Kötü Sesli Kara Horoz!

Sabah saatin beşi. Boğazımı yakan saf oksijenle ve burnumdaki sabun kokusuyla gözlerimi açıyorum. Dışarda ötmeyi beceremeyen bir horoz sesi, yanımda da gözlerini açmadan, kafasını yastığın altına sokmuş, horoza küfreden bir adam.
   Altımda, yatış şeklimi almış, engebeli bir yün yatak. Gece nasıl düşmedim bu yataktan hayret. Yattığım yerde, sağıma bakıyorum; oyma cevizden yapılmış, tavana kadar yükselen ve her an üzerime yıkılacakmış gibi heybetli duran, altı kapılı bir gardırop. Soluma bakıyorum; aynası küçük kendi büyük, üzerinde; Almanya dan gelmişe benzeyen yeşil renkli bir gece lambası duran, bir tuvalet masası.

Biraz kafamı kaldırınca da gardırobun bittiği yerde,  tepesi buzlu cam , krem rengi, eski, kapalı bir kapı. Aslında kapının arkasına saklanmış ama kapı kapanınca dımdızlak ortada kalmış, boy boy rulo halılar. Yavaşça ayağa kalkıyorum ; parça parça, küçük halı, kilim ve örgü battaniyelerle kaplanmış yere basarak belki de önünde hiç makyaj yapılmamış tuvalet masasının yanındaki pencereye yöneliyorum. Perdeyi açtığımda karşımda göz alabildiğince yeşil bir orman. Başka bir şey yok . Sanki birisi, eskiden duvarlarda asılı olan,  büyük orman tablolarından birini, getirmiş camın yerine yapıştırmış. Ama kafamı hafif eğince, ötmeyi beceremeyen kötü sesli kara horozu görüyorum ve gülmeye başlıyorum. Gerçek bu, evet biz gerçek bir tablonun içindeyiz. Burası da Mukaddes teyzenin yatak odası. Bu eşyalar onun çeyizi olmalı. Duvarda siyah beyaz çekilmiş gibi görünen  ama yılların tozuyla  sararmış fotoğraftaki de  kaybettiği eşi olmalı. Tam onu incelerken Hakandan bir ses geliyor ‘ Kalkar kalkmaz bu horozun kafasını kopartıcam’

