Yaşamın Altı Tutarsa

Yemek kavramının insan psikolojisi üzerindeki etkisi büyüleyicidir. Bu konu,  yazarlara, sanatçılara, senaristlere çoğu zaman iyi malzeme olmuştur. Bir çok farklı açıdan derinlemesine incelenebilecek ve her seferinde de insanı şaşırtan sonuçlar elde edilebilecek bir konudur.

Kadın için yemek yapmak fiili, istese de istemese de hayatının baş  köşesinde durur. Evdeki sağlık ve kontrol müdürü genelde kadındır. Ofisi de mutfak olarak düşünülebilir. Ne iş yaparsa yapsın, sevsin sevmesin, yemek yapsın yapmasın yine de bu işin göbeğinde o bulunur. Okumaya devam et Yaşamın Altı Tutarsa

Duyguların Ruhu

 

“Sevgi” bugün mutfak tezgahımın köşesindeki menekşeye benziyor. Suyunu, ışığını ve ilgisini tam almış ve nerden yaprak vereceğini şaşırmış menekşeye.Duyguların ruhu sihirlidir.

Bugün Kayra’nın diş buğdayını yaptık. Bir nevi diş partisi. Benim için  özel bir gündü. Sabah çok sevdiğim biri aradı nasılsın diye sordu, “bugün bayram sabahı gibi hissediyorum” dedim. Güldü, anlam veremedi keyfime. Ama tabi ki anlamı bir yerlerde gizli.

Okumaya devam et Duyguların Ruhu

Ruhuna İşleyen Keyif

Kayra’ya yemek yedirirken masallar uyduruyorum. Kayra’nın maceraları: Kayra denizaltında, Kayra uzayda, Kayra çiftlikte… Kahramanın hep kendisi olduğu bu masallara bayılıyor. Oğluşki’nin maceralarında “Kayra anneannesinde” bölümündeyiz bu sefer.

Kayra’nın annesinin maceraları da fena değildi bir zamanlar… Küçükken anneanneme gittiğimizde kapıdan içeri girer girmez “Bizim karnımız aç” dermişiz. Annem evde özellikle doyurur götürürmüş, ama ne olursa olsun o kapıdan girer girmez acıkırmışız. Okumaya devam et Ruhuna İşleyen Keyif

Sistemi Sıraya Dizdiler

Adım atmak için dengenin bozulması, ilerleyebilmek için hep tek ayağın boşlukta olması gerekir.
Hiç risk almayan, hayatında hiçbir problem olmayan, kendini hiç boşlukta ve kararsız hissetmeyen insan ilerleyemez. Olduğu yerde, iki ayağının üzerinde sapasağlam durur. Sapasağlam durmak bazen hayatın önünde set olur.
Kaliteli yaşayarak hayatta ilerleyebilmek gerçekten emek harcayarak mümkündür. Herkesin kendine göre bir yaşam tarzı vardır. Fark şurada; kim hayatını yaşıyor, kim tüketiyor. Bunu da ancak insanın kendisi değerlendirebilir. Ömrünün sonuna geldiği zaman arkasına dönüp baktığında gerçekten gülümseyerek, mutlu olarak hatırladıkları ve aynı Okumaya devam et Sistemi Sıraya Dizdiler

Bebeği Kıskandı!!

  Bir kadın ve bir erkek çok düşündükten sonra, bir çocuk yapmaya karar verdiler.  Malum hayat pahalı ve  hadi deyince karar verilmiyor çocuk yapmaya. Bir miktar birikim yapmak gerekiyor, en azından bir süre geleceğini garantilemek gerekiyordu. İkisi iki taraftan çalıştılar çabaladılar ve sonunda  bir miktar parayı denkleştirdiler. Hayatlarında çocukları için bir bölüm düzenlediler, kendilerine çeki düzen verdiler, bu kararlarını sevdikleriyle paylaştılar.
  Doğan çocuklarına ‘Evlilik’ adını verdiler.

Misafir Terliği..

Zamana “Sen dur, ben geçerim” deyip istediğimiz bir yerinden geçebilmek mümkün değil midir acaba? “Yaşlanıyor muyum” sorusu ruhun mu, yoksa bedenin sorusu mu ve bu sorunun bir yaşı var mı?

