Karlı Aygır Gölü..

  İnsanı yaşatan, hayatı kadar, hayalleridir de. Her ne kadar perdenin bu tarafında görülen, yaşanılan, dokunulan bir hayat varsa diğer tarafında ise bunu tamamlayan hayal gölgeleri vardır. İnsan, ayakta durabilmek için; bir eliyle hayata tutunuyorsa, diğer eliyle de hayallerine tutunmak zorundadır. Herhangi birinden elini çektiği anda tepetaklak olur.

     Her bir karışı ağaçlarla kaplı, koskocaman bir dağ var karşımda. Dağın  heybetine vurulmuşken, arada derede bir çatı görüyorum tepelerde. Benim inip çıkabilmemin bile, büyük bir problem gibi göründüğü bir noktada birileri yaşıyor. Yaşam ne acaba diye soruyorum kendi kendime ; onlarınki mi?  benimki mi? Onların mı her sabah araç kornaları arasında uyanması zor, yoksa benim mi her sabah yakıcı oksijeni soluyarak uyanmam  zor. Onların, şehir gürültüsünde uyuması mı zor? Benim, çıldırtıcı sessizlikte uyumam mı? Gece canımın sıkılıp balkona çıktığımda, benim gibi uyuyamayan insanların ışıklarını görmek mi vazgeçilmez, yoksa pencereyi açınca zifiri karanlığı görmek mi? Kalabalıkta yalnız hissetmek mi, yalnızlık ta kalabalık hissetmek mi?
   
    Bütün bunları, gündüz sadece yeşilin, gece ise sadece siyahın göründüğü iki renkli bir pencereden bakarken düşünüyordum.
    Hayatımda ki çirkin renkleri, dağdaki pencerenin karanlığı, gereksiz gürültüyü ise dağların sessizliği yuttu. Buna halk arasında dinlenmek deniyor sanırım.
  
  Güne dağların arasında, ormanların ortasında başladık. Akşam iliklerimize işleyen soğuğun da etkisiyle sıkı sıkı giyinerek çıktık dışarı. Hatta Kayranın tüm kışlık malzemesini kullanarak onu muma çevirdim. Sonunda sadece gözleri oynuyordu oğluşkinin. 
    
    Kahvaltı bölümünde,  kamyon cantından yapılmış orijinal bir soba yanıyordu. Üzerinde çayımız tıkır tıkır kaynıyordu. Ekmekleri bile kızarttık. Güzel bir kahvaltıdan sonra otelin kapısına çıktık, hava günlük güneşlik. Sağ tarafımızda uzun göl var, sol tarafımızda ise orman. Küçük bir tabelada da Aygır gölü, Balıklı göl diye ok işareti vardı. Önce göllere bakalım dedik, sol tarafa yöneldik tabi bu yönelişin bize tahminimizden daha uzun bir zamana malolacağını bilemedik.
  Bölge çok ilginç, ne zaman karşınıza ne çıkacak veya uzaklık ne kadar bilemiyorsunuz. Bir iki tabela var ama kesinlikle doğru olduğuna inanmıyorum. Yedi km tabelasını görüp döndüğümüzde, kendimizi 2500 m de dağın tepesinde bulduğumuz oldu.
  
