Alışkanlığa Mola Vermek

Evimdeyim, hatta kaderimi yazdığım masanın başında. Lisede, üniversiteye hazırlanırken oturdum ilk bu masaya. Geleceğe dair hayallerimi bu masada kurdum. Üniversiteye başlayınca evime taşıdım. Yıllarca başında sabahladım. Şimdi yine eski günlerdeki gibi, masam camın önünde, manzaram heybetli Hasan Dağı ve ben yine yazıyorum. Yalnız bir fark var eskiyle aramızda. Bu sefer arkamda yatan oğluşkinin nefesi eşliğinde yazıyorum. Hayallerim, nefesim ve kaderim artık üç kişilik.

Limonu bilmeyene ekşi nasıl anlatılır ki? Daha önce kıyaslayacak bir şeyi olmayana yeni bir şey nasıl ifade edilebilir. Peki, eğer her şey kıyaslanacak kadar birbiriyle bağlantılı ise farklılık bunun neresinde? Beyin bir önceki bilgiye çengel atmadan yeni bilgiyi kaydetmez. Okumaya devam et Alışkanlığa Mola Vermek

Sistemi Sıraya Dizdiler

Adım atmak için dengenin bozulması, ilerleyebilmek için hep tek ayağın boşlukta olması gerekir.
Hiç risk almayan, hayatında hiçbir problem olmayan, kendini hiç boşlukta ve kararsız hissetmeyen insan ilerleyemez. Olduğu yerde, iki ayağının üzerinde sapasağlam durur. Sapasağlam durmak bazen hayatın önünde set olur.
Kaliteli yaşayarak hayatta ilerleyebilmek gerçekten emek harcayarak mümkündür. Herkesin kendine göre bir yaşam tarzı vardır. Fark şurada; kim hayatını yaşıyor, kim tüketiyor. Bunu da ancak insanın kendisi değerlendirebilir. Ömrünün sonuna geldiği zaman arkasına dönüp baktığında gerçekten gülümseyerek, mutlu olarak hatırladıkları ve aynı Okumaya devam et Sistemi Sıraya Dizdiler

Meleğin Kanadı Suratıma Çarptı!

Çizgi filmlerin çocuklar üzerindeki etkileri hâlâ tam anlamıyla çözülemedi. Faydalı mı, zararlı mı net bir karar yok ortada. Bununla birlikte şu da bir gerçek ki insan kaç yaşına gelirse gelsin, beynindeki bazı kavramların fotoğrafları çizgi filmlerden kalma.
Mesela iyilik ve kötülük denildiği zaman, benim aklıma ilk olarak sağ tarafta kanatları pırpır eden, tepesinde ışıklı daire olan, bembeyaz bir dişi, kötülük denildiği zaman da sol tarafta, rengi kırmızı, elinde bir orak, yüzünde burun hizasına kadar maske olan bir erkek geliyor. Sevap-günah denildiği zaman da ellerinde birer defter, kalem, görüntü tamam işte. Okumaya devam et Meleğin Kanadı Suratıma Çarptı!

Kim Kimin Balyozu?

  35’e kadar insan geleceğe bakarak ilerliyor, 35’ten sonra ise geçmişi peşinde sürüyerek. Önemli olan peşinden sürüdüğün çuvalın boyutu ve ağırlığı. Ağır bir çuvalla çok ileri gidilemez. O zaman iki seçenek var; ya çuvalı ağırlaştırmayacaksın ya da taşımayacaksın.

Şöyle bir bakarsak, güzel olaylar ve sevilen dostlar baskülde hafif ama pahada ağır şeyler. Kötü olaylar ve sizden nefret eden insanlar ise baskülde oldukça ağır gelen şeyler. Tabii bunların da kendine göre bir kıymeti vardır.

Bebeği Kıskandı!!

