Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.  
     
 
   

Susarak Anlat

 Bizim de okulumuz açıldı ne var yani. Herkesin okulu açılmış, hava atıyorlar, bizim de açıldı okulumuz. Hatta bugün play&learn vardı. Oynayalım – öğrenelim, oynadık – öğrendik. Çok eğlenceliydi. Gerçi benim için 7,5 kg la bir oraya bir buraya koşmak oldukça yorucu oldu ama olsun.

    Ortada bir sürü farklı milletten çocuk dolanıyor. Afrikalı, Azeri, Rus, Türk, İngiliz… Ülke Azerbaycan, dil karışık. Dört dil ; Azerice, Türkçe, Rusça, İngilizce. Herkes birbirini anlıyor. Ortamda tek ortak dile sahip varlıklar bebekler. Dil Bebekçe. Okumaya devam et Susarak Anlat

Fırınlama İşlemi Nerede?


        İnsanın, kendini  bilme yaşı bilmem kaçtır. O zamana kadar hayat, insanı, anne ve babayla işbirliği içinde güzelce bir yoğuruyor. Hamur kıvamına  geldiği zaman da başlıyor şekil vermeye. Bu şekil verme işlemi ise bir ömür sürüyor. (Sanırım fırınlama işlemi diğer âleme kalıyor.) Kaç yaşına gelirsen gel bir türlü ‘ hah işte ben buyum’  diyemiyorsun. Diyen varsa helal olsun ama ben diyemeyenlerin tarafındayım. Çünkü devamlı kendimi şaşırtmayı başarıyorum. Hakanın takıntısıdır bu, benim kendimi birkaç parçaya ayırmam. Başka türlü kontrol edemiyorum ki hayatı. Bir ucundan tutsam diğer tarafı kaçıyor.

   Nasıl sokağa çıplak çıkamıyorsan, karakter olarak da aynısı geçerli. Topluma -Rol’süz- çıkamazsın. Rolsüz çıplak halini,  bir sen görürsün, onu da kimseye anlatamazsın zaten. Kadınsın, erkeksin, evlatsın, öğrencisin, çalışansın, müşterisin, eşsin, annesin, babasın,komşusun, arkadaşsın, torunsun, osun, busun, şusun….
       Bütün bu rollerin de replikleri ve çerçeveleri bellidir. Kadın dediğin böyledir, erkek dediğin şöyle.. Sistem böyle kurulmuş. Tamam ona bir itirazım yok ama sistem ana hatlarıyla kurulmuş. Ayrıntılar serbest bırakılmış. İnsanoğlu aralardaki boşluları doldurarak, neden kendine eziyet eder ki. Bunu anlamıyorum işte. Topuksuz ayakkabıyı sevmeyen kadın olabilir mi, ya futboldan anlamayan erkek, olamaazzz.
   
     Üniversite döneminde pek giyim kuşama meraklı bir insan değildim. İki ayakkabıyı beş kitap birimine çevirirdim. Her şeyi kitap birimine çevirirdim. Hayata bakışım pek giyim kuşam penceresinden değildi. Okul bitti, çalışmaya başladım. Baktım ki girdiğim dünyada ye kürküm ye deyimi çok kullanılıyor. Cebinde paran olduktan sonra  gerisi bir iki günlük iş. Gittim baştan aşağı, yenecek ne kadar kürk varsa en iyilerinden aldım. Baktım ki insanoğlu kürkün tadını çok seviyor. Ama insanın önceliği bu yönde olmayınca kredi bitiyor, kapsama alanı dışına çıkıyorsun.
     
