Dağlarda Otel Arıyoruz…

    Tam aksi gibi görünse de, bazen  özgür olmak, kendini teslim edebilmekten geçiyor aslında. Biz kendimizi yollara teslim etmeyi seviyoruz. Plansız, zamansız, telaşsız, bağımsız, kapıya çıkıp, bir sağa – bir sola bakıp sonra da canımızın istediği yöne, yol bitene kadar gidebilmek çok büyük bir zevk . Ben normalde çok planlı, programlı, devamlı listeyle çalışan biriyimdir. Ege tatiline çıkmadan önce bütün yol planlarımız hazırdı ama hiçbiri gerçekleşemedi. Hep canımız nereye isterse o  yola saptık, nerede durmak isterse orada durduk. Bu   yolculuktan önce de ben hala  planlama eğilimi içerisindeydim. Hakan ‘ Gel dedi baştan anlaşalım; plan program yok,  rüzgarın savurduğu yere, özgürce…. Tamam mı? ‘ ‘Tamam… ‘
  Rüzgar bizi Aygır Gölüne ( Bence orası , biz göl demesekte güzel…) savurdu. Aslında sabredip biraz daha yukarı çıksaymışız, Bayburtu tepeden görebilecekmişiz ama bilmiyorduk.

 Yavaş yavaş aşağı inerken çıkışta gördüğümüz eve uğradık. Biz gelene kadar çayı demlemişler bile. Çok yükseklerde, tam tepenin yamacında iki katlı betondan bir ev, Mehmet Ali amcanın evi. Burası onların yayla evleri. Yazın geliyorlarmış ama şimdi diğer evlerine geçmişler artık.
 Mehmet amca 65 yaş civarlarında, sert mizaçlı, disiplinli, çalışkan ve dinine düşkün bir insana benziyordu. Oğlu içeri çay getirmeye gittiğinde; Kayrayı severek ‘ Benim de yeni torunum oldu, daha 35 günlük, içeride ki oğlumun çocuğu’ dedi. O sırada oğlu geldi, ben hemen atladım tabi ki ‘Aaa gözünüz aydın, sizin de bebeğiniz olmuş’ demeye kalmadan  oğlu kaş, göz ,suss gibi kırk şekle girdi. Gözleriyle babasını işaret ederek bir şeyler demek istedi. Dediğini anlamadım. Ama şaşkınlıktan sustum.
Bu sadece Türk insanına has bir şey mi yoksa başka milletlerde var mı bilmiyorum ama çok sıcak, samimi, candan insanlarla karşılaştık hep, bugüne kadar. Mehmet amca: ’ Kızım gir içeri çocuğa çorba pişir, her şey var, yoğurt yedir, uyut ne gerekiyorsa var içerde’.  Biz yoldan geçen birileriyiz, hatta yol bile değil , dağın başında gördüğü insanlarız. Bu güven, samimiyet çok farklı bir duydu. Yolculuklarda bekli de en sevdiğim şey böyle  insanlarla karşılaşmak. Ege de Mukaddes teyze, Çanakkale de Albay amca, daha bir sürü örnek var hafızamda, içimi ısıtan.
Oğluyla ikisi bahçeye patates ekmeye gelmişler. Kendilerine de iki simit almışlar. Çayın yanında da bizimle paylaştılar o iki simiti. Ye ye bitmedi ve o simit’in tadı başka hiçbir simitte de yoktu. 
 Güzel bir sohbetten sonra artık kalkarken Mehmet amca bana dedi ki: ’ Kızım bak bebeği kucağıma almadım ama sen anlamışındır nedenini, sonra Mehmet amca da oğlumu sevmedi kucağına almadı diye, gücenme sakın’  ‘Hmm tabi anladım, ne demek hiç düşünmem öyle bir şey ‘ dedim ama anlamadım.
Ben bu kadar inceliği anlamayacak kadar kalınlaşmışım demek ki. Belki de hayatımda bir daha hiç görüşmeyeceğim insan için, benim kırılıp kırılmamam ne kadar önemli. Bu nasıl bir kibarlık, incelik, düşüncedir. Biz alıştık ya ‘ Amman milletten bana ne, ben istediğimi der, istediğimi, istediğim  gibi yer, istediğim gibi davranırım. Neden düşünecekmişim milleti. Hiç de umrumda olmaz, bir daha mı geleceğim dünyaya’  tarzı düşünmeye. Giderek bencilliğe gömülen, bireyselleşen bir dünyayı solumaya alışıyoruz ya. Nasıl anlayım Mehmet amcanın ne demek istediğini.
   Sonra arabaya binerken, oğlu benim kapıma geldi. ‘ Yenge kusura bakma cevap veremedim sana ama bizde babaların yanında çocukla ilgili konuşulmaz ‘ dedi. Bende uzun bir Hmmmm, tabii , ıh, mıhh, anladım zaten, yok sorun değil,  falan…..’
  