  Bir kadın ve bir erkek çok düşündükten sonra, bir çocuk yapmaya karar verdiler.  Malum hayat pahalı ve  hadi deyince karar verilmiyor çocuk yapmaya. Bir miktar birikim yapmak gerekiyor, en azından bir süre geleceğini garantilemek gerekiyordu. İkisi iki taraftan çalıştılar çabaladılar ve sonunda  bir miktar parayı denkleştirdiler. Hayatlarında çocukları için bir bölüm düzenlediler, kendilerine çeki düzen verdiler, bu kararlarını sevdikleriyle paylaştılar.
  Doğan çocuklarına ‘Evlilik’ adını verdiler.

Genel Kültür Diploması!!

Kalbimin fırlattığı kelimeleri, dilim raket gibi geri gönderiyor. İçime düşen kelimeler sağa sola çarparken harfleri dağılıyor. Her seferinde başa dönmek zorunda kalıyorum. Bu dilimin asiliği nedendir, anlayamadım. Kıskanıyor, kelimelerimizi paylaşmayalım diyor, diğer taraftan da kafası gözü dağılan harfler, sendeleye sendeleye tekrar kol kola giriyor ve büyük bir inatla biz çıkacağız diyor. İçimdeki bu çekişme nefesimi daraltıyor. Okumaya devam et Genel Kültür Diploması!!

Misafir Terliği..

Zamana “Sen dur, ben geçerim” deyip istediğimiz bir yerinden geçebilmek mümkün değil midir acaba? “Yaşlanıyor muyum” sorusu ruhun mu, yoksa bedenin sorusu mu ve bu sorunun bir yaşı var mı?

Oyun yaşındayım, sokaktayım, çocuklar zar zor beni takıma almışlar, hem de kaleci yapmışlar. Maçın en heyecanlı bölümü, kız olduğum hâlde kaleci olabilmenin haklı gururu içindeyim ve o an annemin sesi geldi: “Kızlar kek yaptım size, hadi gelin de balkonda çay içelim”. Okumaya devam et Misafir Terliği..

Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

 Rus edebiyatının en büyük özelliklerinden biri, karakter sayısının fazlalığıdır. Hatta bazı yazarların karakterleri için fihrist hazırladığı bile söylenir. Düşünüyorum da bu kadar fazla karakteri hayal edebilmek için insanları ne kadar iyi tanımak gerekiyor acaba? Peki, insanları iyi tanıyabilmek için ne gerekiyor? Çok fazla insanla tanışmak mı, sadece gözlemlemek yeterli olur mu, yoksa sadece çok okumak kâfi midir? Okumaya devam et Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

Hayalleri Parsellesek…

   Üniversite hayatımın bir bölümünde kaldığım yurtta, odam, en son katta, terasın hemen yanındaydı. Terası da kapatmışlar ve etüd salonu haline getirmişlerdi. Ben de birçok tembel öğrenci gibi, geceleri çalışırdım, daha doğrusu çalışmaya çalışırdım. Geceler, ders çalışmakla ziyan edilmeyecek kadar, değerli zamanlardır aslında. (Ders çalışmayı da oldum olası sevmedim zaten) Gece herkes yattıktan sonra, sessizce çıkardım terasa.  Sandalyelerin ayağını gıcırdatmamaya özellikle özen göstererek, camın kenarına çekerdim. O saatlerde mutlaka uykusu kaçan birileri vardır ve birinin ayakta olduğunu duyarlarsa, birbiri arkasına gelirler. Bu yurtların kayıtsız kurallarından biridir sanki. Eğer sessiz olmayı başarabilirsem, otururdum koskocaman camın önüne, dayardım ayaklarımı sıcacık peteğe, sırtıma da bir battaniye, sarılırdım sıkıca. Bütün şehir karşımda.
  

 Gecelerin karanlığı, bir çok şeyi örttüğü gibi, insanın içindeki bir çok gizli kalmış şeyi de aydınlatır aslında. Her insanın hafızasında mutlaka bir balkon manzarası vardır, ya da bir gece köşesi.
   