Oyun yaşındayım, sokaktayım, çocuklar zar zor beni takıma almışlar, hem de kaleci yapmışlar. Maçın en heyecanlı bölümü, kız olduğum hâlde kaleci olabilmenin haklı gururu içindeyim ve o an annemin sesi geldi: “Kızlar kek yaptım size, hadi gelin de balkonda çay içelim”. Okumaya devam et Misafir Terliği..

Keçilere Rakip İnekler…

      Otel kavramı; yazarlar, senaristler için çok doğurgan bir konudur. Her tür hikayeye elverişli ortamlardır. Korku filmleri, romantik hikayeler… 
Bir zamanlar en büyük hayallerimden birisi de yol kenarında bir pansiyon açmaktı. Yanında küçücük bir restoranı da olacak. Ben yaşlanmış olacağım, omzumda şal, gelenle gidenle sohbetler edeceğim, ara sıra mutfağa gidip yemek yapacağım, bahçeden domates toplayacağım, kışın da şöminenin başında kitabımı alıcam aşkıma kitap okuyacağım. ( o da muhtemelen uyuklayacak).Belli mi olur, o zamana belki benim de kitaplarım çıkar, bir taraftan da yazı yazarım, geleni gideni romanlarıma kahraman yaparım.

   Şöyle düşününce tam bana göre  bu pansiyon işi. İnsanı severim, misafir ağırlamayı severim, sohbeti severim, yemek yapmayı severim, anı biriktirmeyi severim. Yalnız benim de Şükrü amca gibi  ‘Aile olmayan giremez… ‘gibi kurallar koymam lazım.
   Dağın tepesinde babasından kalma bir arazisi varmış. Tam on yıl izin almak için uğraşmış. Otelin bütün projesini kendisi çizmiş. Ne mimar, ne mühendis kullanmış. En küçük parçasına kadar kendisi ve ailesi uğraşmış. Sonunda da geçen sene oteli açmayı başarmış ama daha projeleri tamamlanmamış. Aşağı bölümlerde hala inşaat devam ediyor.
  Kendisi küçükken Arabistan’a gitmiş uzun seneler de orada yaşamış. Hala bir ayağı orada ve otele de  Arabistan dan turlar gelip gidiyormuş. Bazen de kayakçılar geliyor, helikopterle kaymaya gidiyorlar, akşama tekrar helikopterlerle geri dönüyorlarmış.
       Büyük bir merak  içerisinde dağın tepesine çıktığımızda işte bu otelle karşılaştık. Bu arada da biraz daha yukarı da bir otel olduğunu da öğrendik. Burası çok güzeldi ama hadi yukarısı daha güzelse… Bizdeki merak bitmez ya. Bir de ona bakalım, sonra karar verelim dedik. Tırmanmaya devam ettik ama buraya kadar ormanın içerisinden geldiğimiz için tepeye çıkana kadar yüksekliği fark etmedik, buradan sonrası kelleşti. Yukarı da Yente yaylası varmış. Arabanın lastikleri uçurumun kenarına sıfır geçerken ben bir taraftan korkuyorum diğer taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Bir süre bu şekilde çıktık ama görünürde bir şey yok, sadece daracık yollardan tepeye çıkıyoruz. Aşağısı göz alabildiğine yeşil. Sonunda tepede tellerle çevrili küçük bir mezarlığın yanında durduk. Tabeladaki numaradan bir arayalım dedik. Adamlar sezon kapandı, kapalıyız dediler. Oradan tekrar geri döndük ama Şükrü amcanın dediğine göre sadece bir 5 mt ilerleseymişiz bütün yaylayı tepeden görebilecekmişiz. Öyle bir yerde durmuşuz ki. Sadece beş mt. Ben arabadan indim yürüdüm ama ne yazık ki ters tarafa yürümüşüm. Bu da ikinci Bayburt vakası olarak hatıralarımızda yerini buldu.
     İşte bu yayladakiler kışın hiç aşağı inmezlermiş. Yazdan her şeylerini depolarlarmış. Kışın yol sadece bizim otele kadar açık olurmuş. Karınca gibiler işte ne güzel.
Sonra tekrar otele döndük, giriş yaptık. Meğerse otelde ki tek müşteri bizmişiz. Burada da sezon kapanmış ama bizi kabul ettiler. Hatta kendileri için kaloriferi yakmıyorlarmış, odalarında elektrik sobası kullanıyorlarmış, bizim için koskoca binanın merkezi ısıtmasını açtılar. Odamıza hemen bebek yatağı yerleştirdiler. Akşam yemekte ise ne istersek ikram ettiler. Fırınları varmış, ekmeklerini kendileri yapıyorlarmış. Zaten her gün aşağı inip çıkmak zor, bunlarda depolama sistemi yaşıyorlar. Hatta otelde ezan okunuyor, ekmek yapan fırıncı amca okuyormuş. Ezanı duyunca çok şaşırmıştık.
Aslında bölgeyi biraz incelerseniz şaşırmaya gerek yok çünkü her üç beş bina yapıldığında yanına hemen bir cami yapmışlar. Dağda evleri göremeseniz de minareleri görmeniz mümkün. Bu Tiflisde de geçerliydi. O bölgede de burada ki cami sayısı kadar kilise vardı hem de aynı şekilde dağların tepesinde. Dağ başlarında, yol kenarlarında, dev haç işaretleri vardı.
   Belki de tesadüf değil. Belki de bu insanlar, hala kendi kendilerine yaşadıkları için, çok fazla kirli topluma karışmadıkları için, inançlarını daha rahat yaşayabiliyor. Dağın başında yetişecek bir yer yok, yapacak çok iş de yok, inançlarına göre  rahat rahat ibadet ediyorlar işte.( Gökyüzüne de çok yakınlar zaten…)
  Akşam yemekten sonra çayımızı içerken Şükrü amcayla sohbet ettik. Her zamanki gibi Kayra bu sohbetleri uykusunun arasında dinledi.
Sabah ilk otelden, yakın sandığımız göllere bakmak için çıkmıştık, akşama kendimizi burada bulduk.
 
   Gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü, iki renkli pencere, odamızın penceresiydi. Yükseklerde, zifiri karanlık, ürkütücü sessizlik, büyük bir yalnızlık. İnsan, o pencereden, dönüp hayatına batığında çok şey görebiliyor. O sessizlik; hayatta ki rutinlikten uyuşan insanı, ayıltıyor..  Karanlık, insanın gözlerini kamaştırıyor. Hem kalmak, hem kaçmak duygusu aynı anda yaşanan, hem sevmek, hem korkmak…
    Dağın başında, koskoca bir otelde yalnızsınız…Eşiniz size hayatı boyunca otellerle ilgili izlediği tüm korku filmlerini bayıla bayıla anlatıyor. Sabah gün doğarken uyanmışım, bütün gün bir bebekle, o dağ senin, bu dağ benim gezmişim. Muhtemelen ertesi sabah, yine gün doğarken kalkacağım. Kusura bakma dedim, korkmaya halim yok, ben uyuyum en iyisi, gelen giden olursa da söyle, bana dokunmasınlar, çok yorgunum.
Sabah kakar kalmaz camın önüne koştum. Sonuna kadar açtım hepsini. Şöyle sonuna kadar içime çektim buz gibi temiz havayı ve gözlerimi kapatıp, havanın, boğazımdan ciğerlerime inişini dinledim. Manzarayı hafızama iyice kaydettim. Makinemi aldım bir sürü fotoğraf çektim ama gözlerimin gördüğü   kaliteye yaklaşamadı, fotoğraf makinem.
   Güzel bir kahvaltının arkasından yürüyüşe çıktık. Bir otel görevlisi, fotoğraf çekmemiz için bizi yakınlardaki bir yamaca çıkardı. Benim zor geçtiğim daracık patikalardan inekler geçmiş. Manken gibi çapraz adımlarla yürüyorlar zaten, oraların inekleri. Catwalk inekler, keçilere rakipler.
   Çıktığımız tepeden manzara gerçekten muhteşemdi. Zaten anladığımız kadarıyla ,bütün her yerde ki uzun göl fotoğraflarını da buradan çekmişler.  Bu manzarayı seyretmek için bütün o çabaya değerdi. En rahatımız tabi ki babasının boynunda ki Kayraydı.
  Aşağı inerken, bir daha ki sefere geldiğimizde biraz da Uzun Göl’e zaman ayıralım diye düşündük…

Göbek Üstü Kumanda..