   Ormanın içerisinden, yakın sanıp yanıldığımız göllerin, dar toprak yoluna düştük.Yolculuğumuzun ilk bölümlerinde, sol tarafımızda yükselen ormanlar, hemen sağ yanımızda ise uzun göle birleşen ince bir nehir. Nehirler nedense hep bana doğanın küçük telaşlı çocukları gibi gelir. Kenardan kenardan nazik bir çaba ve  telaş içerisinde, hep yetişmeye, yetiştirmeye  çalışırlar. Ara sıra dinlenmeye durdukları yerlerde birikirler. İşte gittiğimiz yollarda da  küçük nehir duraklarından oluşan gölcükler vardı. İlerledikçe karşımıza farklı kareler çıkıyordu. Kimi yerde kayaların arasından sular aşağı dökülüyor, kiminde ağaçların arasından ince akıntılar geliyordu. Sert kayaların ortasından ağaçlar büyümüş, dev kayalar aşağı yuvarlanmış. Kimi yerlerde ise ortadan bıçakla kesilmiş dik ve yüksek kayalıkların ortasından geçiyorduk.
 Bir taraftan fotoğraf çekme çabası, bir taraftan da  bol oksijenin uyku ısrarına direnişlerim arasında, yorulduğumu hissettim. İleride ne var, göl nerede, daha ne kadar gideceğiz merakı hepsinden baskın çıkıyordu.
Uzun süre ilerledikten sonra, yavaş yavaş hem yukarı tırmanmaya hem de yayla evlerinin yanından geçmeye başladık. Tabi Kayra bütün bu aşamalarda uyuyordu. Oksijen çarptığı için bir ara gözlerini aralamaya çalışıyor ama pek başarılı olamadan tekrar kapatıyordu.
 Bir süre sonra yol oldukça dikleşti, evler çoğalmaya, ağaçlar azalmaya başladı. Hatta bitti bile denilebilir. O ormanın içerisinden kel dağların ortasına çıktık. Ara sıra taşların üzerindeki oklardan göl yolunda olduğumuzu tahmin ediyorduk ama mesafeyi bilemiyorduk.
 Çok yukarılarda ve uzakta bir ev görüyordum, kısa süre sonra yanından geçiyorduk. Bir ara yol kenarında  iki kişi gördük daha biz bir şey demeden beylerden biri ‘Azerbaycan’dan mı geliyorsunuz ben de orada yaşıyorum, dönüşte uğrayın da çay içelim dedi’ Gerçekten fıkra gibi. Trabzon da dağın tepesinde bulduk adamı.
Kısa bir süre sonra da karlı yollara ulaştık. Birkaç saat önce yemyeşil ormanların içerisinde giderken, birkaç saat sonra, dağın tepesinde ki karın ortasına düştük.İkibinbilmemkaç metre.
 Sonunda etrafı karla kaplı, küçük bir su birikintisi çıktı karşımıza, adı da ‘Aygır gölüymüş’ .Tabi biz aygırın büyüklüğü ile gölü bağdaştırıp, şöyle büyük, hatta şelalesi  bile olan, görkemli bir göl hayal etmiştik en azından benim hayalim buydu. Meğer hayvanların otlarken su içtiği küçük bir gölcükmüş. Tabi o anda bizde ki duygu karmaşası da muhteşemdi. 
  
  Göle çıkış yolculuğumuz oldukça eğlenceli, şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Kayra da kışın ortasında uyandı. Allahtan eldivenleri falan yakınlardaydı. Babası kar yedirdi.
İniş yolunda ise……..

Hayalleri Parsellesek…

   Üniversite hayatımın bir bölümünde kaldığım yurtta, odam, en son katta, terasın hemen yanındaydı. Terası da kapatmışlar ve etüd salonu haline getirmişlerdi. Ben de birçok tembel öğrenci gibi, geceleri çalışırdım, daha doğrusu çalışmaya çalışırdım. Geceler, ders çalışmakla ziyan edilmeyecek kadar, değerli zamanlardır aslında. (Ders çalışmayı da oldum olası sevmedim zaten) Gece herkes yattıktan sonra, sessizce çıkardım terasa.  Sandalyelerin ayağını gıcırdatmamaya özellikle özen göstererek, camın kenarına çekerdim. O saatlerde mutlaka uykusu kaçan birileri vardır ve birinin ayakta olduğunu duyarlarsa, birbiri arkasına gelirler. Bu yurtların kayıtsız kurallarından biridir sanki. Eğer sessiz olmayı başarabilirsem, otururdum koskocaman camın önüne, dayardım ayaklarımı sıcacık peteğe, sırtıma da bir battaniye, sarılırdım sıkıca. Bütün şehir karşımda.
  

 Gecelerin karanlığı, bir çok şeyi örttüğü gibi, insanın içindeki bir çok gizli kalmış şeyi de aydınlatır aslında. Her insanın hafızasında mutlaka bir balkon manzarası vardır, ya da bir gece köşesi.
   
