Kelime Molası

Ders: “ Hızlı akan yaşamda denge”

Öğretmen: Oğluşki

Ders Notları:

Saat sabahın sekizi. Sevgili oğluşum çalar saat misali hiç acımadan beni 6 da uyandırdı. Sarılmalı, boğuşmalı, kıkırdamalı yatak keyfinden yaptık. Bahçede kaçmaca kovalamaca oynarken yağmura yakalandık. Kameramız açık olsaydı “Kirlenmek Güzeldir” reklamlarına taş çıkaracak bir video çekebilirdik. Paşam duşunu aldı, sütünü içti, tam kahvaltısını hazırlarken de elindeki ekmek parçasıyla uyuyakaldı. İçimden gelen “Ama bu haksızlık ” isyanını bastırabilmek için açtım bilgisayarımı, yağmurun bıraktığı toprak kokusuyla iki satır karalayım dedim. Okumaya devam et Kelime Molası

Yaşamın Altı Tutarsa

Yemek kavramının insan psikolojisi üzerindeki etkisi büyüleyicidir. Bu konu,  yazarlara, sanatçılara, senaristlere çoğu zaman iyi malzeme olmuştur. Bir çok farklı açıdan derinlemesine incelenebilecek ve her seferinde de insanı şaşırtan sonuçlar elde edilebilecek bir konudur.

Kadın için yemek yapmak fiili, istese de istemese de hayatının baş  köşesinde durur. Evdeki sağlık ve kontrol müdürü genelde kadındır. Ofisi de mutfak olarak düşünülebilir. Ne iş yaparsa yapsın, sevsin sevmesin, yemek yapsın yapmasın yine de bu işin göbeğinde o bulunur. Okumaya devam et Yaşamın Altı Tutarsa

İçi Geçmişler

Ruh, beden ve zekâ hızını dengeleyen bir formül var mıdır acaba? Çoğu insandaki problemlerin başlıca kaynağı, bu üç kavramın hızlarındaki dengesizliktir. İnsanın yaşam yolunda mutlu ve huzurlu ilerlemesini sağlayan en önemli unsur, varlığını oluşturan birimler arasındaki denge ve uyumdur. Okumaya devam et İçi Geçmişler

Erkek Gibi Kadın

Dünyanın son zamanlarda sorunlarından biri de cinsiyet rollerinin birbirine yaklaşması ve hatta karışması. Kadının ve erkeğin yaratılışı gereği kendisine ait karakteristik özellikleri ve dünya düzeni doğrultusunda paylaşılmış görevleri vardır. Bunlar siyah ve beyaz olarak keskin bir şekilde ayrılmamıştır. Ortak alanlarda esnek geçişler vardır. Ama asla roller değişmemeli, karışmamalıdır. Kurulu düzende parçaların yeri değişirse sistem alt üst olur. Okumaya devam et Erkek Gibi Kadın

Karşılama

Kendimi bildim bileli yazmayı severim. Hatta ilk hayâli kahramanlarım defterim ve kalemlerim oldu. İlkokulda hayatımın ilk günlüğüne  “Sevgili günlüğüm, bugün okulda ki kompozisyon yarışmasında birinci oldum. Öğretmen bana bir kalem hediye etti, hem de silgili. Şimdi sana bu kalemle yazıyorum. Yoksa kıskandın mı? Kıskanma seni de seviyorum ama kalemim de çok güzel, hem de silgili”  diye yazmışım. Benim için ne kadar değerli ve kırılgandı onlar. Bir yandan defterimin üzülebileceğini düşünüyor diğer taraftan da kalemimin sevincini paylaşmaya çalışıyordum. O kadar canlıydılar ki benim için. Onlar  arkadaşımdı. Okumaya devam et Karşılama

Çiçekli Kadınlar

 Bugün dünya kadınlar günüydü. Oldukça ironik sayılabilecek bir gün aslında. Dün asansörde bir kadının bayramınız kutlu olsun demesiyle bir an gözümün önüne 8 mart 1857 de Amerikada olaylar sonucu ölen işçi kadınlar geldi. Anılası mı, kutlanası mı bilemedim pek. Biz aynı şeyi türkülerde de yaşarız ya . Recebim gibi, dom dom kurşunu gibi hüzünlü hikâyesi olan türkülerle eğlenebiliriz. Toplumlar da bir süre sonra benimsediği alışkanlığın kökenini irdelemiyor, tıpkı insan gibi. Okumaya devam et Çiçekli Kadınlar

Lafın Beli Kırıldı

İnsanların karakterini çözmek aslında çok kolaydır. Birkaç tavır ve hareket, üzerine birkaç da cümleyi dikkate aldınız mı tamamdır. Büyük bir bölümü çözülür.
Bir insan, ilk on dakika içerisinde başka birinin özel hayatı hakkında iştahlı bir biçimde konuşmaya başladıysa ve siz uyarıp konuyu kapattığınızda suratını asıp kıvranıyorsa, o insandan uzak durmak gerekir.
Bu durum cinsiyetten ziyade eğitim, kültür ve ahlak seviyesi ile ilgilidir. Birçok toplantıda bu konu hakkında ilginç sohbetlere şahit oldum. İnsanlar sohbet arasında başkaları hakkında konuşmanın ne kadar kötü olduğundan bahsediyorlar, sonra güya örnek verme amacıyla birilerini çekiştiriyorlar ve Okumaya devam et Lafın Beli Kırıldı