Karanlıkta, yüksek bir balkondan, sessizce izlersiniz evlerin ışıklarını. Kimi zaman insanları hayal eder, hikayeleri merak edersiniz. Kimi zaman da derin derin düşünceye dalar, hipnotize olmuş gibi artık gördüğünüzü görmez olursunuz. O şekilde saatlerce o noktada oturabilirsiniz artık. İçinizde, devamlı  sizinle sohbet eden, bir ses vardır. O her zaman doğruyu söyler. Bazen sinirlendiniz mi de, o sesi karanlığın dibine göndermek için, girersiniz içeri, açarsınız ışıkları, sonuna kadar.
    Ben o geceler de, hep geleceğimi hayal ederdim. Ne iş yapacaktım, kiminle evlenecektim, kaç çocuğum olacaktı, nasıl bir insan olacaktım, nasıl bir hayatım olacaktı. Bazen,  hayal parçalarını, tek tek yapboz gibi birleştirir, güzel bir tablo çıkarırdım ortaya. Bazen de çok karamsar olurdum,  o içimdeki sesle kavgalı olduğum zamanlarda.
  Bazen de hiçbir şey düşünmeden sadece bakardım. Gecenin sakinliğine, huzuruna bırakırdım kendimi ve gözlerim kapanırdı ama uyumak istemezdim. Uyumak çoğu zaman  geceyi ziyan etmek gibi gelirdi bana.
     Şu anda, o hayal ettiğim hayatın, tam ortasındayım. Çalıştım, evlendim, anne oldum.  O zaman çok uzak ve büyük görünen hayaller, bu kadar mıymış?  O yaştaki bir insanın kurabileceği, daha büyük hayaller olmaz mıydı acaba?
  Belki de vardı ama şu anda ben net olarak  hatırlayamıyorum. Yurtdışına çıkmak vardı mesela, yarım yamalak hatırladıklarımdan. Şu anda yaşıyorum. Çocuğum olduğunda, durumum müsait olursa, üç yaşına gelene kadar çalışmam, diye düşünürdüm hep, şu anda çalışmıyorum. Çok aşık olarak evleneceğimi ve hayalimdeki adamı bulacağımı düşünürdüm, evet çok aşık olarak evlendim ve o adamı buldum. Bir de çok güçlü bir iş kadını olmak vardı , çalıştığım dönemde de buna oldukça yaklaşıyordum ama işte o devam edemedi.
   Demek ki insanın hayatında  ‘hayal kavşakları’ var. Bir dönem yoğun olarak geleceği hayal edip planlıyoruz, sonra unutuyoruz. Aradan yıllar geçiyor, bazen bir insan, bazen bir fotoğraf, o anı kolundan tutup, gözümüzün önüne getiriyor. Önce o zamanı düşünüyoruz, sonra kurduğumuz hayalleri, en sonunda da şu anda nerede olduğumuzu. Eğer her şey birbirini tutuyorsa tamam, sorun yok ama tutmuyorsa biraz buruklanabilirsiniz.
İşte bu hayal kavşaklarından ikincisi, benim karşıma şu aralar çıkmaya çalışıyor. Anlatılanlara göre bu çoğu zaman anne – baba olduktan sonra olurmuş. O zamana kadar bireysel yaşıyorsunuz, ne olursa kendinize. Ama şu andan itibaren her şey farklı.
Bu sefer hayaller tamamen yön değiştiriyor. Bebeğinizle ilgili başlıyorsunuz. Emeklese, yürüse, okula gitse…. Hayatınızdaki her şey ona endeksli. Bütün hayalleriniz.Ama bu sefer bunları balkonda romantik romantik değil, yatakta bir sağa bir sola uykunuz kaçarak düşünüyorsunuz. Bebeğiniz daha üç aylıkken, eşinizle özel okul, devlet okulu tartışması yapıp, sonra da oturup gülebiliyorsunuz. Artık tek başınıza hayal kurma lüksünüz de yok. Bazı konularda uyuşamasanız bile, ortak hayal kurmak zorundasınız sanki.
   