Karanlıkta, yüksek bir balkondan, sessizce izlersiniz evlerin ışıklarını. Kimi zaman insanları hayal eder, hikayeleri merak edersiniz. Kimi zaman da derin derin düşünceye dalar, hipnotize olmuş gibi artık gördüğünüzü görmez olursunuz. O şekilde saatlerce o noktada oturabilirsiniz artık. İçinizde, devamlı  sizinle sohbet eden, bir ses vardır. O her zaman doğruyu söyler. Bazen sinirlendiniz mi de, o sesi karanlığın dibine göndermek için, girersiniz içeri, açarsınız ışıkları, sonuna kadar.
    Ben o geceler de, hep geleceğimi hayal ederdim. Ne iş yapacaktım, kiminle evlenecektim, kaç çocuğum olacaktı, nasıl bir insan olacaktım, nasıl bir hayatım olacaktı. Bazen,  hayal parçalarını, tek tek yapboz gibi birleştirir, güzel bir tablo çıkarırdım ortaya. Bazen de çok karamsar olurdum,  o içimdeki sesle kavgalı olduğum zamanlarda.
  Bazen de hiçbir şey düşünmeden sadece bakardım. Gecenin sakinliğine, huzuruna bırakırdım kendimi ve gözlerim kapanırdı ama uyumak istemezdim. Uyumak çoğu zaman  geceyi ziyan etmek gibi gelirdi bana.
     Şu anda, o hayal ettiğim hayatın, tam ortasındayım. Çalıştım, evlendim, anne oldum.  O zaman çok uzak ve büyük görünen hayaller, bu kadar mıymış?  O yaştaki bir insanın kurabileceği, daha büyük hayaller olmaz mıydı acaba?
  Belki de vardı ama şu anda ben net olarak  hatırlayamıyorum. Yurtdışına çıkmak vardı mesela, yarım yamalak hatırladıklarımdan. Şu anda yaşıyorum. Çocuğum olduğunda, durumum müsait olursa, üç yaşına gelene kadar çalışmam, diye düşünürdüm hep, şu anda çalışmıyorum. Çok aşık olarak evleneceğimi ve hayalimdeki adamı bulacağımı düşünürdüm, evet çok aşık olarak evlendim ve o adamı buldum. Bir de çok güçlü bir iş kadını olmak vardı , çalıştığım dönemde de buna oldukça yaklaşıyordum ama işte o devam edemedi.
   Demek ki insanın hayatında  ‘hayal kavşakları’ var. Bir dönem yoğun olarak geleceği hayal edip planlıyoruz, sonra unutuyoruz. Aradan yıllar geçiyor, bazen bir insan, bazen bir fotoğraf, o anı kolundan tutup, gözümüzün önüne getiriyor. Önce o zamanı düşünüyoruz, sonra kurduğumuz hayalleri, en sonunda da şu anda nerede olduğumuzu. Eğer her şey birbirini tutuyorsa tamam, sorun yok ama tutmuyorsa biraz buruklanabilirsiniz.
İşte bu hayal kavşaklarından ikincisi, benim karşıma şu aralar çıkmaya çalışıyor. Anlatılanlara göre bu çoğu zaman anne – baba olduktan sonra olurmuş. O zamana kadar bireysel yaşıyorsunuz, ne olursa kendinize. Ama şu andan itibaren her şey farklı.
Bu sefer hayaller tamamen yön değiştiriyor. Bebeğinizle ilgili başlıyorsunuz. Emeklese, yürüse, okula gitse…. Hayatınızdaki her şey ona endeksli. Bütün hayalleriniz.Ama bu sefer bunları balkonda romantik romantik değil, yatakta bir sağa bir sola uykunuz kaçarak düşünüyorsunuz. Bebeğiniz daha üç aylıkken, eşinizle özel okul, devlet okulu tartışması yapıp, sonra da oturup gülebiliyorsunuz. Artık tek başınıza hayal kurma lüksünüz de yok. Bazı konularda uyuşamasanız bile, ortak hayal kurmak zorundasınız sanki.
   
   Bu ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Hayal sırası ne zaman bana gelecek. Söylenilenlere göre, çocuklar üniversiteyi bitirene kadarmış. Bence o kadar da çok geç sanki. Parselleyebiliriz belki hayalleri. Bir bölüm çocuğa, bir bölüm eşle birlikte, küçük bir parça da kendimize. Adaletlisi bu gibi görünüyor ama uygulanabilirliği zayıf. İçinden onlar olmadan ne hayal, ne de hayat, bir anlamı olmaz ki. Paradoks devam eder gider.
  Şimdi balkona çıktığım zaman, önce serin havayı içime çekiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, içeride sıcacık uyuyan oğlum  ve eşim için şükrediyorum sadece.     