     Sonra dedim şu iş nedir, ne değildir, ciddi olarak bir bakayım. Baktım ki sektörde kadınlar ikiye ayrılıyor. On iki saat ambalajı düşünmeden yaşayan ama çaba sarf etmeden de kendine bakan kadınlar. Akıllılar, zekiler, kültürlüler, çalışkanlar, başarılılar ama aynı zamanda şık, bakımlı ve güzeller. Saatlerce alışveriş yapmıyorlar, ayakkabıları hayal etmiyorlar, bunlara zamanları da yok ama başarıyorlar.
 Diğer kesim ise, biblo gibi gezen, kadınlığı kendilerinden önce giden güzeller.  Tepeden tırnağa denilen deyimin, gerçek anlamıyla kendileriyle ilgilenen, ansiklopedileri dolduracak kadar marka adı bilen hatunlar. O marka isimlerini bilmek sanıldığı kadar  basit değil ha. En az elli parçanın, en az yirmişer tane markası var. Rujundan , ayakkabısına ıvırından zıvırına kadar. Bunlar da ciddi bir mesai gerektiriyor.
Hele bu konuda uzmanlaşmış bayanlar bir araya geldi mi, aval aval bakar kalırsınız. Zaten başka konuya da zaman kalmıyor ki. ‘Kadın’ denen role sahip varlık, bunlardan da azıcık anlamak zorunda.
      Evlenme dönemine gelince işler değişiyor. Anlıyorsun ki o zamana kadar aşağıladığın bu kültürün önünde diz çöküyorsun. Hangi ucundan başlanacak acaba. Ne var 50 tane farklı eşofman alsan her gün birini giysen. Üzerine de siyah tişört bitti gitti. Olmuyor işte. Neyse kendini düzene sokuyorsun, bakıyorsun ki, bu sektör de zevkliymiş. Kadınsın ya genlerinde var ne de olsa. Tam her şey yoluna girdi derken, hoop hamilesin. Kilolar gelsin, dolaptakiler gitsin. Anne oluyorsun, gelen giden daha çok karışıyor birbirine. Ne eskisi gibisin, ne dokuz aydır olduğun gibi ne de yenisin. Her şey tepetaklak.
   Artık anne rolündesin. İkinci plandasın. Önce meleğin,  sonra sen. Yemekte de, giyinme de de, alışverişte de, uykuda da… Saçını taramaya zamanın yok, kestir gitsin. Takıları kaldır dolaba. Çocuğa batar, çeker, yutar.
   
  Başlıyorsun kendinle didişmeye. Kimsin sen?. Etrafındakiler için normal bir kavga bu. Fısıldaşmalar geliyor arkadan; Loğusa, loğusa dokunmayın, geçer.
   Düşünüyorum; insan kendini anlatırken belirli kalıplara sokmak zorunda. Ben bunu severim , sevmem, düşünce tarzım bu, bakış açım bu, doğrum bu, yanlışım bu. Böyle insanlarla anlaşırım, böyleleri ile hayatta anlaşamam. Önceliklerim bunlar. Eğer evlenirsem kesinlikle bunları yapmam. Çocuğum olursa böyle davranmam. Böyle bir sürü kriterimiz var. Giyimde tarzın olmak zorunda, yemekte zevkin belli olmalı, siyasi fikrin olmak zorunda. Güler yüzlü tanımına girdiysen surat asamazsın, suratsızsan gülünce bir terslik var demektir.  
   
 Sonra günün birinde, kalabalık bir parkta, oturursun bir banka, insanlara bakarken düşünürsün; ‘ben ne yapıyorum’ diye. Bakmışsın ki ‘ben böyle biri olmam’ dediğin kişilerden beter olmuşsun. Kontrolü kaybetmişsin. Doğruların, hayallerin, prensiplerin bir köşeye savrulmuş sen bir köşeye. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş, haberin yok.
   Şimdi hata nerde? İnsanoğlu kendini tanımlarken acelemi ediyor. Daha hamur şeklini almadan, ben buyum demek, ne kadar doğru? Ne kadar önyargısız olunabilir? Acaba hayatımızda şartlanmalar  gereğinden fazla mı? Bazen yanlış olduğunu anladığımız kurallarımızı, sırf insanlardan korktuğumuz için, devam mı ettiriyoruz. Daha esnek olsak, hayal kırıklıklarımız, gel-gitlerimiz daha mı az can yakar.