   Bu ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Hayal sırası ne zaman bana gelecek. Söylenilenlere göre, çocuklar üniversiteyi bitirene kadarmış. Bence o kadar da çok geç sanki. Parselleyebiliriz belki hayalleri. Bir bölüm çocuğa, bir bölüm eşle birlikte, küçük bir parça da kendimize. Adaletlisi bu gibi görünüyor ama uygulanabilirliği zayıf. İçinden onlar olmadan ne hayal, ne de hayat, bir anlamı olmaz ki. Paradoks devam eder gider.
  Şimdi balkona çıktığım zaman, önce serin havayı içime çekiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, içeride sıcacık uyuyan oğlum  ve eşim için şükrediyorum sadece.     

Görenler Giremez

      Türkiyede, çalıştığım zamanlarda, sosyal sorumluluk projelerini çok seviyordum. Elimden geldiğince de katılmaya ve destek olmaya çalışıyordum. Bu tür sorumluluklar insana, başka hiçbir yerde bulamayacağı şeyler öğretiyor. Aslında siz başkalarına yardım etmiyorsunuz, onların size yardım etmesine izin veriyorsunuz. Bu düşüncem, çoğu kişiye uçuk ya da mantıksız gelse de, ben o dönemde böyle hissediyordum. Çok şey öğreniyordum, hayata bakış açım daha farklı ve güçlü oluyordu, içimin temizlendiğini hissediyordum, insan olduğumu ve sorumluluğumu yerine getirdiğim içim kendimi hafiflemiş hissediyordum. Çocukların yüzlerindeki birazcık buruk gülümseme ve onların,  mutlu olduğunu görmem, bana daha fazla güç veriyordu. Daha çok şey yapabileceğimi hissediyordum.
   

     İnsanların ne kadar boş ve anlamsız şeyler için kendilerini paraladıklarını görüyordum çünkü daha beterlerini biliyordum. Bir kesimin çocuk dediği, çocuk olamayan,  küçük insanların, daha büyük şeylerle nasıl savaştıklarını görüyordum. Çocuk olmak yaşla alakalı bir şey değildir, şansla alakalıdır. Bu şansı yakalayamayanlar, büyümüş olarak, bir sürü sorumlulukla başlar hayata.
 
    O dönemlerden birinde de, sesli kütüphane peşine düşmüştüm. Bulunduğum şehrin kütüphanesine, sesli kitaplık bölümü açtırmaya uğraşmıştım ama yapamadım. Araştırdım, ücretsiz sesli kitap cd leri buldum ama Bürokrasiyi geçemedim. ‘Sessizini okumuyorlar ki, gelip seslisini alsınlar’ dedi bir memurumuz. Şurayı arayın, bunu bulun,  falan filan yol gösterdiler. Bizim en güzel yaptığı şeylerden biridir yol göstermek.
 O dönemde başaramadım ama pes etmiş değilim. Hayatımın bir döneminde, mutlaka bu işle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum. Bence bu müthiş bir proje ama daha farkına varılabilmiş değil.
 Aslında bu konuda çalışan bir sürü insan var. Merkezler var, gönüllüler var ama bir türlü geniş alana yayılamıyorlar. Beklide sadece görme engellilere maledildiği için, diğer insanlar ilgilenmiyor.
    