        Çalıştığım zamanlarda cumartesi geceleri; ertesi gün iş olmadığı ve istediğim saate kadar yatabileceğim anlamına gelirdi. Yıllarca her cumartesi ısrarla bu hayali kurdum. Babamın( ve hayatımdaki diğer iki erkeğin) bir huyu vardır. Pazar sabahı en az yedi de kalkar ve herkesi uyandırır. Herkes gözü kapalı zorla  kahvaltı yapar, sonra kendisi gider yatar. Herkesin uykusu kaçmıştır artık. Uyku hayali bir daha ki pazara kalır. O Pazar hiç gelmez ama.
Şimdi ise cumartesi geceleri hayali; sabah Hakan ve Kayra erken kalkacak, onlar oynarken ben istediğim kadar uyuyabilirim. Tabi onlar da babam gibi yedide kalkınca dokuzu zar zor edip başıma dikiliyorlar ‘Acıktıkkk’

     İnsanlar ne kadar modern olursa olsun, evde, yemek ile kadın, para ile de erkek, arasında bir çağrışım vardır. Erkek ne kadar yemeğe yardım ederse etsin, kadın ne kadar çalışıp para kazanırsa kazansın, bu çağrışım değişmez.
  
    Çalıştığım zamanlarda akşam eve kendimi zor atar, kapıdan girerken ilk sorum ‘ne yemek var’ olurdu. O zaman hayatın bu tarafındaydım. Akşama kadar deli gibi çalışırdım, yorulurdum, kalabalıktan ve yoğunluktan kafam şişerdi. Akşama kadar tek düşündüğüm eve gidip güzel bir yemek yiyip, sakin ve sessiz bir ortamda anlamsız tv izlemekti. Bu çalışan insanın en büyük fantezisidir. Evdeki kadın ne yapıyor ki. Akşama kadar bir sürü boş zamanı var ve yapacağı iki tencere yemek. Hayata o pencereden bakıyor ve yaşıyordum. Kadınları anlamıyordum. Çoğu zaman tepki gösterdiğim bile oluyordu. O kadar önemli işin içinde (iş hayatındaki işler önemli olan) çok gereksiz şeylerle ( depresyon gibi) uğraşıyorlar diye. Çalışmayan kadın zayıf görünürdü çoğu zaman gözüme.(İyi ki bütün erkekler benim gibi düşünmüyor)
  
    Gün geldi, devran döndü, iş hayatım mecburi bir mola verdi. Ben çalışmadan  yapamam dedim. Fırsattan istifade kendimi geliştirmeliyim. Bir süre böyle geçti ve aynı yoğunluğu sağladım.Sonra Kayra doğdu. İşte o zaman, ben hem anne, hem ev hanımı, hem aşçı, hem bakıcı, hem kadın …. Hepsini birden oluverdim. Neye uğradığımı anlayamadım.
   Üniversite zamanında ‘Kadınlar Marstan, Erkekler Venüs ten’ diye bir kitap okumuştum. O zamanlarda satış rekorları kırmıştı kitap. Yabancının birinin, dünyanın diğer ucunda yazdığı bir kitap, her milletten insana hitap etmişti. Bunu başarabilecek belki de tek konu Kadın ve Erkek ti. O zaman okuduğumda bu kitabı saklamalı ve evlendiğimde tekrar okumalıyım demiştim. Ne kadar geleceğe yönelik okuduysam, hala bir iki parça hatırlıyorum.  O zaman  eşiyle problemi olan veya kendi durumuyla ilgili sıkıntısı olan her kadına bilmiş bilmiş öneriyordum.’ Okuyun dediklerinizin hepsi yazıyor ve çözümlerini de anlatıyor daha ne istiyorsunuz.’ 
    Bir kadın – Bir erkek diye bir dizi vardı ve insanlar bayılarak izliyordu. Çünkü, ya kendisini ya eşini görüyordu. Hatta şaşırıyordu, bu kadar da olmaz ya diye. Herkes sanıyor ki bazı problemleri sadece kendisi yaşıyor. Hatta milletin, sadece bizim aramızda, dediği espriler bile o kadar genel ki.  Tartışırken geçen diyaloglar bile aynı olabiliyor. Bana 20 yıllık evli birinin anlattığı problemle, 3 yıllık evli birinin problemi nasıl aynı olabilir diye düşünür dururdum. Meğer Kadın denen varlıkla, Erkek denen varlığın,  aynı olaylara tepkisi de aynı oluyormuş.
   Bekarken ve çalışırken, daha çok  erkeklerin penceresinden bakıyordum hayata. Sonra arada ve tarafsız bir döneme girdim. İki tarafı da anlamaya başladım. Kadının ve erkeğin diyaloglarını karşılıklı söyleyebiliyordum. İki tarafla da empati kurabiliyordum. (Hakan çok mutluydu o zaman.Kendi gibi düşünebilen bir eşi kim istemez ki)
       Şöyle düşündüğün zaman; adam sabahın köründen, akşama kadar çalışıyor ve eğer işi de ağırsa, insanüstü bir enerji sarf ediyor. Akşama kadar  bir sürü lüzumsuz insanla uğraşıyor, üç saat telefonla konuştuğu oluyor. Basit bir hesapla; gününün en az on saatini işinde geçiriyor. Bunun yorgunluğunu atabilmek için, en az da sekiz saat uyuması gerekli. Geriye kaldı dört saat. Bunun içinde yemek, duş, bazen misafir, bazen gezme de oluyor. Gün bitti gitti.
 