Çemberini Kıran Kadınlar

Spor benim hayatıma çok geç giren, ama sağlam dostlarımdan biridir. Evlenmeden önce yoğun iş ve sosyal yaşam içinde çok bunalıyordum. Spor benim için bir nevi sakinleşme ve stres atma yöntemi oluyordu. Eğer insanın spor yapma alışkanlığı yoksa bir yaştan sonra ancak salon sporları yapabiliyor. Bu nedenle de bugüne kadar birçok farklı salonda ve farklı insanlarla birlikte çalıştım. Yılların gözlemiyle de bu konuda anlatacak çok hikâye birikti.
Şöyle salonun bir kenarına çekilip o kadınları izlerken öğrenebileceğiniz o kadar çok şey var ki… Kadına baktığınız pencereyi sporla boyadığınız zaman, ortaya çok farklı tablolar çıkıyor.
İlk olarak cebinden biraz para, hayatından biraz zaman ayırarak, içindeki “Boş ver, gidip de ne yapacaksın” diyen sesi aşıp salona gelen kadın, her Okumaya devam et Çemberini Kıran Kadınlar

Göbek Üstü Kumanda..

        Çalıştığım zamanlarda cumartesi geceleri; ertesi gün iş olmadığı ve istediğim saate kadar yatabileceğim anlamına gelirdi. Yıllarca her cumartesi ısrarla bu hayali kurdum. Babamın( ve hayatımdaki diğer iki erkeğin) bir huyu vardır. Pazar sabahı en az yedi de kalkar ve herkesi uyandırır. Herkes gözü kapalı zorla  kahvaltı yapar, sonra kendisi gider yatar. Herkesin uykusu kaçmıştır artık. Uyku hayali bir daha ki pazara kalır. O Pazar hiç gelmez ama.
Şimdi ise cumartesi geceleri hayali; sabah Hakan ve Kayra erken kalkacak, onlar oynarken ben istediğim kadar uyuyabilirim. Tabi onlar da babam gibi yedide kalkınca dokuzu zar zor edip başıma dikiliyorlar ‘Acıktıkkk’

     İnsanlar ne kadar modern olursa olsun, evde, yemek ile kadın, para ile de erkek, arasında bir çağrışım vardır. Erkek ne kadar yemeğe yardım ederse etsin, kadın ne kadar çalışıp para kazanırsa kazansın, bu çağrışım değişmez.
  
    Çalıştığım zamanlarda akşam eve kendimi zor atar, kapıdan girerken ilk sorum ‘ne yemek var’ olurdu. O zaman hayatın bu tarafındaydım. Akşama kadar deli gibi çalışırdım, yorulurdum, kalabalıktan ve yoğunluktan kafam şişerdi. Akşama kadar tek düşündüğüm eve gidip güzel bir yemek yiyip, sakin ve sessiz bir ortamda anlamsız tv izlemekti. Bu çalışan insanın en büyük fantezisidir. Evdeki kadın ne yapıyor ki. Akşama kadar bir sürü boş zamanı var ve yapacağı iki tencere yemek. Hayata o pencereden bakıyor ve yaşıyordum. Kadınları anlamıyordum. Çoğu zaman tepki gösterdiğim bile oluyordu. O kadar önemli işin içinde (iş hayatındaki işler önemli olan) çok gereksiz şeylerle ( depresyon gibi) uğraşıyorlar diye. Çalışmayan kadın zayıf görünürdü çoğu zaman gözüme.(İyi ki bütün erkekler benim gibi düşünmüyor)
  