Yolda Başa düştüm kii ( Azerice: Başa düşmek ,  Tükçe: Anlamak) Mehmet amca bizim yanımızda kucağına alamadı Kayrayıııı.
Doğru veya yanlış, anlamlı veya anlamsız, bu kadarı fazla ya da değil , bunların hiçbiri önemli değil. Bu tür adetleri çok da fazla sorgulamam, herkese göre değişir. Benim saygı duyduğum nokta incelik, kibarlık, bir çeşit saygı. Bazı geleneklerin, bu düşüncesizleşen dünya içerisinde hala devam ediyor olabilmesi. Buna saygı duydum işte ve çok şaşırdım.
 Yukarı çıkarken bir pansiyon tabelası görmüştük, bir de buraya bakalım dedik. Kendimizi bir yayla mahallesinde bulduk. Merak içerisinde, acaba hangisi pansiyon derken, tepe de yol bitti.
Bir teyze gördüm. Hemen camdan sorayım dedim, o anda  donakaldım. Dilleri karıştırdım. Nerede olduğumu bir iki sn idrak edemedim. Azerbeycan, Gürcistan, Trabzon, Türkiye, Orman… Yarı Azerice karıştırarak burada bir pansiyon varmış teyze, nerede biliyor musun?  dedim. Boş boş baktı bana teyze. Topu topu 20- 30 hane vardır dağın tepesinde ama teyze pansiyonu bilmiyor. ‘Şuraya birileri gelip gidiyor ama bilmiyorum, belki orasıdır’ dedi.  Gösterdiği yer birkaç mt ileride ama hayat yok gibi duruyordu. En tepede, üç katlı, ahşap bir ev. Sezon kapanmış, gitmişler. Ama bir daha uzun göle gidebilirsek, kesin ilk orayı deneyeceğiz. Her ne kadar gece korkulası bir yer olsa da.
 
  Bu bölge de en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi mezarlıklardı. Evlerin bahçelerindeydi. Aile mezarlıklarını, evlerinin bahçelerine yapıyorlarmış. Hatta bayağı kalabalık olanlar da vardı.
  Tekrar  ana orman yoluna ulaşmaya çalışırken, bu sefer de  bir otel tabelası gördük. 7 km yazıyordu tabelada. Merak ettik, beğenirsek belki bir gece daha kalabiliriz diye düşündük. Ok yönünde giderken anladık ki yavaş yavaş biz diğer dağa tırmanıyoruz. Karşı dağdan indik bu taraftakine tırmanıyoruz. Ormanın içerisinden kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Biz çıktıkça manzara muhteşemleşiyor. Bir ara karşımıza sürpriz bir göl daha çıktı. Hemen bir fotoğraf molası verdik. Yukarılardan haberimiz yok tabi ki. Bir yandan: ’ Burada ne oteli olacak, hangi akıllı buraya otel yapar’  diye kendi kendime söylenirken, tangur tungur bir yolculuktan sonra tepeye ulaştık.
 
    Bu kadar da olamaz dedirten bir manzarayla karşılaştık. Nerdeyse 2000 m yükseklikte yamacın en ucunda, her an devrilecekmiş gibi duran, üç katlı büyük bir otel çıktı karşımıza.
Burası da Şükrü amcanın oteli…

Karlı Aygır Gölü..

  İnsanı yaşatan, hayatı kadar, hayalleridir de. Her ne kadar perdenin bu tarafında görülen, yaşanılan, dokunulan bir hayat varsa diğer tarafında ise bunu tamamlayan hayal gölgeleri vardır. İnsan, ayakta durabilmek için; bir eliyle hayata tutunuyorsa, diğer eliyle de hayallerine tutunmak zorundadır. Herhangi birinden elini çektiği anda tepetaklak olur.

