben çok severdim dedim. Bizde çok oynardık dedi. Kartları yaydık yere. Tabi ki o kazandı ama çok eğlendik. Sonrada hafıza oyunu oynadık. 20 kartı sırayla aklında tutacaksın. Bana güvenemedi 12 kart gösterdi. Tabiî ki hepsini de sırayla saydım. Sayamasam o sayacaktı.( Zamanında bana fotografik hafıza tekniklerini öğretmişti ama öğrendiğime pek inanmıyordu sanırım ki hepsini sayınca şaşırdı)
  Hatta bunu Montessori eğitiminde koku tüpleriyle yapıyorlar. On tane aynı şekilde ki kavanoza pamuklar yerleştiriliyor ve ikişer tanesine aynı olmak şartıyla aromatik kokular dökülüyor. Kavanozlar karıştırılıyor ve çocuklar kokulara göre eşleştirme yapıyor. Çocuklarda  birden fazla hafızayı geliştiriyor.
   Aklımdaki kova da  kıvranan beş kelime vardı . Arkadaşıma haydi beyin cimlastiği yapalım dedim, sana beş kelime. Puzzle, origami, kukla, eşleştirme ve koku tüpü.  Ne yapıcaz dedi. Bunlarla ilgili yazı yazılsa, konusu ne olurdu dedim. ” Farkındalığın yeniden oluşturulması” dedi.
Bu kelimeler bana; bir şeylerin, bozularak, parçalanarak, katlanarak, kendi yapısı değiştirilmeden, farkındalığı artırarak, yeniden oluşturulmasını ifade ediyor, dedi.
  Hakana sorduğumda ise  ‘Çocuk ve Zeka’ dedi.
 İkisinin de cevabı doğru ve etkileyiciydi. Benim aklıma gelenleri de bu iki cevapla birleştirince ortaya böyle bir yazı çıktı işte.
   Çocukluğumdan gelen, zevk aldığım oyunların, önce eşimle ortak zevklere dönüşmesi, sonra da oğlumun gelişimi için gerekli ve eğlenceli oyuncaklar haline gelmesi. Sanırım kelimeleri kovadan çıkarabildik.  

Kahve Çekirdeği…

 Melekler dünyaya  doğduklarında, hayata ilk tutunma aracı anne kokusudur. Annelerinin yüzlerini göremezler, seslerini de tanırlar ama anne kokusu onları en çok güvende hissettiren şeydir. İnsanlar onlara hoşgeldin demek için geldiklerinde   ilk olarak koklarlar. Bebek kokusunu sevmeyen olamaz. Onun üzerine sinen koku, gelirken ona eşlik eden meleklerin parfümüdür belki de. Ya da geldiği dünyanın rüzgarı, bilinemez. Ama bu dünyaya ait bir koku olmadığı kesin. Anneleri ve bebekleri bir odaya koysanız ve gözlerini bağlasanız, istisnasız hepsi birbirini bulabilir. Kokularından tabi ki. Her insanın, parmak izi gibi ten kokusu vardır ve bunu en iyi çözen de anneler ve bebekleridir.

Cevizli Ekmek Tadında Sohbetler…

Bakü de bir Çin  restoranı

Küçükken en sevdiğim şeylerden birisi tüplü çikolatalardı. Bitmesin diye yavaş yavaş yemeye çalışırdım. İki üç lokmada bir kapağını kapatır. Damağımda çikolatayı iyice yayar ağzımda bekletirdim O tada doymadan yutmazdım o lokmayı. Sonra kapağı açar ve biraz daha çekerdim içime. En sonunda da demir tüpü altındaki dikişi kalınlığında katlaya katlaya kalanı çıkarmaya çalışırdım Bazen daha da ileri gidip tüpü kesip içini sıyırdığımda olmuştur. Şimdi de ara sıra alışverişe çıktığımızda görüyoruz. Aşkımla birbirimize bakıp gülüyoruz, alalım mı?