     Gülerek kapıya yöneliyorum, elimi yüzümü yıkamak istiyorum. Ev sessiz. Mukaddes teyze yok belli ki. Korka korka hızlı bir şekilde sağı solu tarıyorum, karşıdaki küçük kapı tuvalet olmalı. Önünde de lavabo. Kenarına yerleştirilmiş bir iki tane havlu duruyor. Tuvalet yeni klozete çevrilmiş, belli, daha işleri tam bitmemiş ama parça örtülerle özenle yarım kalan yerler kapatılmış.
      Gece o kadar güzel uyumuşum ki. Bilmem yolun vermiş olduğu yorgunluk,  bilmem  köyün temiz havası. Ya da Mukaddes teyzenin engebeli yün yatağı.  Daha dün gece tanıştığım birinin evinde kalmama rağmen kendimi o kadar rahat , mutlu ve huzurlu hissediyorum ki. Karnımda Kayra daha 3 haftalık. Biz onun adını 3mm koymuşuz. 3mm aşağı, 3mm yukarı. Elim karnımda, yüzümde  aptal bir gülümseme, kafam hep yukarda ‘dünya alem duysun bebeğimiz olacak’ diye ormana doğru bağırasım geliyor ara sıra. Mutluluk iliklerimden akıyor. Öğreneli daha bir hafta olmuş. Öğrendiğimizin ertesi günü de uzun bir ege turuna çıkmışız. Ağzımızı sallaya sallaya, hiç acele etmeden, plansız, yolun götürdüğü yere direksiyon sallıyoruz. Canımızın istediği yerde kalıyoruz, istemediğini transit geçiyoruz. Nerenin neyi ünlü onun peşindeyiz. Kayranın daha yeni oluşan hücrelerine, bütün ege gıdalarının vitaminleri, işlesin istiyorum.
   Mevlana ile yola başlamışız, Pamukkalenin sularında ayağımızı yıkamışız, Ispartanın kütüphanesinde çay içmişiz, Akçay’ın denizinde yüzmüşüz, Alaçatı’nın pazarında gezmişiz. Daha yolumuz uzun. Böyle oyalanırsak bitmez bu yollar. Her yer o kadar derin, o kadar gezilesi, o kadar muhteşem ki. Her noktadan, tadı damağımızda, kesin bir daha gelmeliyiz diye ayrılıyoruz.
   İzmire yakın birkaç tercihimiz var gidebileceğimiz.  Hepsine aynı anda yetişemeyiz. Nazar Köyünü, Efese tercih ediyoruz. Sözümüz var Efese de Kayranın elinden tutarak geleceğiz yeniden.
   Biraz haritadan, biraz  sora sora, köyün bozuk yollarında buluyoruz kendimizi. Karşımıza nasıl bir köy çıkacak inanılmaz merak ediyoruz derken önümüze büyük bir otel çıkıyor. Otele bakılırsa demek ki köy çok büyük, gelenler burada kalıyor diye geçiriyoruz aklımızdan. Birkaç dk sonra nasıl olduğunu anlamdan yol bizi köyün meydanına atıyor. Bir kaç tane ahşap satış klubesi yapılmış Her yer nazar boncuğu, kolyeler, bilezikler, süs eşyaları. Bizimle aynı anda bir de tur otobüsü gelmiş, küçük meydan bayağı kalabalık. Ben önce inanmadım oranın meydan olabileceğine. Girişteki satış yerleridir herhalde diye düşündüm ama sonra anladık ki gerçekten meydanmış.
       Çok yorulmuştuk, akşam da olmak üzereydi, o gece kalalım diye düşündük. Kahveye benzeyen ama aynı zamanda hem cam ocağı, hem kahve, hem cafe, hem satış merkezi hem çay bahçesi olan tek katlı binanın önündeki masalardan birine oturduk, bir çay istedik ve kalabileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk. O anda hemen tele kulak servisi hizmete girdi. Mukaddes teyze odasını kiralamak istiyordu, hemen sorduralım dediler. Biri gitti sormaya. O arada nasıl olduğunu anlamadan, meydandaki bütün köy kızları öğrendi, bizim köyde kalmak istediğimizi. Meğer köyde kalacak bir yer yokmuş ve kimsenin de böyle bir talebi olmamış. İsteyen de girişteki büyük otelde kalıyormuş zaten. Bizde biraz tuhaflık var ya. Köyün içinde pansiyonda kalasımız geldi işte.
Küçük ulaklarla Mukaddes teyzeden haber geldi ‘ Gelsinler’.  Gittik, dediğim yer oturduğumuz meydandan 10 mt ötede, iki katlı bir ev. Üst katında oğluyla gelini oturuyormuş altta da kendisi. Pansiyon açayım demiş, köyde de çok dedikodu olmuş ‘duydun mu mukaddes teyze pansiyon açacakmış’
 Gittik tanıştık, çok tatlı bir köy kadınıydı Mukaddes Teyze. Türk insanı gerçekten özel.
  Açık açık ‘ben, dedi, daha öne hiç böyle bir şey yapmadım. Ne yapılır, nasıl yapılır bilmiyorum. İşte evim burada buyurun kalın dedi. Ne isterseniz de söyleyin yapmaya çalışayım. Kaç lira dedik. ‘Bilmem dışarıda ne kadar, siz söyleyin’ dedi. ‘Neler var, neler yok içinde’ dedik, düşündü ‘akşam yemeği yok, kahvaltı var’ dedi. Tamam dedik. ‘Siz etrafı gezin, ben hazırlayım’ dedi. Çok tatlıydı. Bu arada evin önünden geçenler arttı ’bunlar mı kalacakmış, vır vır vır’
 Akşam oldu, o yukarı oğlunun evine çıktı. Biz oda tuttuk, o evi bıraktı gitti bize. Sonra dayanamadılar, bizi yukarı yemeğe çağırdılar. Köyde yemek yiyecek yerde yok, alışveriş yapacak markette. Gerçi köyün hemen dışında yerler vardı ama çok aç olmadığımız için gitmedik.
 Oğlu, gelini, torunları, sonra komşular , kız kardeşi geldi. Teras balkonda gece kaça kadar sohbetler ettik, çay içtik. Ben onları kameraya çektim, pozlar verdiler. Onlar da çok mutlu oldu, bizim içinde inanılmaz güzeldi. Ertesi gün sabah, şu ücretin içinde olan kahvaltı için yine yukarı çıktık, oğlunun evine. Sohbet konusu; kötü sesli horozdu. Kahvaltıda çorba vardı ve bol zeytinyağında kızartılmış biber. Yer sofrasında hep beraber süper bir kahvaltı yaptık.   ‘Ye ye sen iki canlısın, hoop bir kaşık daha..’
      O gün akşama kadar, o küçük sandığımız köydeydik. Boncuk atölyelerini gezdik, sahipleriyle çay içtik, boncuk yaptık. Köyde kendilerine ev yaptıran eğitimli insanlarla tanıştık sohbet ettik. (Daha anlatacak çok hikayeler var köye ait.)
 Ertesi gün bütün köy bizi tanıyordu zaten. ’Siz mukaddes teyzenin evinde kalanlarsınız değil mi’
  Dışarıda ki hareketli  ve teknolojik dünyaya bu kadar yakın olup da, bu kadar saf ve bakir kalmayı nasıl başardıklarını bilmiyorum. Orada yaşayan eğitimli insanlara göre, gelişime açık değillermiş. Bu onlar için iyi mi, kötü mü onu da bilmiyorum. Sadece  ne kadar lüksün içinde yaşadıklarının farkında değiller, onu biliyorum.
   Nazar köyden çıkışımızla birlikte, gerçek dünya boyutuna geçtik. Daha önümüzde Kayra ya  anlatmak için, yaşamamız gereken  bir sürü hikaye vardı…