Görenler Giremez

      Türkiyede, çalıştığım zamanlarda, sosyal sorumluluk projelerini çok seviyordum. Elimden geldiğince de katılmaya ve destek olmaya çalışıyordum. Bu tür sorumluluklar insana, başka hiçbir yerde bulamayacağı şeyler öğretiyor. Aslında siz başkalarına yardım etmiyorsunuz, onların size yardım etmesine izin veriyorsunuz. Bu düşüncem, çoğu kişiye uçuk ya da mantıksız gelse de, ben o dönemde böyle hissediyordum. Çok şey öğreniyordum, hayata bakış açım daha farklı ve güçlü oluyordu, içimin temizlendiğini hissediyordum, insan olduğumu ve sorumluluğumu yerine getirdiğim içim kendimi hafiflemiş hissediyordum. Çocukların yüzlerindeki birazcık buruk gülümseme ve onların,  mutlu olduğunu görmem, bana daha fazla güç veriyordu. Daha çok şey yapabileceğimi hissediyordum.
   

     İnsanların ne kadar boş ve anlamsız şeyler için kendilerini paraladıklarını görüyordum çünkü daha beterlerini biliyordum. Bir kesimin çocuk dediği, çocuk olamayan,  küçük insanların, daha büyük şeylerle nasıl savaştıklarını görüyordum. Çocuk olmak yaşla alakalı bir şey değildir, şansla alakalıdır. Bu şansı yakalayamayanlar, büyümüş olarak, bir sürü sorumlulukla başlar hayata.
 
    O dönemlerden birinde de, sesli kütüphane peşine düşmüştüm. Bulunduğum şehrin kütüphanesine, sesli kitaplık bölümü açtırmaya uğraşmıştım ama yapamadım. Araştırdım, ücretsiz sesli kitap cd leri buldum ama Bürokrasiyi geçemedim. ‘Sessizini okumuyorlar ki, gelip seslisini alsınlar’ dedi bir memurumuz. Şurayı arayın, bunu bulun,  falan filan yol gösterdiler. Bizim en güzel yaptığı şeylerden biridir yol göstermek.
 O dönemde başaramadım ama pes etmiş değilim. Hayatımın bir döneminde, mutlaka bu işle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum. Bence bu müthiş bir proje ama daha farkına varılabilmiş değil.
 Aslında bu konuda çalışan bir sürü insan var. Merkezler var, gönüllüler var ama bir türlü geniş alana yayılamıyorlar. Beklide sadece görme engellilere maledildiği için, diğer insanlar ilgilenmiyor.
    
     Aslında insanlara empati eğitimi verilmeli. Çok da basit egzersizler yapılabilir. Mesela insanlar; bütün günlük işlerini, gözlerini dört beş saat bağlayarak, görmeden yapacak, ya da kulaklarını hiç ses gelmeyecek şekilde tıkayarak, ya da tekerlekli sandalyeyle dışarıda gezmeye çalışacak,  buna benzer ufak faaliyetlerle empati duygusu gelişebilir belki de.
  Bazı gönüllü insanlar hayatlarında, kısa bir zaman ayırarak, kitapları sesli şekilde okuyup kaydediyorlar. Bunlar genelde, ya yakınında görme engelli biri olan insanlar veya da vicdan ve sorumluluk duygusu gelişmiş insanlar oluyor. Bu kayıtları belirli merkezlere gönderiyorlar. O merkezde de bu cd leri çoğaltıp isteyenlere ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Şimdi internet yaygınlaştığı için daha kolay olabiliyor. Doğu bölgelerinde yaşayan ve interneti olmayan insanlar, hala posta yoluyla ulaşıyorlar bu cd lere. Bir çok görme engelli kişi, bu cd ler sayesinde,  açık öğretimden,  üniversite bitiriyor. Çoğu okul kitaplarını bile, sesli kaydetmişler. Bu inanılmaz güzel bir şey bence. Özellikle sözel bölümler için.. Bütün dünya klasiklerinin ses kayıtları var mesela. Güncel kitaplar da tabi ki…
  
