Duyguların Ruhu

 

“Sevgi” bugün mutfak tezgahımın köşesindeki menekşeye benziyor. Suyunu, ışığını ve ilgisini tam almış ve nerden yaprak vereceğini şaşırmış menekşeye.Duyguların ruhu sihirlidir.

Bugün Kayra’nın diş buğdayını yaptık. Bir nevi diş partisi. Benim için  özel bir gündü. Sabah çok sevdiğim biri aradı nasılsın diye sordu, “bugün bayram sabahı gibi hissediyorum” dedim. Güldü, anlam veremedi keyfime. Ama tabi ki anlamı bir yerlerde gizli.

Okumaya devam et Duyguların Ruhu

Satır Arasındaki Felsefe

Bazı insanlar vardır, konuşurken kendinizi hipnotize olmuş gibi hissedersiniz. Sohbeti hiç bitmesin istersiniz. Hayatına bakarsınız, anlattıkları ile birebir örtüşür. Konuşurken de tıpkı yaşarken olduğu gibi oldukça sakin, düzenli ve sabırlıdırlar. Kelimelerini seçerek konuşurlar ve size bir şey anlatırken kabul ettirmek için çabalamazlar. Sadece inandıklarını paylaşmak isterler. Hayatı keskin köşelerden yakalamazlar, daha yumuşak ve esnek bir bakış açıları vardır. Bu, kendilerine ait fikirleri olmadığı anlamına gelmez. Sadece şartlanma ve önyargılarının olmaması, ayrıca ego seviyelerinin düşük olması, fikirlerinin daha geniş alana yayılmasını sağlar. Bu yüzden de sabit fikirlilikten kurtulurlar.

Meleğin Kanadı Suratıma Çarptı!

Çizgi filmlerin çocuklar üzerindeki etkileri hâlâ tam anlamıyla çözülemedi. Faydalı mı, zararlı mı net bir karar yok ortada. Bununla birlikte şu da bir gerçek ki insan kaç yaşına gelirse gelsin, beynindeki bazı kavramların fotoğrafları çizgi filmlerden kalma.
Mesela iyilik ve kötülük denildiği zaman, benim aklıma ilk olarak sağ tarafta kanatları pırpır eden, tepesinde ışıklı daire olan, bembeyaz bir dişi, kötülük denildiği zaman da sol tarafta, rengi kırmızı, elinde bir orak, yüzünde burun hizasına kadar maske olan bir erkek geliyor. Sevap-günah denildiği zaman da ellerinde birer defter, kalem, görüntü tamam işte. Okumaya devam et Meleğin Kanadı Suratıma Çarptı!

Kim Kimin Balyozu?

  35’e kadar insan geleceğe bakarak ilerliyor, 35’ten sonra ise geçmişi peşinde sürüyerek. Önemli olan peşinden sürüdüğün çuvalın boyutu ve ağırlığı. Ağır bir çuvalla çok ileri gidilemez. O zaman iki seçenek var; ya çuvalı ağırlaştırmayacaksın ya da taşımayacaksın.

Şöyle bir bakarsak, güzel olaylar ve sevilen dostlar baskülde hafif ama pahada ağır şeyler. Kötü olaylar ve sizden nefret eden insanlar ise baskülde oldukça ağır gelen şeyler. Tabii bunların da kendine göre bir kıymeti vardır.

Korku Biriktiriyor

Benim kuşağımda pazar gecesi demek, banyo demektir. Annem elinde havlu peşimizden koşardı. Arada bir sinirlenip “Hadi demekten dilimde tüy bitti” derdi. Dildeki tüyün nasıl bittiği en büyük merak konusuydu. Bazen anneler çok anlaşılmaz olabiliyor. Ara sıra Kayra da bana garip garip bakıyor. Sanırım onun annesi benimkinden çok daha garip.