     Her bir karışı ağaçlarla kaplı, koskocaman bir dağ var karşımda. Dağın  heybetine vurulmuşken, arada derede bir çatı görüyorum tepelerde. Benim inip çıkabilmemin bile, büyük bir problem gibi göründüğü bir noktada birileri yaşıyor. Yaşam ne acaba diye soruyorum kendi kendime ; onlarınki mi?  benimki mi? Onların mı her sabah araç kornaları arasında uyanması zor, yoksa benim mi her sabah yakıcı oksijeni soluyarak uyanmam  zor. Onların, şehir gürültüsünde uyuması mı zor? Benim, çıldırtıcı sessizlikte uyumam mı? Gece canımın sıkılıp balkona çıktığımda, benim gibi uyuyamayan insanların ışıklarını görmek mi vazgeçilmez, yoksa pencereyi açınca zifiri karanlığı görmek mi? Kalabalıkta yalnız hissetmek mi, yalnızlık ta kalabalık hissetmek mi?
   
    Bütün bunları, gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü iki renkli bir pencereden bakarken düşünüyordum.
    Hayatımda ki çirkin renkleri, dağdaki pencerenin karanlığı, gereksiz gürültüyü ise dağların sessizliği yuttu. Buna halk arasında dinlenmek deniyor sanırım.
  
  Güne dağların arasında, ormanların ortasında başladık. Akşam iliklerimize işleyen soğuğun da etkisiyle sıkı sıkı giyinerek çıktık dışarı. Hatta Kayranın tüm kışlık malzemesini kullanarak onu muma çevirdim. Sonunda sadece gözleri oynuyordu oğluşkinin. 
    
    Kahvaltı bölümünde,  kamyon cantından yapılmış orijinal bir soba yanıyordu. Üzerinde çayımız tıkır tıkır kaynıyordu. Ekmekleri bile kızarttık. Güzel bir kahvaltıdan sonra otelin kapısına çıktık, hava günlük güneşlik. Sağ tarafımızda uzun göl var, sol tarafımızda ise orman. Küçük bir tabelada da Aygır gölü, Balıklı göl diye ok işareti vardı. Önce göllere bakalım dedik, sol tarafa yöneldik tabi bu yönelişin bize tahminimizden daha uzun bir zamana malolacağını bilemedik.
  Bölge çok ilginç, ne zaman karşınıza ne çıkacak veya uzaklık ne kadar bilemiyorsunuz. Bir iki tabela var ama kesinlikle doğru olduğuna inanmıyorum. Yedi km tabelasını görüp döndüğümüzde, kendimizi 2500 m de dağın tepesinde bulduğumuz oldu.
  