     Aslında insanlara empati eğitimi verilmeli. Çok da basit egzersizler yapılabilir. Mesela insanlar; bütün günlük işlerini, gözlerini dört beş saat bağlayarak, görmeden yapacak, ya da kulaklarını hiç ses gelmeyecek şekilde tıkayarak, ya da tekerlekli sandalyeyle dışarıda gezmeye çalışacak,  buna benzer ufak faaliyetlerle empati duygusu gelişebilir belki de.
  Bazı gönüllü insanlar hayatlarında, kısa bir zaman ayırarak, kitapları sesli şekilde okuyup kaydediyorlar. Bunlar genelde, ya yakınında görme engelli biri olan insanlar veya da vicdan ve sorumluluk duygusu gelişmiş insanlar oluyor. Bu kayıtları belirli merkezlere gönderiyorlar. O merkezde de bu cd leri çoğaltıp isteyenlere ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Şimdi internet yaygınlaştığı için daha kolay olabiliyor. Doğu bölgelerinde yaşayan ve interneti olmayan insanlar, hala posta yoluyla ulaşıyorlar bu cd lere. Bir çok görme engelli kişi, bu cd ler sayesinde,  açık öğretimden,  üniversite bitiriyor. Çoğu okul kitaplarını bile, sesli kaydetmişler. Bu inanılmaz güzel bir şey bence. Özellikle sözel bölümler için.. Bütün dünya klasiklerinin ses kayıtları var mesela. Güncel kitaplar da tabi ki…
  
   Aslında illa da engelli olmaya gerek yok ki. Okumaya zamanınız yok ama arabada, mutfakta çok fazla zaman geçiriyorsunuz veya yatmadan önce haliniz olmuyor okumaya. Bence dinlenebilir. Eskiden TRT de radyo tiyatroları vardı. Bayılırdım. Hele de eski seslendirme sanatçılarının sesi ve diksiyonu inanılmaz güzeldi. Ses efektleri; kapı gıcırtıları, rüzgar sesi, yağmur sesi, hayalimde giderdim o mekana. Hala ara sıra dek gelse, kesinlikle dinlemeden geçemem. Sesli kitapta tabi bu kadar efekt yok ve profesyonel insanlar seslendirmiyor ama çok da kalitelileri var.
 
     Bir ara Kayra için güzel seslendirilmiş masallar aramıştım. Birçok da masal bulmuştum. Bir iki gün önce de gazete de bir haber gördüm. ‘Konuşan kitap şenliği’ hemen aklıma bizim sesli kitaplar geldi. Süper dedim. Hemen halay ettim; demek ki dev bir kütüphane kurulacak, herkese açık olacak, insanlar hem kaydetmeye hem dinlemeye teşvik edilecek, görme engelliler için bir hazine olacak, okumak isteyip de okuyamayanlar içinde, bir kapı açılacak. Gözümün önüne huzur evleri geldi; dedemler ninemler takmışlar kulaklıkları dünya klasikleri dinliyorlar. Hayalin sonu yok ya, düşünüyorum belki özel stüdyolar kurulur, kayıtlara efektler eklenir. Birkaç dakika içerisinde,  neler geçti aklımdan neler.
 
    Sonra, hemen bir tarama, bakayım neler varmış, şu ‘Konuşan Kitaplıkta’ dedim. Karşıma şöyle bir yazı çıktı

  (Görme engelli vatandaşlarımızın Sesli Kitap arşivi hizmetimizden faydalanabilmesi için 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Ek 11 nci maddesi gereğince, görme engelli olduklarını belirten kimlik veya raporlarını +90 312 223 04 51 numaralı faksımıza ulaştırmaları gerekmektedir.) http://www.mkutup.gov.tr/mkp/
Kendimi çok aptal hissettim. Belki de benim düşünemediğim bir şeyler vardır. Bırak göreni, görmeyenin bile zor ulaşacağı bir yere saklamışlar kitapları. Altına da not düşmüşler bu sayfa sadece görme engelliler için (çabuk çık sayfadan, defol, sen görüyorsun…) Yalnız, sağına soluna baktım, sayfanın seslendirmesini bulamadım, zaten bugünlerde önümdekini de göremiyorum. Hani gazetelerde, bazı makalelerin yanında ‘yazıyı dinleyin’ yazar ya, ne bileyim,  burada da aradım göremedim. Kesin vardır, inanıyorum.
Ama bu sayfanın dışında da bir sürü sayfalar var sesli kitap arşivleri. Çok da güzel projeler var. Belki bir gün, ben de bu projelerin  içerisinde bulunabilirim. Kayra ile beraber okuruz masalları, kim bilir.