Bu pazar gecesi, adettendir diye, Kayra’nın da banyo gecelerinden biri. Bizim için çok zorlu bir saat, çünkü banyo yapmaktan hiç hoşlanmıyor.
Kayra artık büyüyor ve korkuları başlıyor. Bir noktaya kadar bebekler hiçbir şeyden korkmuyor. Deneyimleri yok, bilinçlerinin altı-üstü tertemiz ama bir noktadan sonra aniden korkular başlıyor. Farkındalık artıyor, seçim hakları doğuyor, artık birey olduklarını göstermek istiyorlar. Tercihler yapıyorlar ve doğal olarak da onları bir nedenden ötürü korkutan bir şeyi tercih etmek istemiyorlar. Siz buna zorlarsanız, inatlaşma başlıyor bu sefer korktuğu için değil, inatlaştığı için istememeye başlıyor.
Düşünüyorum taşınıyorum, Kayra’nın korkularına neden arıyorum, bulamıyorum. Kendime dönüyorum. Düşünüyorum ben nelerden ve neden korkuyorum. 
İnsan hayatında, sağa sola sert bir şekilde çarpmasın, yanlış ve tehlikeli yollara sapmasın diye, doğuştan gelen “bariyer duygular” vardır. Bu birkaç çeşit duygu, farkında olmadan insanı yönlendirir.
İnsan sadece aklıyla karar veremez. O farkında olmadan arka planda, “bilinçaltı komutanlığında” çalışan istihbarat askerleri vardır. Bu askerler devamlı akla gizli bilgi aktarır, kimi zaman bazı duygularla onu yönlendirebilirler.
Korku bu bariyer duygulardan biridir ve devamlı bilinçaltıyla birlikte çalışır. Çok ileri gitmediği sürece birçok korkumuzun farkında olmuyoruz aslında.
Kayra büyürken korkularını biriktirmeye başladı, ben de onunla birlikte sahip olduğum ama fark etmediğim duyguları güncellemeye başladım. Meğer ne kadar çok şey varmış. Asansörde kalmaktan korkuyorum, düşüp bir yerimi kırmaktan korkuyorum, deprem, sel, yangın gibi felaketlerden korkuyorum, hasta olmaktan korkuyorum, birilerinin Kayra’ya zarar vermesinden korkuyorum… Bu liste uzayıp gidiyor.
Bunlar sadece bendemi var acaba diye sağıma soluma baktığımda, aslında birçoğunun her insanda olduğunu görüyorum. En basitinden, hiçbir şeyden korkmam diyende bile yakınlarını kaybetme korkusu var. Biz fark etmesek de devamlı bu duygularla yaşıyoruz.
Bir bakıma güvenliğimizi sağlıyor bu duygular. Daha dikkatli ve bilinçli yaşıyoruz. Kendimizi daha çok koruyoruz. Ama duygunun miktarı, gerekeni aşınca işte o zaman işler karışıyor. Fobiler meydana çıkıyor.
Birkaç gün önce bir programda söylüyorlardı; yükseklik korkusunun asıl nedeni boşluk ve düşme hissiymiş. Onun da temeline inince, kendini güvende hissetmeme duygusuna kadar gidiyormuş. İnsanoğlunda akıl almayacak, yüzlerce fobi çeşidi var. Hepsine mantıklı açıklamalar bulmak imkânsız. İş dönüp dolaşıp yine bilinçaltı komutanlığında bitiyor.
Fobiler zamanında çözülemezse, ilerleyip takıntılara dönüşebiliyor. İş içinden çıkılamaz bir hâl alıyor ve ne yazık ki insanların hayat standartlarını çok fazla etkiliyor.
Korku insanın hayatında olmazsa olmaz, yaşamın büyük bir bölümünü yönlendiren, çoğu zaman kötü hissettiren ve elimizde olsa silmek isteyebileceğimiz bir duygu.
Bütün bunların yanında insanoğlunun inanılmaz zevk aldığı da bir duygu. Birçok spor dalı bu temel üzerine kurulmuş. Film sektöründe en çok iş yapan grup, korku filmleri.
Bu insanların hayatlarındaki korku miktarı yetmediği için takviye isteği mi, yoksa bir şekilde baş etme yöntemi mi onu daha çözebilmiş değilim.
Şu aralar Kayra’nın bizi çok uğraştıran kokularından birisi de çığlık. Özellikle kadın çığlığı. Gerçi bu devirde kadın çığlığından ürkmeyecek erkek yoktur ama hiçbiri bizimki gibi ağlamıyordur sanırım.
Kayra’ya korkularıyla baş edebilmeyi nasıl öğretmeliyiz? Devamlı suya sokup çığlık atarak, üzerine mi gitsek acaba, yoksa bir süre bunlardan uzak durup, unutması için dua mı etsek…
Hayatı boyunca daha ne korkular biriktirecek, ben de bundan korkuyorum işte!