    Gün geldi, devran döndü, iş hayatım mecburi bir mola verdi. Ben çalışmadan  yapamam dedim. Fırsattan istifade kendimi geliştirmeliyim. Bir süre böyle geçti ve aynı yoğunluğu sağladım.Sonra Kayra doğdu. İşte o zaman, ben hem anne, hem ev hanımı, hem aşçı, hem bakıcı, hem kadın …. Hepsini birden oluverdim. Neye uğradığımı anlayamadım.
   Üniversite zamanında ‘Kadınlar Marstan, Erkekler Venüs ten’ diye bir kitap okumuştum. O zamanlarda satış rekorları kırmıştı kitap. Yabancının birinin, dünyanın diğer ucunda yazdığı bir kitap, her milletten insana hitap etmişti. Bunu başarabilecek belki de tek konu Kadın ve Erkek ti. O zaman okuduğumda bu kitabı saklamalı ve evlendiğimde tekrar okumalıyım demiştim. Ne kadar geleceğe yönelik okuduysam, hala bir iki parça hatırlıyorum.  O zaman  eşiyle problemi olan veya kendi durumuyla ilgili sıkıntısı olan her kadına bilmiş bilmiş öneriyordum.’ Okuyun dediklerinizin hepsi yazıyor ve çözümlerini de anlatıyor daha ne istiyorsunuz.’ 
    Bir kadın – Bir erkek diye bir dizi vardı ve insanlar bayılarak izliyordu. Çünkü, ya kendisini ya eşini görüyordu. Hatta şaşırıyordu, bu kadar da olmaz ya diye. Herkes sanıyor ki bazı problemleri sadece kendisi yaşıyor. Hatta milletin, sadece bizim aramızda, dediği espriler bile o kadar genel ki.  Tartışırken geçen diyaloglar bile aynı olabiliyor. Bana 20 yıllık evli birinin anlattığı problemle, 3 yıllık evli birinin problemi nasıl aynı olabilir diye düşünür dururdum. Meğer Kadın denen varlıkla, Erkek denen varlığın,  aynı olaylara tepkisi de aynı oluyormuş.
   Bekarken ve çalışırken, daha çok  erkeklerin penceresinden bakıyordum hayata. Sonra arada ve tarafsız bir döneme girdim. İki tarafı da anlamaya başladım. Kadının ve erkeğin diyaloglarını karşılıklı söyleyebiliyordum. İki tarafla da empati kurabiliyordum. (Hakan çok mutluydu o zaman.Kendi gibi düşünebilen bir eşi kim istemez ki)
       Şöyle düşündüğün zaman; adam sabahın köründen, akşama kadar çalışıyor ve eğer işi de ağırsa, insanüstü bir enerji sarf ediyor. Akşama kadar  bir sürü lüzumsuz insanla uğraşıyor, üç saat telefonla konuştuğu oluyor. Basit bir hesapla; gününün en az on saatini işinde geçiriyor. Bunun yorgunluğunu atabilmek için, en az da sekiz saat uyuması gerekli. Geriye kaldı dört saat. Bunun içinde yemek, duş, bazen misafir, bazen gezme de oluyor. Gün bitti gitti.
 
   Eğer kadında çalışıyorsa sorun yok kimsenin birbirinden ilgi bekleyecek hali kalmamıştır. Sadece iş bölümünde ve  sorumluluk paylaşımında sorun yaşanabilir.  
      Kadın çalışmıyorsa ve ilgi alanı yoksa,  vay haline o adamın. Evde onu bekleyen nur topu gibi 12 000 kelimesi var.   
  Eğer çocuk varsa bir iki ihtimal var. Ya çok yorgun düşer ve akşam kadın da bayılır.(  Bu en huzurlu ev halidir.)  Ya da çok bunalmıştır, ilgi ve destek arayışındadır, değişiklik arayışındadır, kendine zaman ayırması gereklidir. Bu bir kriz sinyalidir işte. Erkek akıllı davranır, kriz büyümeden,  biraz nazına oynayabilirse ve küçük çözümler bulabilirse, uzun süre rahat eder. Gelen sinyalleri alamazsa, bir kaç gün sonraki büyük depremin ortasında kalır. En tehlikeli enerji gergin ve sinirli bir kadının enerjisidir.
   Erkekler, kendi  aralarında kadınları konuşurken, cümlenin sonu hep aynı biter; ‘ kadın milleti işte’. Onlarla da olmuyor, onlarsız da. Bitti. Erkekler bu konuda  ayrıntıya girmeyi çok sevmez.
      Kadınlar ise, aralarında erkekleri konuşurken, başlarda hep eşinin özel olduğunu zanneder. Diğer kadınlar eşlerini çekiştirirken ‘ Benim eşim farklı der’. Diğer kadınlar sessizce güler. Yıllar içerisinde   de erkeklerin %90 nının ; akşam koltukta sızmayı sevdiğini, tatil anlayışının göbeğinin üzerinde tv kumandasıyla sızmak olduğunu,  asla kadınların duygusallığını anlamadığını, çıkan problemlerin çoğunun nedenini anlamayıp geçiştirdiğini, kadınların  dediklerinin çoğunu dinlemediği halde öyleymiş gibi yaptığını,  problemlerini kendilerinin çözmeyi sevdiğini ve buna benzer bir sürü  ortak özelliğinin olduğunu öğrenir.
Böylece kadınlar kulübüne girer. Kimi erken, kimi geç ama er geç her kadın bu kulübe girer.
    Kadınlar ve Erkekler bu kadar aynı, tartışmalar – çatışmalar aynı, zevkler aynı, mutluluklar aynı,stratejiler aynı, sonuçlar aynı.
     Fark yine kadınlarda.  İkiye ayrılıyorlar ; koltukta sızan kocasını kaldırıp yatağına götürenler, öylece bırakıp, gidip yatabilenler.
   Kadın ve erkek aynı olsa da her aşk, sadece  kendine özel.   
   
       
   
  
   
    

Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.