   Aslında illa da engelli olmaya gerek yok ki. Okumaya zamanınız yok ama arabada, mutfakta çok fazla zaman geçiriyorsunuz veya yatmadan önce haliniz olmuyor okumaya. Bence dinlenebilir. Eskiden TRT de radyo tiyatroları vardı. Bayılırdım. Hele de eski seslendirme sanatçılarının sesi ve diksiyonu inanılmaz güzeldi. Ses efektleri; kapı gıcırtıları, rüzgar sesi, yağmur sesi, hayalimde giderdim o mekana. Hala ara sıra dek gelse, kesinlikle dinlemeden geçemem. Sesli kitapta tabi bu kadar efekt yok ve profesyonel insanlar seslendirmiyor ama çok da kalitelileri var.
 
     Bir ara Kayra için güzel seslendirilmiş masallar aramıştım. Birçok da masal bulmuştum. Bir iki gün önce de gazete de bir haber gördüm. ‘Konuşan kitap şenliği’ hemen aklıma bizim sesli kitaplar geldi. Süper dedim. Hemen halay ettim; demek ki dev bir kütüphane kurulacak, herkese açık olacak, insanlar hem kaydetmeye hem dinlemeye teşvik edilecek, görme engelliler için bir hazine olacak, okumak isteyip de okuyamayanlar içinde, bir kapı açılacak. Gözümün önüne huzur evleri geldi; dedemler ninemler takmışlar kulaklıkları dünya klasikleri dinliyorlar. Hayalin sonu yok ya, düşünüyorum belki özel stüdyolar kurulur, kayıtlara efektler eklenir. Birkaç dakika içerisinde,  neler geçti aklımdan neler.
 
    Sonra, hemen bir tarama, bakayım neler varmış, şu ‘Konuşan Kitaplıkta’ dedim. Karşıma şöyle bir yazı çıktı

  (Görme engelli vatandaşlarımızın Sesli Kitap arşivi hizmetimizden faydalanabilmesi için 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Ek 11 nci maddesi gereğince, görme engelli olduklarını belirten kimlik veya raporlarını +90 312 223 04 51 numaralı faksımıza ulaştırmaları gerekmektedir.) http://www.mkutup.gov.tr/mkp/
Kendimi çok aptal hissettim. Belki de benim düşünemediğim bir şeyler vardır. Bırak göreni, görmeyenin bile zor ulaşacağı bir yere saklamışlar kitapları. Altına da not düşmüşler bu sayfa sadece görme engelliler için (çabuk çık sayfadan, defol, sen görüyorsun…) Yalnız, sağına soluna baktım, sayfanın seslendirmesini bulamadım, zaten bugünlerde önümdekini de göremiyorum. Hani gazetelerde, bazı makalelerin yanında ‘yazıyı dinleyin’ yazar ya, ne bileyim,  burada da aradım göremedim. Kesin vardır, inanıyorum.
Ama bu sayfanın dışında da bir sürü sayfalar var sesli kitap arşivleri. Çok da güzel projeler var. Belki bir gün, ben de bu projelerin  içerisinde bulunabilirim. Kayra ile beraber okuruz masalları, kim bilir.

Şaşı Bakıyorum Ama Göremiyorum…

Birkaç gündür yazamadım. Beynimi ve  ruhumu başka alemlere gönderdim, kelime toplasınlar diye. İkisi de ayrı ayrı bir sürü kelime doldurmuş gelmiş, torbalarına. Şimdi de oturup, onları güzelce  yan yana dizmem gerekiyor ki, anlamlarını bulsunlar.

Geldim eve gecenin karanlık sofrasında saçtım hepsini ortaya, neresinden başlasam dizmeye bilemedim. Kelimeler bana bakıyor, ben kelimelere.
Başlıklar çoğaldı, anlamlar çoğaldı, ben çoğaldım. Çoğaldıkça da azaldım.

  
     Ne etsem, nasıl etsem de kendimi yazıya çevirebilsem. İçimde kopan çığlıkları sessizce kağıda dökebilsem.
Anlaşılmak güdüsünden çok, aldığım nefesin kefaretini ödemek bekli de tek derdim.
    