Bebeği Kıskandı!!

  Bir kadın ve bir erkek çok düşündükten sonra, bir çocuk yapmaya karar verdiler.  Malum hayat pahalı ve  hadi deyince karar verilmiyor çocuk yapmaya. Bir miktar birikim yapmak gerekiyor, en azından bir süre geleceğini garantilemek gerekiyordu. İkisi iki taraftan çalıştılar çabaladılar ve sonunda  bir miktar parayı denkleştirdiler. Hayatlarında çocukları için bir bölüm düzenlediler, kendilerine çeki düzen verdiler, bu kararlarını sevdikleriyle paylaştılar.
  Doğan çocuklarına ‘Evlilik’ adını verdiler.

Lego Felsefesi

Uzak Doğu’da ying yang felsefesi vardır. Lise dönemlerimde kolyeleri, bileklikleri pek modaydı. Sokak ağzıyla “Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır” demek. En küçük çocukların bile diline dolanmıştı bu cümle. Farklı ve çekici bir simge, çocukları bile filozof yapmıştı o zamanlar.
Büyüyünce “diyalektik” kelimesini pek duyar oldum. Bu daha asortik, “zıtların birliği” demekmiş. Yunancadan geliyormuş. Zıtlıkların birliği de kendi içinde didişirken hareketi ortaya çıkarıyormuş. Okumaya devam et Lego Felsefesi

Misafir Terliği..

Zamana “Sen dur, ben geçerim” deyip istediğimiz bir yerinden geçebilmek mümkün değil midir acaba? “Yaşlanıyor muyum” sorusu ruhun mu, yoksa bedenin sorusu mu ve bu sorunun bir yaşı var mı?

Oyun yaşındayım, sokaktayım, çocuklar zar zor beni takıma almışlar, hem de kaleci yapmışlar. Maçın en heyecanlı bölümü, kız olduğum hâlde kaleci olabilmenin haklı gururu içindeyim ve o an annemin sesi geldi: “Kızlar kek yaptım size, hadi gelin de balkonda çay içelim”. Okumaya devam et Misafir Terliği..

Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

 Rus edebiyatının en büyük özelliklerinden biri, karakter sayısının fazlalığıdır. Hatta bazı yazarların karakterleri için fihrist hazırladığı bile söylenir. Düşünüyorum da bu kadar fazla karakteri hayal edebilmek için insanları ne kadar iyi tanımak gerekiyor acaba? Peki, insanları iyi tanıyabilmek için ne gerekiyor? Çok fazla insanla tanışmak mı, sadece gözlemlemek yeterli olur mu, yoksa sadece çok okumak kâfi midir? Okumaya devam et Kim Çok iyi Fal Bakabilir?