   Ormanın içerisinden, yakın sanıp yanıldığımız göllerin, dar toprak yoluna düştük.Yolculuğumuzun ilk bölümlerinde, sol tarafımızda yükselen ormanlar, hemen sağ yanımızda ise uzun göle birleşen ince bir nehir. Nehirler nedense hep bana doğanın küçük telaşlı çocukları gibi gelir. Kenardan kenardan nazik bir çaba ve  telaş içerisinde, hep yetişmeye, yetiştirmeye  çalışırlar. Ara sıra dinlenmeye durdukları yerlerde birikirler. İşte gittiğimiz yollarda da  küçük nehir duraklarından oluşan gölcükler vardı. İlerledikçe karşımıza farklı kareler çıkıyordu. Kimi yerde kayaların arasından sular aşağı dökülüyor, kiminde ağaçların arasından ince akıntılar geliyordu. Sert kayaların ortasından ağaçlar büyümüş, dev kayalar aşağı yuvarlanmış. Kimi yerlerde ise ortadan bıçakla kesilmiş dik ve yüksek kayalıkların ortasından geçiyorduk.
 Bir taraftan fotoğraf çekme çabası, bir taraftan da  bol oksijenin uyku ısrarına direnişlerim arasında, yorulduğumu hissettim. İleride ne var, göl nerede, daha ne kadar gideceğiz merakı hepsinden baskın çıkıyordu.
Uzun süre ilerledikten sonra, yavaş yavaş hem yukarı tırmanmaya hem de yayla evlerinin yanından geçmeye başladık. Tabi Kayra bütün bu aşamalarda uyuyordu. Oksijen çarptığı için bir ara gözlerini aralamaya çalışıyor ama pek başarılı olamadan tekrar kapatıyordu.
 Bir süre sonra yol oldukça dikleşti, evler çoğalmaya, ağaçlar azalmaya başladı. Hatta bitti bile denilebilir. O ormanın içerisinden kel dağların ortasına çıktık. Ara sıra taşların üzerindeki oklardan göl yolunda olduğumuzu tahmin ediyorduk ama mesafeyi bilemiyorduk.
 Çok yukarılarda ve uzakta bir ev görüyordum, kısa süre sonra yanından geçiyorduk. Bir ara yol kenarında  iki kişi gördük daha biz bir şey demeden beylerden biri ‘Azerbaycan’dan mı geliyorsunuz ben de orada yaşıyorum, dönüşte uğrayın da çay içelim dedi’ Gerçekten fıkra gibi. Trabzon da dağın tepesinde bulduk adamı.
Kısa bir süre sonra da karlı yollara ulaştık. Birkaç saat önce yemyeşil ormanların içerisinde giderken, birkaç saat sonra, dağın tepesinde ki karın ortasına düştük.İkibinbilmemkaç metre.
 Sonunda etrafı karla kaplı, küçük bir su birikintisi çıktı karşımıza, adı da ‘Aygır gölüymüş’ .Tabi biz aygırın büyüklüğü ile gölü bağdaştırıp, şöyle büyük, hatta şelalesi  bile olan, görkemli bir göl hayal etmiştik en azından benim hayalim buydu. Meğer hayvanların otlarken su içtiği küçük bir gölcükmüş. Tabi o anda bizde ki duygu karmaşası da muhteşemdi. 
  
  Göle çıkış yolculuğumuz oldukça eğlenceli, şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Kayra da kışın ortasında uyandı. Allahtan eldivenleri falan yakınlardaydı. Babası kar yedirdi.
İniş yolunda ise……..

Kayranın Yeşil Masalı Başlıyor….

Trabzon – Uzun Göl
Hayata parantez açtık, araya onbeş günlük süper bir tatil sığdırdık. Aslında sığdırmakta biraz zorlandıkta. Manzaraların içerisinden ip gibi geçen yollara tutunduk, kendimizi farklı hayatların ortasında bulduk. Hiçbir yerde uzun süre kalamadık ama kısacık zamanlara   da çok fotoğraf kaydettik. Onbeş gün de  dört mevsimi birden  yaşadık. Kara dokunduk, yeşili gördük, altın sarısı yaprakların dökülüşünü izledik, saatlerce yağmur sesini dinledik.

   Kelimeleri biriktirdim, , doya doya anlatabilmek için her kareyi hafızama kaydetmek istedim. Her an fotoğraf çekmeye çalıştım. Bir süre sonra anladım ki;  her şeyi kaydetmek ve anlatmak imkansız. Ancak kabataslak tarif edebilirim.  Öyle yerler var ki; manzaranın dili, sadece size çözülüyor ve sonunda da tembih ediyor ‘sakın kimseye anlatma, söyle gelsinler, ben onlara da anlatırım’ diyor. Mümkün mü benim çenemi tutabilmem. Anlatacağım anlatmasına da, nereden ve nasıl başlayacağımı kestiremedim bir türlü. Bir ucundan başlayım bari, kelimeler nereye savurursa o tarafa gideriz.
 