    Beynim mi elimden hızlı, elim mi kontrolden çıktı, fark edemiyorum artık. Kontrolsüzlüğün vermiş olduğu boşluk hissi işte, bu dolulukta ki çınlayan ses.
Düşünürsek eğer, ‘kontrol’ insana ait olan bir kavram olmamasına rağmen, yine de insanın en sevdiği kelime.
   
     Hamile olmak mı, anne olmak mı, doğum yapmak mı, yoksa Kayra mı, hangisi bilinmez ama bir şey beni dibe savurdu. Şimdi iki seçeneğim var; ya sessiz çığlıklarla boğulup gideceğim,  ya da olanca gücümle ayağımı yere vurup, aynı hızda, eskisinden daha yukarı çıkacağım. Vakit hareket vaktidir.
   
     İnsan denen varlığın, program yazılımında olan bir özellik vardır. Başına gelmeden, kendine yakıştıramamak. Bunun en büyük örneği de; ‘ölüm’dür herhalde. Belki de bu özelliğin yan etkisidir insanda ‘Güç Bende’ dedirten. Her şey bir kenara bırakın, araba kullanmayı bilen insan bile, başkasının kullandığı arabada tedirgin oturur. Kimi korkar, kiminin ayağı da hayali gaz – firende iner kalkar. Bindiğin arabanın kontrolünü bile teslim edemeyen insan için hayatının kontrolünün kendinde olmadığını düşünmek imkansızdır. Ne zaman ki başına bir olay gelir, işte o zaman sudan çıkmış balık gibi kalakalır ortada. Canı yananın ilk hamlesi; elini uzatmaktır. En yakınında ki kendinden sağlam bir şeye ya da birine. O an kendinden güçlüsünün varlığını kabul ettiğin andır işte. Başka türlü varlığını koruyamazsın çünkü.
   Bugün sabahla akşam arasında birkaç gün varmış gibi hissediyorum. Hele dün geceyi, geçen yıl gibi hatırlıyorum. Zaman denen çözümlenememiş kavramın, izafi olduğunu kabul etmek, neden bu kadar zor anlamıyorum. Kayradan sonra hayat çok mu hızlandı, yoksa ben mi zayıfladım? Eskiden de hızlı, hareketli, bereketli bir hayatım vardı ama ara sıra mabedime girer, sessizlikte hayatımı hazmederdim biraz. Şu anda Kayra benim mabedim için çok küçük, ben de onun ki için çok büyüğüm. Birbirimizden de ayrılamadığımıza göre, ortak bir alan inşa etmemiz gerekiyor. Malzeme alımına başladık yakında inşaata geçeriz, temelleri de babamız atacak. ( İnşaatçı ya  kendisi)
     
     Birkaç gündür, çok sevdiğim ve uzun zamandır göremediğim, gönül büyüklerimle sohbetler ettim. Kayra ise ortamda uçuşan olumlu enerjiyle banyo yaptı. Mutlu, kıkırdayarak ortada yuvarlandı. Konu o olduğu zaman, arada geçen adını duyunca,  kulak kabartıyor, sonra işine dönüyordu. Herkesten önemli işleri var şu aralar. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan önce, sürünmesi gerektiğin öğreniyor. Bunu hayatı boyunca değişik şekillerde tekrar tekrar yaşayacak.
  Şu konumda bile ona yardım edemiyorum. Emeklemek nasıl öğretilir bilmiyorum. Sanıyorum ki onu ben doğurdum, her şeye müdahale edebilirim ama öyle değilmiş. Yeri geliyor canı yanıyor, elini tutup geçeceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.
Bugün sohbetlerin birinde ‘sekiz ayda, sekiz yaş büyüdüm’  dedim güldük.  Anne olduğunu bu sıradan süreçlerin hiçbirinde anlamıyorsun aslında. Anne ve baba olduğunu onun canı yanarken, bir şey yapamadan izlerken öğreniyorsun. Düşünüyorsun basit sandığın  kabızlıkta bu kadar ağlıyor ve dayanamıyorsun, ya ilerde daha fazlasında ne yapacaksın. Büyüyeceğiz işte. Kendi annemiz babamız nasıl büyüdüyse, biz de büyüyeceğiz.
  Eskiden dergilerin arkasında üç boyutlu resimler vardı. Resmin ortasına şaşı bakınca alttaki resmi görürdün. Ben  çok uğraştım ama hiç göremedim. Hep hayal ettim arkasında ne resim var ve nasıl görünür diye.  Bu merak gerçek hayata aksetti. Bu sefer, gerçek hayatta her gördüğüme, şaşı bakmaya başladım, arkasında ne var diye. Bu tuhaf çabamı gören insanlar da, bana garip garip bakmaya başladı, ne arıyor bu kadın diye.
 Eskisi kadar kalmasa da, bazen hala  dünyaya şaşı baktığım oluyor. Dünya gözümde önce bulanıklaşıyor, gözlerim sulanıyor, sonra tekrar netleşmeye başlıyor ve arkadaki anlam çıkıyor ortaya.
  Yaşamda acemi iken, bunu başarı sayıyor, çok heyecanlanıyor ve hemen anlatmaya çabalıyorsun etrafına. Olgunlaştıkça bu başarı sıradanlaşıyor, sakinleşiyorsun  ve anlatma çabasının gereksiz olduğunu görüyorsun. Ben daha o olgunluğa erişemedim. Eskisi kadar acemi olmasam da, sakinleşecek kadar olgun değilim. Şu aralarda şaşı olmaktan gözlerim sulanmış durumda.
   