   

    Bazı tatlar vardır, damağınızda hissetmeye doyamazsınız. O lokma hiç bitmesin istersiniz. Ağzınızda çevirdikçe çevirirsiniz. Ama bu her zaman yemek olmaz. Bazen bir şarkı olabilir, bir kitap olabilir, güzel bir tatil, karşısında oturduğunuz bir manzaranın verdiği duygu, bazen de güzel bir sohbet. Hepsinin ortak yanı sizde uyandırdığı duyguyu kelimelerle tarif edememek ve  hiç bitmemesini istemektir.

  Arkadaşlarımızı ağırlamayı çok seviyoruz. Kayrayla,  ciddi bir misafir hazırlığı yapamıyoruz tabi ki ama zaten gelen arkadaşlarımız da bunu çok fazla önemseyen insanlar değil. Misafircilik oynamıyoruz yani. İstediğimiz güzel bir çay ve eğlenceli sohbetler.(En azından ben böyle umuyorum) Ama sadece çay da çok boş oluyor bende öğlenden ekmek koyuyorum makineye. Demlene demlene 4 saatte pişiyor cevizli ekmeklerimiz. Yanına güzel bir peynir, dolduruyoruz sehpamıza, çaydanlığı da koyuyoruz yanımıza. Kimse uzak kalıp da konuyu kaçırmasın, konu dağılmasın. Atıyoruz yere minderi. Ekmek, çay muhabbet gırla gidiyor. Çay bitiyor, o arada aşkım sessizce yenisini demliyor hemen.  Çay bitince, konu bitecekmiş gibi geliyor sanki. O bardakta soğusada, dursun önümüzde. Kuru bir ekmek peynirle, konu konuyu açıyor, oradan buraya atlanıyor, arada kahkahalar kopuyor.Herkesin elinde kelimeleri, cebinde  hatıraları, pişti oynuyoruz. Biri bir konu atıyor, diğeri başka kartla aynı konuya pişti yapıyor. Bazen konular yığılıyor ortada. Başı hatırlanmıyor. Sonunda ‘Ekmek çok güzel olmuş’ deniyor ama asıl,  sohbetin tadı, ekmeğin arkasına saklanıyor.

  Oğluşki annesinin gündüz çok yorulduğunu bildiği için, izin veriyor bu kısacık ve  tatlı zamana. Annesi mutlu olunca o da melekleriyle rüyalarında rahat rahat geziyor. Bütün günün yorgunluğu, yerini, beyinde yanan bir sürü ışığa ve damakta kalan çikolata tadına bırakıyor. 
    
  En çok özendiğim şeylerden birisi, belirli bir yaş üzerinde ki akademik insanların bir araya gelip uzun uzun sohbet etmeleridir. Genelde sohbet kitaplardan gider. (Azerice bir deyimdir ‘ sohbet neden gider = konu nedir’ ) Geçenlerde TRT Belgesel de İstanbul un sahaflarını anlatan bir belgesel izlemiştim. Orada bazı âlimlerin haftada bir gün, bir araya gelip, nasıl çay içip  sohbet ettiklerini anlatıyordu. Kıymet bilenler için çok değerli bir karedir ve benim içimde bir şeyleri tırmalayan bir sahnedir, o sohbet sahneleri. Keşke görünmez olup orada bulunabilsem.  

    Artık insanların bir araya geldiğinde siyaset, futbol, işleri, kendilerini övmek, çocuklarının başarıları, alışveriş  gibi sıradan konuların dışında, konuşacak bir şeylerinin olması, nadir görülen bir durum. Çünkü konuşabilecek çok fazla malzemeleri yok.

   Ben beyin jimnastiklerini seviyorum. Kendine güvenen, gerektiğinde yanlış olduğunu kabul eden, karşısındakinin fikrini önyargısız dinleyebilen, fikrini rahatça söyleyebilen, benim bilmediğim konularda bilgisi olan, beyni benden farklı çalışan insanlarla sohbet etmeye bayılıyorum.

   Kayra erken uyuduğu için, bizim dışarı çıkmamız çok zor oluyor ama arkadaşlarımızı  ağırlamaktan  mutlu oluyoruz. Bu akşam da çok sevdiğimiz arkadaşlarımız vardı. Not defterimi almaya üşendim ama sonradan çok pişman oldum. Birbirinden farklı bir sürü konunun tozunu aldık, acizane kelimelerimizin yettiği kadar. Cevizli ekmek ve çay eşliğinde.