  Kayranın uyumlu ve gezmeyi seven bir bebek olmasına  güvenerek, tüm cesaretimizi topladık, gece yarısı çıktık yola.Sabah  kahvaltıyı Tifliste yaptık.
 Aslında farklı bir deneyim bu; hiç tanımadığınız bir ülkede istediğinizi nasıl bulabilirsiniz? Hele de önceden araştırma yapmayı akıl etmediyseniz.
 Biz bir de Haçapuri (Bir çeşit Gürcü böreği) peşindeyiz. Alfabe farklı, tabelalar okunmuyor. Ne yapsak derken bir taksi şoförüne soralım dedik. Uyanık şoför ‘ben götürürüm sizi’ dedi, tabiî ki tarzanca , biz de aynı dilde cevap verdik  ‘eyvallah’. Zaten başka şansımız da yok. Neyse ki götürdüğü yer fena değildi. Orada güzel bir kahvaltı yaptık. Gürcistan’ı gezmeyi dönüş yoluna bıraktığımız için pek oyalanmadan, çok da acele etmeden, orta karar devam ettik yola.
 Azerbaycan da insanların bir özelliği vardır; yolda durup nereyi sorarsanız sorun ‘Kabak ta ( ileride)’ derler. Hani bizdeki gibi 2. ışıktan sağa, bakkalın oradan sola, 4 ışık sonra u dön, gibi tarifler yoktur pek. Kendilerini hırpalamazlar. İşte biz de Tiflis de durup yol soralım dedik, adam Azeri çıktı. Batum ne tarafta dedik ‘Kabak ta’ dedi. ‘Saol’ dedik Azeri tarzı.
 Sınırı geçtikten sonra ver elini Rize, kurufasülyeci Hüsrev. Tabi ‘Türkiyeye girince, ilk olarak gidiyim de kurufasülye yiyim’ diye hayal etmiyorsunuz ama adamlar ünlüymüş, yolumuzun da üzerinde, e mecbur yenilecek. Aradık sorduk bulduk Hüsrevi. İçerisi bomboş. Kim gelecek ki dedim, akşam akşam küçücük Çayelin de . Millet bıkmıştır, zaten nerdeyse doksan yıldır varmış burası. Duvarlar fotoğraflarla kaplı.  Anladığım kadarıyla bi biz kalmışız gelmeyen. Gerçi öyle ahım şahım da değildi ama belki biz kötü zamana denk geldik. Bu arada, o saat itibariyle Kayracığımız da  bebek menüsünü bırakıp, bizimle birlikte ana yemek formatına geçti. Babasının da yardımıyla, kurufasulye – turşu tamlamasının tadına baktı. Yalanışına bakılırsa da beğendi gibi.
 Neyse biraz hayal kırıklığı ile birlikte  tekrar düştük yollara
 Yirmi saat sonra kendimizi Trabzon uzun göle atabildik. Tabi gece gece göl falan görünmüyor. Gölü bırak, hiçbir şey görünmüyor. Her yer zifiri karanlık. Birkaç küçük dükkan ışığı, pansiyon ışıkları falan var ama sezon kapandığı için ve hava çok soğuk olduğu için kimse kafasını dışarı çıkarmıyor.
 Daha önce hiç görmediğimiz bir yer. Sanırım geniş bir ovanın ortasındayız diye düşündük kendi kendimize. Yukarı bakınca dağ gölgeleri var ama hiç ışık yok. Tam da çözemedik nasıl bir yerde olduğumuzu. Ahşaptan küçük bir otel bulduk. Elektrikli soba yaktılar. Hava inanılmaz soğuktu. Korkumuzdan Kayrayı beş battaniyeye sardık nerdeyse. Oda küçüktü ama birbirine paralel iki tek kişilik yatak ve diğer duvarda da iki kişilik bir yatak vardı. Odanın her yeri ağaç kaplamaydı. Tek kişilik yatakların ortasında eski bir masa ve her iki yatağın başucunda da küçücük birer pencere. Dışarıda gece oldukça ürkütücüydü. Nerde olduğunuzu bilmiyorsunuz, etrafınızda hiçbir şey göremiyorsunuz ve yirmi saatlik yoldan gelmişiniz. Konumumuzu çok da irdelemeden sızıp kaldık.
  Oğluşki, sabah gün doğarken, yoğurt gibi beş kat sardığımız battaniyelerin arasında gülümseyerek, sıcacık uyandı.
      Dışarısı hafif alacakaranlık, pencere çerçevesince sadece yeşil var. Şöyle kafamı eğip yukarı bakayım dedim, etrafımız ormanlarla kaplı dağlarla çevriliymiş. Sadece dağların ortasındaki boşluktan gökyüzü görünüyor. İşte o anda; birinin bizi, kendi hayatımızdan cımbızla alıp, her şeyin farklı olduğu, yeşil bir masal dünyasına yavaşça bıraktığını hissettim. Oğluma sarılarak, güneşin doğuşuyla birlikte değişen yeşili izledim…