   Eğer kadında çalışıyorsa sorun yok kimsenin birbirinden ilgi bekleyecek hali kalmamıştır. Sadece iş bölümünde ve  sorumluluk paylaşımında sorun yaşanabilir.  
      Kadın çalışmıyorsa ve ilgi alanı yoksa,  vay haline o adamın. Evde onu bekleyen nur topu gibi 12 000 kelimesi var.   
  Eğer çocuk varsa bir iki ihtimal var. Ya çok yorgun düşer ve akşam kadın da bayılır.(  Bu en huzurlu ev halidir.)  Ya da çok bunalmıştır, ilgi ve destek arayışındadır, değişiklik arayışındadır, kendine zaman ayırması gereklidir. Bu bir kriz sinyalidir işte. Erkek akıllı davranır, kriz büyümeden,  biraz nazına oynayabilirse ve küçük çözümler bulabilirse, uzun süre rahat eder. Gelen sinyalleri alamazsa, bir kaç gün sonraki büyük depremin ortasında kalır. En tehlikeli enerji gergin ve sinirli bir kadının enerjisidir.
   Erkekler, kendi  aralarında kadınları konuşurken, cümlenin sonu hep aynı biter; ‘ kadın milleti işte’. Onlarla da olmuyor, onlarsız da. Bitti. Erkekler bu konuda  ayrıntıya girmeyi çok sevmez.
      Kadınlar ise, aralarında erkekleri konuşurken, başlarda hep eşinin özel olduğunu zanneder. Diğer kadınlar eşlerini çekiştirirken ‘ Benim eşim farklı der’. Diğer kadınlar sessizce güler. Yıllar içerisinde   de erkeklerin %90 nının ; akşam koltukta sızmayı sevdiğini, tatil anlayışının göbeğinin üzerinde tv kumandasıyla sızmak olduğunu,  asla kadınların duygusallığını anlamadığını, çıkan problemlerin çoğunun nedenini anlamayıp geçiştirdiğini, kadınların  dediklerinin çoğunu dinlemediği halde öyleymiş gibi yaptığını,  problemlerini kendilerinin çözmeyi sevdiğini ve buna benzer bir sürü  ortak özelliğinin olduğunu öğrenir.
Böylece kadınlar kulübüne girer. Kimi erken, kimi geç ama er geç her kadın bu kulübe girer.
    Kadınlar ve Erkekler bu kadar aynı, tartışmalar – çatışmalar aynı, zevkler aynı, mutluluklar aynı,stratejiler aynı, sonuçlar aynı.
     Fark yine kadınlarda.  İkiye ayrılıyorlar ; koltukta sızan kocasını kaldırıp yatağına götürenler, öylece bırakıp, gidip yatabilenler.
   Kadın ve erkek aynı olsa da her aşk, sadece  kendine özel.   
   