Keçilere Rakip İnekler…

      Otel kavramı; yazarlar, senaristler için çok doğurgan bir konudur. Her tür hikayeye elverişli ortamlardır. Korku filmleri, romantik hikayeler… 
Bir zamanlar en büyük hayallerimden birisi de yol kenarında bir pansiyon açmaktı. Yanında küçücük bir restoranı da olacak. Ben yaşlanmış olacağım, omzumda şal, gelenle gidenle sohbetler edeceğim, ara sıra mutfağa gidip yemek yapacağım, bahçeden domates toplayacağım, kışın da şöminenin başında kitabımı alıcam aşkıma kitap okuyacağım. ( o da muhtemelen uyuklayacak).Belli mi olur, o zamana belki benim de kitaplarım çıkar, bir taraftan da yazı yazarım, geleni gideni romanlarıma kahraman yaparım.

   Şöyle düşününce tam bana göre  bu pansiyon işi. İnsanı severim, misafir ağırlamayı severim, sohbeti severim, yemek yapmayı severim, anı biriktirmeyi severim. Yalnız benim de Şükrü amca gibi  ‘Aile olmayan giremez… ‘gibi kurallar koymam lazım.
   Dağın tepesinde babasından kalma bir arazisi varmış. Tam on yıl izin almak için uğraşmış. Otelin bütün projesini kendisi çizmiş. Ne mimar, ne mühendis kullanmış. En küçük parçasına kadar kendisi ve ailesi uğraşmış. Sonunda da geçen sene oteli açmayı başarmış ama daha projeleri tamamlanmamış. Aşağı bölümlerde hala inşaat devam ediyor.
  Kendisi küçükken Arabistan’a gitmiş uzun seneler de orada yaşamış. Hala bir ayağı orada ve otele de  Arabistan dan turlar gelip gidiyormuş. Bazen de kayakçılar geliyor, helikopterle kaymaya gidiyorlar, akşama tekrar helikopterlerle geri dönüyorlarmış.
       Büyük bir merak  içerisinde dağın tepesine çıktığımızda işte bu otelle karşılaştık. Bu arada da biraz daha yukarı da bir otel olduğunu da öğrendik. Burası çok güzeldi ama hadi yukarısı daha güzelse… Bizdeki merak bitmez ya. Bir de ona bakalım, sonra karar verelim dedik. Tırmanmaya devam ettik ama buraya kadar ormanın içerisinden geldiğimiz için tepeye çıkana kadar yüksekliği fark etmedik, buradan sonrası kelleşti. Yukarı da Yente yaylası varmış. Arabanın lastikleri uçurumun kenarına sıfır geçerken ben bir taraftan korkuyorum diğer taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Bir süre bu şekilde çıktık ama görünürde bir şey yok, sadece daracık yollardan tepeye çıkıyoruz. Aşağısı göz alabildiğine yeşil. Sonunda tepede tellerle çevrili küçük bir mezarlığın yanında durduk. Tabeladaki numaradan bir arayalım dedik. Adamlar sezon kapandı, kapalıyız dediler. Oradan tekrar geri döndük ama Şükrü amcanın dediğine göre sadece bir 5 mt ilerleseymişiz bütün yaylayı tepeden görebilecekmişiz. Öyle bir yerde durmuşuz ki. Sadece beş mt. Ben arabadan indim yürüdüm ama ne yazık ki ters tarafa yürümüşüm. Bu da ikinci Bayburt vakası olarak hatıralarımızda yerini buldu.
     İşte bu yayladakiler kışın hiç aşağı inmezlermiş. Yazdan her şeylerini depolarlarmış. Kışın yol sadece bizim otele kadar açık olurmuş. Karınca gibiler işte ne güzel.
Sonra tekrar otele döndük, giriş yaptık. Meğerse otelde ki tek müşteri bizmişiz. Burada da sezon kapanmış ama bizi kabul ettiler. Hatta kendileri için kaloriferi yakmıyorlarmış, odalarında elektrik sobası kullanıyorlarmış, bizim için koskoca binanın merkezi ısıtmasını açtılar. Odamıza hemen bebek yatağı yerleştirdiler. Akşam yemekte ise ne istersek ikram ettiler. Fırınları varmış, ekmeklerini kendileri yapıyorlarmış. Zaten her gün aşağı inip çıkmak zor, bunlarda depolama sistemi yaşıyorlar. Hatta otelde ezan okunuyor, ekmek yapan fırıncı amca okuyormuş. Ezanı duyunca çok şaşırmıştık.
Aslında bölgeyi biraz incelerseniz şaşırmaya gerek yok çünkü her üç beş bina yapıldığında yanına hemen bir cami yapmışlar. Dağda evleri göremeseniz de minareleri görmeniz mümkün. Bu Tiflisde de geçerliydi. O bölgede de burada ki cami sayısı kadar kilise vardı hem de aynı şekilde dağların tepesinde. Dağ başlarında, yol kenarlarında, dev haç işaretleri vardı.
   Belki de tesadüf değil. Belki de bu insanlar, hala kendi kendilerine yaşadıkları için, çok fazla kirli topluma karışmadıkları için, inançlarını daha rahat yaşayabiliyor. Dağın başında yetişecek bir yer yok, yapacak çok iş de yok, inançlarına göre  rahat rahat ibadet ediyorlar işte.( Gökyüzüne de çok yakınlar zaten…)
  Akşam yemekten sonra çayımızı içerken Şükrü amcayla sohbet ettik. Her zamanki gibi Kayra bu sohbetleri uykusunun arasında dinledi.
Sabah ilk otelden, yakın sandığımız göllere bakmak için çıkmıştık, akşama kendimizi burada bulduk.
 
   Gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü, iki renkli pencere, odamızın penceresiydi. Yükseklerde, zifiri karanlık, ürkütücü sessizlik, büyük bir yalnızlık. İnsan, o pencereden, dönüp hayatına batığında çok şey görebiliyor. O sessizlik; hayatta ki rutinlikten uyuşan insanı, ayıltıyor..  Karanlık, insanın gözlerini kamaştırıyor. Hem kalmak, hem kaçmak duygusu aynı anda yaşanan, hem sevmek, hem korkmak…
    Dağın başında, koskoca bir otelde yalnızsınız…Eşiniz size hayatı boyunca otellerle ilgili izlediği tüm korku filmlerini bayıla bayıla anlatıyor. Sabah gün doğarken uyanmışım, bütün gün bir bebekle, o dağ senin, bu dağ benim gezmişim. Muhtemelen ertesi sabah, yine gün doğarken kalkacağım. Kusura bakma dedim, korkmaya halim yok, ben uyuyum en iyisi, gelen giden olursa da söyle, bana dokunmasınlar, çok yorgunum.
Sabah kakar kalmaz camın önüne koştum. Sonuna kadar açtım hepsini. Şöyle sonuna kadar içime çektim buz gibi temiz havayı ve gözlerimi kapatıp, havanın, boğazımdan ciğerlerime inişini dinledim. Manzarayı hafızama iyice kaydettim. Makinemi aldım bir sürü fotoğraf çektim ama gözlerimin gördüğü   kaliteye yaklaşamadı, fotoğraf makinem.
   Güzel bir kahvaltının arkasından yürüyüşe çıktık. Bir otel görevlisi, fotoğraf çekmemiz için bizi yakınlardaki bir yamaca çıkardı. Benim zor geçtiğim daracık patikalardan inekler geçmiş. Manken gibi çapraz adımlarla yürüyorlar zaten, oraların inekleri. Catwalk inekler, keçilere rakipler.
   Çıktığımız tepeden manzara gerçekten muhteşemdi. Zaten anladığımız kadarıyla ,bütün her yerde ki uzun göl fotoğraflarını da buradan çekmişler.  Bu manzarayı seyretmek için bütün o çabaya değerdi. En rahatımız tabi ki babasının boynunda ki Kayraydı.
  Aşağı inerken, bir daha ki sefere geldiğimizde biraz da Uzun Göl’e zaman ayıralım diye düşündük…