  Etrafımda buna gerek duymadan, asıl resimleri görebilen, kelimelere ihtiyaç hissetmeden de bunu ifade edebilen büyüklerim var. Ben, bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Kim bilir belki bir gün, ben de o olgunluğa erişebilirim.  
     
 
   

Fırınlama İşlemi Nerede?


        İnsanın, kendini  bilme yaşı bilmem kaçtır. O zamana kadar hayat, insanı, anne ve babayla işbirliği içinde güzelce bir yoğuruyor. Hamur kıvamına  geldiği zaman da başlıyor şekil vermeye. Bu şekil verme işlemi ise bir ömür sürüyor. (Sanırım fırınlama işlemi diğer âleme kalıyor.) Kaç yaşına gelirsen gel bir türlü ‘ hah işte ben buyum’  diyemiyorsun. Diyen varsa helal olsun ama ben diyemeyenlerin tarafındayım. Çünkü devamlı kendimi şaşırtmayı başarıyorum. Hakanın takıntısıdır bu, benim kendimi birkaç parçaya ayırmam. Başka türlü kontrol edemiyorum ki hayatı. Bir ucundan tutsam diğer tarafı kaçıyor.

   Nasıl sokağa çıplak çıkamıyorsan, karakter olarak da aynısı geçerli. Topluma -Rol’süz- çıkamazsın. Rolsüz çıplak halini,  bir sen görürsün, onu da kimseye anlatamazsın zaten. Kadınsın, erkeksin, evlatsın, öğrencisin, çalışansın, müşterisin, eşsin, annesin, babasın,komşusun, arkadaşsın, torunsun, osun, busun, şusun….
       Bütün bu rollerin de replikleri ve çerçeveleri bellidir. Kadın dediğin böyledir, erkek dediğin şöyle.. Sistem böyle kurulmuş. Tamam ona bir itirazım yok ama sistem ana hatlarıyla kurulmuş. Ayrıntılar serbest bırakılmış. İnsanoğlu aralardaki boşluları doldurarak, neden kendine eziyet eder ki. Bunu anlamıyorum işte. Topuksuz ayakkabıyı sevmeyen kadın olabilir mi, ya futboldan anlamayan erkek, olamaazzz.
   
     Üniversite döneminde pek giyim kuşama meraklı bir insan değildim. İki ayakkabıyı beş kitap birimine çevirirdim. Her şeyi kitap birimine çevirirdim. Hayata bakışım pek giyim kuşam penceresinden değildi. Okul bitti, çalışmaya başladım. Baktım ki girdiğim dünyada ye kürküm ye deyimi çok kullanılıyor. Cebinde paran olduktan sonra  gerisi bir iki günlük iş. Gittim baştan aşağı, yenecek ne kadar kürk varsa en iyilerinden aldım. Baktım ki insanoğlu kürkün tadını çok seviyor. Ama insanın önceliği bu yönde olmayınca kredi bitiyor, kapsama alanı dışına çıkıyorsun.
     
