20171112-live-theatre-toronto.jpg-resize_then_crop-_frame_bg_color_FFF-h_1365-gravity_center-q_70-preserve_ratio_true-w_2048_

Ben Kim Olsam?

En kıskandığın tip nedir diye sorsalar veya farklı bir açıdan, tekrar dünyaya gelecek olsan kendini nasıl bir resmin içinde hayal ederdin, anlat deseler hemen başlardım anlatmaya:

Ne çok küçük ne de çok büyük bir oda, ortasında bir masa, karşısında rahat iki kişilik bir  koltuk, pencerenin önünde okuma koltuğu ve yanında küçük bir çay sehpası. Köşede ahşap dolap üzerinde bir kahve makinesi, alt raflarında kahve çeşitleri. Modern bir müzik sistemi, duvara monte edilmiş, bilgisayara bağlı  orta boy bir ekran.

Orta yaşlı bir erkeğim, evlenmiş iki çocuk yapmış, çocuklar büyüyünce boşanmışım. Çünkü o kadar kendi dünyamda yaşıyorum ki aile kurumunun beklentilerine cevap veremiyorum. Aslında aşkı ve eşimi seviyorum ama bencilliğimle onun hayatını da karartmışım. Parada pulda gözüm yok. Asgaride yaşamama ve kitaplarıma yetsin yeter. Kalabalığı sevmem. Bir iki tane yıllanmış dostum var, sohbetine doyamadığım. Onlarla gece yarılarına kadar sohbet etmek, demlenmek, şu hayatta en keyif aldıklarımdan. Çocuklarımı severim. Onları benden bağımsız birey olarak kabul edeli, aramızdaki ‘benim, ben yaptım, bana aitler, istediğim gibi şekil verebilirim’ gibi ilkel duyguları bırakalı çok uzun zaman oldu. Bu beni ara sıra ilgisiz veya duygusuz bir baba gibi gösterse de, büyüdükçe daha iyi anlıyorlar beni. Zaten bu kadar bildiğim şeyin içinde bir türlü, bir yere oturtamadığım, neden yaptığımı bilemediğim tek şey evlilik ve çocuklar. Bunu da zamanın da evrimsel gelişime atfedip hızlı geçtim konuyu.

İçimde ardı arkası kesilmeyen sorular, bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme dürtüsü, öğrendikçe savrulduğum boşluk, içinden çıkabilme umuduyla çaresiz anlatma çabası. İşte beni bu odaya hapseden, ahtapotun kolları gibi dört bir yandan saran duygular, düşünceler.  Bu sarmaldan bir kurtulabilsem hemen çıkaracağım kafamı bu odadan ama yok, mümkün değil. Anca beynimin durması gerek bunun için. Herkesin ben kadar bildiği, benim sonuna kadar inkar ettiğim diğer gerçek ise; bu odanın, saklandığım delik olması. Kimden mi saklanıyorum? Tabi ki dünyadan. Çünkü bu kafayla dışarıda süregelen akışa uyum sağlayamıyorum. Kapıdan çıktığım an kendimi deredeki dal gibi hissediyorum. Zayıf, çaresiz, kontrolsüz, yönsüz, yersiz. Bu duyguyu sevmiyorum, o yüzden de içerisi güzel. Herkes bilir ki ‘gerçek’ hayatta yaşamaya cesareti olmayanlar, ben gibi kurgu dünyalarda saklanırlar.

Çoğu zaman şanslı hissederim kendimi. İlk başta erkek olmam bir avantaj. Ev işi, çocuk bakımı gibi hayata tutsak eden kafesten kaçabiliyorum. Doğru olduğunu  savunmuyorum ama ben avcı erkeğim, özgürüm. Görevim eve yemek getirmek ve güvenlik onu da bir şekilde halledebilirim. Bunları kendi dünyamdan çıkmadan da yapabilme becerisine sahibim. Öyleyim. İstesem de kadın kadar verici, toparlayıcı, koruyucu, fedakar olamam. Duygularla baş edecek yeteneklerim yok. Ben sadece onları hisseder geçerim, analiz etmem, kaydetmem, üzerinde düşünmem, değiştirmeye çalışmam. Çok sevmezsem kafamı çevirir, görmezden gelirim ki bu benim en büyük savunma mekanizmamdır.