   Çocuklar yetişirken, devamlı büyükleri izlerler. Kimi zaman onları taklit ederler. Kimi zaman da sevdikleri bir büyüğün, gözüne girebilmek için, onun sevdiği şeylerle ilgilenirler. Aradan zaman geçer, bakarlar ki nasıl başladıklarını bilmedikleri şeyler hayatlarının bir parçası olmuş. Anne babalar her şeyi bilemez, her konu hakkında bilgili olamaz, her şeyle ilgilenemez. Onların dışında ki en yakın modeller, aile büyükleri ve anne babanın arkadaşlarıdır. Çocuk gözünü açtığında hangi ortamdaysa normali odur.

  Kayranın güzel ve kaliteli bir çemberde büyüyeceğini umut ediyorum. Ona her şeyi öğretemeyiz ama hayatta bir şeyleri kıyaslarken, eline sağlam referanslar ve doğrular verebiliriz. Arkadaşlığın ne olduğunu, paylaşımın ne olduğunu, bizi izleyerek öğrenmesini sağlayabiliriz. Ona güzel rol modeller sunabiliriz.

   Ben arkadaş ve dost yönünden şanslı biriyim sanırım. Bu terimlerin gerçek anlamını anlatacak bir sürü hikayem var. Kimi uzun vadede oluşturulmuş, kimi de kısa bir sürede ama sağlam olan ilişkiler. Kimi aynı ülkede, kimi ise dünyanın diğer ucunda. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, aynı sıcaklıkta, kelimelerimi korkusuzca paylaşabileceğim  arkadaşlarım var.  Kendimi çok şanslı hissediyorum ve  hepsini çok seviyorum…   

Dörtyol Kavşağında Neler Oluyor?

Parklarımızdan biri
   Bazen sessizce geri çekilir ve dünyaya dışardan bakarsınız. O andaki duygularınızı ifade etmek için, aklınıza gelen fotoğraflar film karelerindendir. Okunulan kitaplar ve izlenilen filmler; farkında olmadan ne kadar çok şey işlenmiş beyin kıvrımlarına. Artık oğluşkiyle park turlarımız belirli bir düzene girdi sayılır. Bakü nün en sevdiğim yanlarından  birisi de parkları. Çok büyük, havuzlu ve bol ağaçlı parkları. Bir iki tanesi de evimize yakın.
Atıyoruz Kayrayı arabasına, dolduruyoruz  cigulisinin bagajını Suyu, yoğurdu, pisisi, benim kitabım, bilgisayarım… ( ciguli; Azerbaycan da, minik serçe arabalara verilen isim.  Bir toplumun, bir araba modeline sevdası üzerine, bir sosyoloji tezi yazılabilir.Çok derin mevzu.)  
  

Yolculuğumuzun birinci etabı, metroya kadar olan bölüm. Bu bölüm de bir sürü insanın  ‘Ayy  bebeğe bak, ne tatlııı, balacaya(küçük) bak, gördünmüü ay caann.. ‘ gibi tacizlerine uğrayarak ilerliyoruz. Özellikle bu genç kızlarda ki  bebek sevdası çok garip.Yanında erkek arkadaşı varken, şirin görünmek için bebek sevmeleri  çok güldürüyor beni. Galiba yanındakine dişiliğini göstermenin başka bir yolu. Hele bir de market maceralarımız var. Markette babası Kayrayı, daha pratik olduğu için  ana kucağında taşır.  Arkamı dönüyorum yoklar!  Her seferinde, geri dönüp onları bir veya birkaç reyon görevlisi kızın, şirin pençelerinden kurtarıyorum. Gerçi ikisi hallerinden pek şikayetçi görünmüyorlar ama.
  Her neyse park gezimizin ikinci etabı metro bölgesi. Burası çok kalabalık olduğu için, ilerlememiz daha zor oluyor. Metrodan çıkan , havasızlıktan boğulmuş gibi hemen bir sigara yaktığı için, o bölüm dumanlı oluyor. Engelli atlama gibi; o adam içiyor kaç, bu taraftan koku geliyor, hızlan, öndeki içiyor, geç. Derken bu bölümü de atlatıyoruz.
  Birinci parka ulaştık sonunda. Bu park daha küçük ve genelde daha kalabalık oluyor. Son bir hamleyle yolun karşısına geçiyoruz ve hedefimize ulaştık. Her tarafı yollarla çevrili, büyük ada parkımızdayız artık. Orta da uzun bir havuz var. Etrafında da banklar ve üç koridordan oluşuyor park. Bizim bankımız, ana koridorda, solda çekirdekçi teyzenin yanında. Bank değişebilir ama ‘çekirdekçi teyzenin yanı’ değişmez.
  İlk buraya oturduğumuz da; ben Kayraya yoğurt yediriyordum, geldi lagaluga bir şeyler dedi hızlı hızlı. Dışardan gören kavgaya geldi zanneder. Bende bi tırstım zaten. Anladı sanırım benim aptal bakışlarımdan anlamadığımı, tekrar etti. Meğer tuvalete gidecekmiş, çekirdeklere bak diyormuş. Bakabilecek misin diye bağırınca, tamam tamam dedim  bakarım. Bir kaşık yoğurt, bir çevir kafayı bak, çekirdekler yerinde duruyor mu. Adamlar falan geçerken ,şöyle tiplerine bir bakıyordum, bunda çekirdekleri çalacak tip var mı acaba diye. Teyze küçük bir kutuyu ters çevirmiş. Üzerine de üç beş çekirdek koymuş oturuyor başında ama tezgah tezgahtır. Sorumluluğumuzu aldık oğlumla  koruduk teyzenin tezgahı. O günden beri de onun yanına otururuz, ama konuşmayız. Sadece ufak bir kafa işaretiyle selamlaşırız. Teyze ciddi, laubaliliği sevmiyor.
 Park çok hareketli. Belirli tipler var. Başta sevgililer. Onlar hemen fark ediliyor, yeni mi eski mi. Ellerini sıkı sıkı tutuyorlarsa, kızın başı utangaç, 45 derece yan olarak öndeyse ve hafif kıkırdıyorsa yeniler demektir. Elele ama aralarından kamyon geçiyorsa, hiç konuşmuyorlar ve birbirlerine bakmıyorlarsa , bir süre olmuş demektir.
    Bir de yaşlı amcalar var. Onlarda ikiye ayrılıyor; volta atanlar ve kız kesenler. Kitap okuyanına pek rastlamadım. Onlarda bi sinirlilik hali mevcut her zaman. Bakışlar hep derin ve sert. Genelde de yalnız oluyorlar. Geçen kitap okuyorum, birisi yaklaştı. Amca 85 civarı, dişlerin hepsi altın. Elinde çanta. Konuştu konuştu bir çoğunu anlamadım. Bak dedi şu koca parkta senden başka kitap okuyan var mı? Bi düşündüm, iyi bir şey mi diyor yoksa kötü bir şey mi? ‘Ben diyorum hep,yazılarımda da yazıyorum, kitap okumak lazım, çok okumak lazım  ama kimse okumuyor’ dedi.  Güldüm, ne söyleyim; o anda ağzıma ilk gelen aptalca cümleyi kurdum. ‘Onlarda okur inşallah bir gün.’
Yaşlıların bebekleri sevmesi çok ayrı bir kare. Sanki bebeklerin geleceklerini okuyorlar. Aralarında öyle anlamlı bakışmalar oluyor ki, kendimi dışarı atılmış, yüzüne de kapı çarpılmış gibi hissediyorum. Uğraşıyorum ama hala aradaki şifreyi çözemedim.  Bakışarak çok şey konuşuyorlar, buna kesinlikle eminim. Biri yolun sonunda, biri başında. Belki hayata dair sırlarını paylaşıyorlar. En merak ettiğim şeylerden birisi, bu bakışmadaki anlam. Hele bazen yaşlı bir amca kayraya elini uzatıyor, sadece parmaklarının ucu değiyor ve ayrılıyorlar. İşte orada bir şimşek çakıyor. Bunu görmek ve yakalamak çok zor.
Parkımızın diğer müdavimleri tabiî ki çocuklu anneler. Tek tük de, babalar diyebiliriz. Babalar çoğunlukla, yürüyebilen, konuşup derdini anlatabilen ve bir şeyler alınca ağlamayı kesen çocukları gezdirmeyi tercih ediyorlar. Annelere bakıyorum, çocuk, arabası, çantası, bazen balonu, topu, döküntüsüyle birlikte geziyorlar. Bebek arabalarının kolunda, altında, her yerinde bir parça asılı veya sıkıştırılmış. Her karesi özenle kullanılmış. Çocuk arabaya binmek istememiş,  kucağında onu taşıyan hem de arabayı iten anneler. Bazen de bebek arabada huzur içinde uyuyor, annesi suratı beş karış, onu gezdiriyor. Kim bilir ne kadar yorgun, ya da bir sürü işi var, nasıl yapsam diye düşünüyor. Kendinden geçmiş bir şekilde de arabayı itiyor.
 Bir seferinde Kayra uyuyor, ben de bilgisayarda yazı yazıyorum. Bir bayan geldi Rusça oturabilir miyim dedi. Başımla izin verdim, önüme döndüm. Hiç konuşmadı. İlginç dedim. Sonra Kayra uyandı. ‘Ben konuşunca aa dedi ben sizi rus sanmıştım Ruslara benziyorsunuz( Rusu okşuyorsunuz) (Benzemek- Azerice: okşamak )’ laf açacak ya. Benim benzemediğim millet yok zaten bu vasıtayla. Sonra başladı hayat hikayesini anlatmaya. Bilgisayardan girdi, anasından, babasından, kocasından, oğlundan çıktı. Parkta tek başına oturan kadına kötü bakıyorlarmış. O da şöyle gözüne yalnız bir bayan kestirip yanına oturuyormuş. O günün talihlisi de biz olduk. Bu arada oğlumu da babasına benzetti. Tanıdığından değil düz mantıktan. Bana benzemiyorsa, ona benziyordur. Akıllıca dimi.
 Bir tarafta havuzdaki fıskiye( Azerice:fantan)lerin sesi, diğer taraftan güvercinler. Ağaçların yeşili, patenle  kayan gençler, insanların uğultusu. Uzaklardan gelen müzik sesleri. Bu hareketin içinde, banklarda sessizce oturup, etrafı izleyen düşünceli insanlar.
Park aslında şehrin, hareketin tam ortasında. Etrafından vızır vızır arabalar geçiyor, hayat akıyor. Ama kendi içerisinde farklı bir dünya. O dünyada olanların asla bir yerlere yetişmek için acelesi yok. Muhtemelen orada oturmaktan daha önemli işleri de yok. Dışarıda çok hareketli ve yoğun hayatı olanlar için parklar sadece şehir bölge planlamanın bir planı. Güzel dursun diye oraya koyulmuş. Aslında tam o gürültünün içerisinde, kimsenin dışardan fark edemediği, çok renkli bir dünya var.
  Bir sonraki hedefimiz, yere serebileceğimiz battaniyeyle gitmek. Öpüşen gençlerden sıra gelip de, bir ağaç altı bulabilirsek oğluşkiyle yerlere serilicez. Bu renkli dünyaya bir de aşağıdan bakalım, neler görünecek…    

Oksijen Yatağına Attım…

Bakü – Nabran

Oğlumu taze ağaç yapraklarıyla doldurulmuş, oksijen yatağına attım.

Yatağını, deniz dalgalarından yaptığım beşiğine yerleştirdim.
Kenarına, yaprakların hışırtısıyla, dalgaların sesinden, dönence iliştirdim.
Uyku meleklerine teslim edip, rüyalara gönderdim…
Başına oturdum, huzurun resmini izledim.
                                                                       Kayranın Annesi
      Gece yarısı karar verdik kaçmaya, sabah yoldaydık. Arkamıza bakmadan Baküden kaçtık. Kendimize bayram hediyesi verdik. Oğluşkinin ilk bayramını kutlamaya, onu ağaçların evine götürdük.
 Oğlum, ağaçlardan gökyüzünün görünmediği, etrafta yeşilin dışında rengin, su sesinin dışında sesin olmadığı ormanlarda uyudu, iki gün. Babamızın hediyesi süper oldu, bizim için.
    Sabah 8 de yola çıktık. Hedef Nabran. Deniz kenarında, Baküye 220km uzaklıkta olan küçük bir ilçe. Etrafı ormanlarla kaplı. Turistik bir merkez de diyebiliriz. Baküden sıkılan insanların, dinlenmek için, kaçamak yaptıkları yerlerden birisi.
  