     Sonra dedim şu iş nedir, ne değildir, ciddi olarak bir bakayım. Baktım ki sektörde kadınlar ikiye ayrılıyor. On iki saat ambalajı düşünmeden yaşayan ama çaba sarf etmeden de kendine bakan kadınlar. Akıllılar, zekiler, kültürlüler, çalışkanlar, başarılılar ama aynı zamanda şık, bakımlı ve güzeller. Saatlerce alışveriş yapmıyorlar, ayakkabıları hayal etmiyorlar, bunlara zamanları da yok ama başarıyorlar.
 Diğer kesim ise, biblo gibi gezen, kadınlığı kendilerinden önce giden güzeller.  Tepeden tırnağa denilen deyimin, gerçek anlamıyla kendileriyle ilgilenen, ansiklopedileri dolduracak kadar marka adı bilen hatunlar. O marka isimlerini bilmek sanıldığı kadar  basit değil ha. En az elli parçanın, en az yirmişer tane markası var. Rujundan , ayakkabısına ıvırından zıvırına kadar. Bunlar da ciddi bir mesai gerektiriyor.
Hele bu konuda uzmanlaşmış bayanlar bir araya geldi mi, aval aval bakar kalırsınız. Zaten başka konuya da zaman kalmıyor ki. ‘Kadın’ denen role sahip varlık, bunlardan da azıcık anlamak zorunda.
      Evlenme dönemine gelince işler değişiyor. Anlıyorsun ki o zamana kadar aşağıladığın bu kültürün önünde diz çöküyorsun. Hangi ucundan başlanacak acaba. Ne var 50 tane farklı eşofman alsan her gün birini giysen. Üzerine de siyah tişört bitti gitti. Olmuyor işte. Neyse kendini düzene sokuyorsun, bakıyorsun ki, bu sektör de zevkliymiş. Kadınsın ya genlerinde var ne de olsa. Tam her şey yoluna girdi derken, hoop hamilesin. Kilolar gelsin, dolaptakiler gitsin. Anne oluyorsun, gelen giden daha çok karışıyor birbirine. Ne eskisi gibisin, ne dokuz aydır olduğun gibi ne de yenisin. Her şey tepetaklak.
   Artık anne rolündesin. İkinci plandasın. Önce meleğin,  sonra sen. Yemekte de, giyinme de de, alışverişte de, uykuda da… Saçını taramaya zamanın yok, kestir gitsin. Takıları kaldır dolaba. Çocuğa batar, çeker, yutar.
   
  Başlıyorsun kendinle didişmeye. Kimsin sen?. Etrafındakiler için normal bir kavga bu. Fısıldaşmalar geliyor arkadan; Loğusa, loğusa dokunmayın, geçer.
   Düşünüyorum; insan kendini anlatırken belirli kalıplara sokmak zorunda. Ben bunu severim , sevmem, düşünce tarzım bu, bakış açım bu, doğrum bu, yanlışım bu. Böyle insanlarla anlaşırım, böyleleri ile hayatta anlaşamam. Önceliklerim bunlar. Eğer evlenirsem kesinlikle bunları yapmam. Çocuğum olursa böyle davranmam. Böyle bir sürü kriterimiz var. Giyimde tarzın olmak zorunda, yemekte zevkin belli olmalı, siyasi fikrin olmak zorunda. Güler yüzlü tanımına girdiysen surat asamazsın, suratsızsan gülünce bir terslik var demektir.  
   
 Sonra günün birinde, kalabalık bir parkta, oturursun bir banka, insanlara bakarken düşünürsün; ‘ben ne yapıyorum’ diye. Bakmışsın ki ‘ben böyle biri olmam’ dediğin kişilerden beter olmuşsun. Kontrolü kaybetmişsin. Doğruların, hayallerin, prensiplerin bir köşeye savrulmuş sen bir köşeye. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş, haberin yok.
   Şimdi hata nerde? İnsanoğlu kendini tanımlarken acelemi ediyor. Daha hamur şeklini almadan, ben buyum demek, ne kadar doğru? Ne kadar önyargısız olunabilir? Acaba hayatımızda şartlanmalar  gereğinden fazla mı? Bazen yanlış olduğunu anladığımız kurallarımızı, sırf insanlardan korktuğumuz için, devam mı ettiriyoruz. Daha esnek olsak, hayal kırıklıklarımız, gel-gitlerimiz daha mı az can yakar.