       
   
  
   
    

Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.  
     
 
   

1333 Gündür Her Nefeste…

Kendime göre kurduğum hayatımda, tıngır mıngır giderken, bir gün aniden kapı çalındı. Hiç beklemediğim yerden, beklemediğim biri çıkıverdi karşıma. Tavşanın fara tutulması gibi tutuldum oracıkta. Fotoğrafına ilk baktığım an, hissettiğim duygu, güvendi. Sığınma isteği uyandı içimde. Sesini duydum, o ana kadar duyduğum hiçbir sese benzemiyordu. Kendimden habersiz sana aşık olmuşum.
    
Konuşmaya başladıktan sonra, yakaladım kendimi.  
Anladım ki geldin. Hemen  günlüklerimi açtım, kontrol etmek için, evet sendin, yıllar öncesinden evleneceğim diye tarif ettiğim adam. Nefesim kesildi birden. Kendime gelemedim uzun süre. Hayat birimim sen oldun, o andan sonra. Yediğim, içtiğim , okuduğum, izlediğim her şey sana endeksliydi. Her cümlenin sonu seninle bitiyordu. Km lerce ayrıydık ama her sabah senin için uyanıyordum, hazırlanıyordum. Çay içerken; evet aşkımla da içeriz bu çaydan, kitap okurken; ona da okumalıyım bunu kesinlikle, bir şey yerken; o da tadına bakmalı, kesin sever, bu kurabiyenin tarifini alayım aşkıma da yapayım.
Özlem denen duygunun tadına, ilk defa, ayrı geçen zamanlarda baktım. İliklerime kadar özledim seni. Hayata dur dedim sen gelene kadar, dinletemedim.
Sonra tanımaya başladım seni. Seninle ilgili eksik hayal kurduğumu anladım. O seneye kadar, her yılbaşında, geleceğe dair planlarımı yazardım, ilk defa o yılbaşı yapmadım. Yeni sene bana neler getirecek düşünmedim. Sabah akşam sana yazmaya başladım. Defterler doldurmaya başladım ha bire seni ne kadar sevdiğimi anlatmaya çabaladım ama bir türlü başaramadım. Hiçbir kelime içimdeki çırpınışları ifade etmeye yetmedi.
    Allah insanları eş yaratırmış. Kimileri eşini bulur, kimileri bulamazmış. Ben dünyanın en şanslı insanlarından biri hissettim kendimi. Seninle birlikte büyüdüm, küçüldüm, olgunlaştım, doğrularım yanlış, yanlışlarım doğru oldu, yeni bir ben oldum, seninle doğan, sana doğan…
Ayrılık bitti, sonunda evlendik. O kadar özlemden sonra, alışırım artık aşka dedim, alışamadım. Seni her seviyorum dediğimde, boğazımda bir şeyler düğümlendi. Bu değil aslında hissettiğimin ifadesi, ama anlatamıyorum dedim hep. Her gece şükrettim, senin eşin olduğum için. Senin diğer parçan olduğum için. Seni kendimden ayrı bir varlık görmedim hiç. Nefesin nefesimdi her zaman.
Sensizlik düşüncesi, kabuslarıma girdi. En çok ben seviyorum dedim, nerden biliyorsun dediler, fazlası olsa onu da ben hissederdim çünkü, dedim.
Anne oldum, bebeğimi, aşkımın aşkı diye sevdim. İçinde sen olmadan geçen bir sevgi olamazdı.
   Sevilmenin ve özel olmanın ne demek olduğunu bana yaşattığın için, dünyanın en şanslı insanı olduğumu hissettirdiğin için , oğlumun babası olduğun için , her sendelediğimde beni tuttuğun için , hep kendinden önce beni düşündüğün için , çok mutlu olayım diye çaba sarf ettiğin için, sabırlı olmayı öğrettiğin için, teşekkür ederim.
  Ömrümü seninle geçirmek ve seninle yaşlanmak en büyük hayalim. Oğlumla birlikte seni çok seviyoruz. İyi ki doğmuşun, iyi ki evimizin babası olmuşun aşkım. Mutlu yıllara hep birlikte….