Azerbeycanın Bakü dışındaki bölgeleri, çoğunlukla, çok büyük değil, inanılmaz yeşil, havası,  suyu temiz, Karadeniz ikliminin devamı gibi. Gıdalar tamamen doğal. O nedenle de genelde biz kahvaltıya gitmeye çalışıyoruz.
  Kayradan önce, ben küçük bir çantayla çıkardım her yere ( gerçi eşim bu konuda hemfikir değil ama neden hiç anlamadım) . Gece karar verdik, sabah yola çıkıcaz. Her zaman, sabahları geç kalırız. Bu nedenle, bu sefer dedim ki, akşamdan her şeyimi hazırlayım, sabah Kayrayı alıp çıkalım. Eğer güzel bir yer bulursak, bir gece de kalırız, diye geçirdik aklımızdan. Evin erkekleri yattı, ben başladım hazırlığa.
    Annem  bayram geceleri sabaha kadar ayakta olurdu. Temizlik yapar, etrafı düzenler, pasta börek yapardı.
     Benden üç yaş küçük bir kız kardeşim var. Biz küçükken, bayram elbiselerimizi annem dikerdi. Üç güne, üç çeşit elbise. Aynı zaman da ikimize de dikerdi. Sabaha kadar makine sesi duyulurdu, heyecanla beklerdik sabaha elbiselerimizi.
  Gece  ben de hazırlık yaparken, o zamanlar aklıma geldi. Bizimkisi de böyle olsun bakalım dedim. Yurtdışın da bayramlar, buruk geçer her zaman. Anlayamazsınız bayramı. Biz bir de Müslüman bir ülke de yaşıyoruz, buna rağmen olmuyor işte.
  Her neyse, bir taraftan çantaları hazırlayım dedim. Kayranın çantası; kısa kollu, yarım kollu, uzun kollu, her şey yedekli, battaniyeleri, ineğimiz, bir iki parça oyuncağımız, çarşafı falan derken 3 çanta oldu. Geçtik mutfağa. Cam rendesi, kaşığı,  biberonları, bardakları, bıçağı, çatalı, yoğurdu, meyvesi, derken bir çanta da onlar etti mi.
Kamerayı, fotoğraf makinesini, bilgisayarı telefonu şarja tak. Onların çantalarını hazırla derken o da tabiî ki bir çanta. E kendimize de  ıvır zıvır derken küçük bir valiz de o etti. Sabah Hakan kalktı kapının ağzında ki, çanta dağına, derin derin baktı bir süre. Keşke o anın fotoğrafını çekebilseydim. Hazır ol da bekliyorum tabiî ki, yiyeceğim lafı. Beklenen cümle geldi ’ Biz arabayla Türkiye ye falan gidemeyiz. Bir gecelik bu kadar çanta ederse… Yok hayatta gidemeyiz.’ Ben hemen bir telaş ‘ Bak anlatayım aşkım şimdi şu çanta daa..’ ‘ Yok aşkım anlatma, kesin hepsi lazımdır, ben indireyim bunları arabaya ‘  Tamam o zaman dedim. O indi, ben de kalanları toparlayayım dedim, biraz daha çıktı tabiî ki. Bu arada Kayranın kendisi, arabası falan manzarayı siz düşünün.
  Neyse bagaj yerleşti ve çıktık yola. 2.5 saatte falan oradaydık. Ormanın içinde küçük bir ırmak, üzerine masalar koymuşlar. Su sesi, her yer yemyeşil, ormanın tam ortası. Ama  küçük bir problemimiz vardı. Arılar. İnanılmaz bir arı istilası. Kürekte üzerlik yakıp getirdiler. Burada üzerliği çok kullanırlar. Nazara, evdeki kötü enerjiye,  kötü kokulara, bir sürü şeye. Çok da ağır bir kokusu vardır. Üzerliğin kokusu başlarda işe yaradı ama bizi arılardan önce kaçıracaktı. 
 Onların bal tabağında ki maceralarını epeyce izledik. Bak bak kanadı yapıştı, o döndü, bu nereden geldi, derken kahvaltı bitti işte.
 Kayra çok mutluydu.  Artık bir çok şeyin farkında. Masa da yemek yeniyor, kayra yemeği seviyor ve masa da bizimle olmak istiyor. Masaya hakim olmak istiyor. Tek tek tabakları inceliyor. Ara sıra bir şeylerin tadına bakıyor. Bir ara, gözleri çatala kilitleniyor. Tabakta bir şeye batırılıyor, hava da uçuyor ve  en son durak babasının ağzı ve Kayra şöyle bir yalanıyor.
  Oğluşki bol bol temiz hava aldı. Ağaçlarla konuştuk, kahramanı Kayra olan masallar uydurduk, arılarla bakıştık ve biz oğlumla salıncakta sallandık. Çok sevdi. Ben korkar diye düşünmüştüm ama korkmadı. Salıncak, bebeklerde ki derinlik ve mesafe kavramlarını oluşturmaya yardım edermiş. Faydalı bir şeymiş. Bizde bol bol faydalandık.
  Ertesi gün de Kubaya geçtik.  Bu bölgeler yazın  inanılmaz güzel oluyor. Bakü yazın çok sıcak ve nemli olduğu için, insanlar buralara kaçıyor.  Zengin insanlar bu bölgelerde ev yaptırıyorlar. Tabi sizin tahmin ettiğiniz evlerden değil, biz onlara şato falan diyoruz yani. Devasal büyük, gösterişli ve pahalı evler.
  Sonbaharda gitmeyi de çok seviyorum ben bu bölgelere. Her yer altın sarısı yapraklarla kaplı oluyor. Masal karesinde gibi hissediyorsunuz kendinizi.
   Akşam yemeğimizi de burada yedik. Gelirken fotoğraf çekimlerimiz ve alışveriş için sık sık durduk. Köy yerleri olduğu için, yiyecekler hem taze hem ucuz.( Yabancıyız diye bizi kazıkladıkları halde, ucuz) Kovanlardan bal aldık, kışın kilosu 6 manata (12tl) çıkan domatesi 30gepik (60kuruş) ten aldık
    Evim evim güzel evim.  Yolculuklarda dönüş yolları, hiç gidişteki kadar heyecanlı olmaz. Zaman bir türlü geçmez ve biran önce eve varmak istersiniz. Bu her ne kadar geçirilen güzel zamana ihanet gibi olsa da, her yolun sonu var işte.
Oğluşki bütün seyahat boyunca hiç sorun çıkarmadı. Çok mutlu, huzurlu ve sakindi. Bazı çocuklar, yolculuklarda çok huzursuz oluyor ama o seviyor.  Saatlerce arabada kaldı, yemek düzeni değişti, hava değişti, bütün gününü bebek arabasında geçirdi ama bütün bunlara rağmen hiç sorun çıkarmadı bebeğim. Alacağımız temiz hava için, ailece geçireceğimiz zaman için, Kayranın ve bizim değişikliğe ihtiyacımız olduğu için bazen düzenin bozulması gerekiyor. Çünkü dönüşümüz daha enerjik, rahatlamış ve mutlu oluyor. Bu da bize uzun süre gidebiliyor. Her insanın özellikle çocukların, ara sıra bu tür ufak kaçamaklara, kesinlikle ihtiyacı var.