Ben böyleyim. Kimseye kendimi kabul ettirmek veya sevdirmek gibi bir kaygım yok, olmadı da hiç. Yalnızlık; hava-su gibi beni hayatta tutan en önemli şeylerden biri. Dışarıdan pek anlaşılmasa da aşkı, kadınları severim ama nasıl sevdiğimi anlatamam. Anlamazlar da. Anlatma çabam olmadığı için anlaşılmamayı da pek dert etmem. Bu konuda da bencilim. Bu duyguları başkasını mutlu etmek için değil, kendim için yaşamayı severim. Karımı da sevdim ama kendimce. İstediği gibi hissettiremedim hiç, bunun için pek çaba da sarf etmedim zaten. Kötü biri olduğumdan değil, ya da mutsuzluğuna üzülmediğim için değil, beceremediğimden. Ben böyleyim.  Kimse bana herhangi bir şey hissettirsin diye uğraşmadığım için,  başkasına bir şey hissettirmek için uğraşmak da aptalca geldi her zaman. Kötü biri olduğumdan değil böyle biri olduğumdan sadece.

Ömrümün çoğu böyle geçti, bir aksilik olmazsa kalanı da böyle geçeceğe benzer. Öğrenerek, savrularak ve anlatarak. Anlattıklarımı kim okur, ne zaman okur bilemem. Muhtemelen ben öldükten sonra hepsi buharlaşıp gider, tıpkı ben gibi.  Üzülür müyüm? Bilmem, sanki üzülmem. Onları yazarken derdim kaydedilen son kelimeler değildi ki. Ben kelimelerle resimler yaptım, kafamın içindeki kıvılcımların resimlerini. Asıl derdim o kıvılcımlardan aldığım hazdı. Ben hep düşünmenin, öğrenmenin, anlatmanın verdiği hazzın peşinde koştum. Nereye gittiğim hiç önemli olmadı ki.

Öğrendiklerimi öğretme derdim olmadı. Kendimi hiç o kadar önemli hissetmedim. Öyle olsaydı, bu küçücük odada, kimsenin tanımadığı garip bir adam yerine daha çok bilinen, tarihe geçecek bir yazar, öğretmen, edebiyatçı veya başka bir şey olurdum.

Hayatta ki amacım neydi? Hep düşünmüşümdür yaşama amacı: başka birilerine yardım etmek, faydalı olmak, sosyal sorumluluklar, iyilik hareketleri, ülkeyi ve hatta dünyayı kurtarmak olan insanlar benden daha mı asiller. En saygı duyulası yaşam amacı bunlar mı? Ben birilerini kurtarmak, öğretmek, gelişimlerine müdahale etmek istemediğim için boş mu yaşıyorum?  Hayatımın bir değere sahip olması ve bu dünyaya boşuna gelmemiş olmak için yaşam amacım ne olmalı? Bu soruların cevabını bilmiyorum ama bilen biriyle tanışmak isterdim. Dürüst olmak gerekirse bu tür amaca sahip insanların çoğunun; egolarını besleme, kendilerini iyi hissetme, hormonlardan gelen özelim, başarılıyım, değerliyim, işe yarıyorum duygularını tatmin etmek için çabaladıklarını düşünüyorum. Ha tabi onlar olmasaydı dünya çok daha beter bir yer olurdu eminim ama onların da ana amacı kendi yaralarını sarmak aslında. Bu da öylece kabul edilmesi gereken bir beslenme şekli. Nedenini bilmem ama benim hiç birilerini kurtarmak gibi bir kaygım olmadı. Benden istenmedikçe, talep edilmedikçe kimseye iyilik yapmadım, bir şey vermeye çalışmadım. Ben insanları en basit haliyle iki gruba ayırırım, oyuncular ve izleyiciler. Oyuncular sahnede olurlar, olmak isterler. Her şeye dahil olur, müdahale eder, yön verir ve çaba sarf ederler.  İzleyiciler ise, yani ben gibiler sadece izlemek isterler. Bir köşede, oturdukları koltuğa gömülüp sessizce izlemek isterler. Bazıları çok okurlar çünkü o da hayatı izlemenin bir yoludur. Bazıları her yerde olur ama sessiz dururlar. Az konuşurlar çünkü konuşacakları çok bir şey yoktur, bulamazlar. Bulamama nedeni hayatları boş olduğu için değil anlatmaya gerek görmedikleri içindir.

İşte ben de hayatta izleyiciyim. Sahnede olmaktan daha çok izlemekten keyif alanlardanım. Doğdum, büyüdüm ve öleceğim. Yaşama amacım veya  dünyaya iz bırakmak gibi bir kaygım yok. Hayatı beynimden çıkan kıvılcımların ışığında keyifli bir film gibi izliyorum sadece. Sahnede olanları ise ayakta alkışlıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir