images

Yalnız Saatim Var

Geceleri kolay geçirmenin en iyi yollarından biri de, güzel bir müzik eşliğinde yazmak sanırım. Masamın üzerinde bir sürü defter, ajanda var. Bir kova da çeşit çeşit renkli kalemler. Yine de bloğumun yeri ayrı. Bana iki seçenek sunsalardı; kitap mı yazmak isterdin, yoksa çok okunan bir bloger olmak mı, bloğumu tercih ederdim. Daha canlı, daha aktif, daha hızlı ve reaksiyonları daha kolay alabileceğim bir platform. Gerçi çok okuyucusu olmayan, yani pek fazla reaksiyon almayan birine göre komik bir neden oldu ama olsun. Dokuz yıldır bu camianın içinde olan biri olarak şunu söyleyebilirim. Blogerlar ikiye ayrılır; bir kısmı der ki; sayı önemli değil, bir iki kişi bile olsa, yazdıklarım birilerinin hayatına dokunuyorsa benim için yeterlidir. Hatta gereksiz kalabalık yerine kaliteli ama az okuyucu daha makbuldür. Diğer kesim de der ki; ne kadar çok beğeni, yorum alırsam, ne kadar adımı duyurabilirsem o kadar iyidir. Okuyup okumamaları ya da gerçekten anlayıp anlamadıkları çok da önemli değil. Bu ikinci grup iyi para kazanıyor. Hatta oluşturdukları kitleyi kullanarak daha farklı işlere giriyorlar. Kendi çaplarında başarılı da oluyorlar. Yani onların dediği de çok saçma değil sanki. Ama en güzeli ikisinin ortalaması tabi. Çok ve kaliteli okuyucu.

Nereden nereye geldik. Olsun, bu yazı da böyle, oradan buradan olsun ne olacak ki.

Karantina da 26. Gündeyiz, oğullarımla. Bu süre içerisinde sadece 3 kez dışarı çıktık ikisi de aşağı bahçeye. Son 17 gündür de kafamızı çıkaramadık. Çocuklara da yasak geldi, Kayra’nın yasağı kalktı ama Can için hala geçerli. Çok da önemli değil, yasak olsa da, olmasa da o riski alamam zaten. Bu uzun bir süre böyle gidecek, biz bunu hızlı kabullendik. Tabi bunda benim uzun süredir evde olmamın, yalnızlığa alışmış olmamın ve kısa süre önce geçirdiğimiz hastalıkların da etkisi büyük.

Tek başına olmak ayrı, ailece olmak ayrı, çocuklarla yalnız olmak ayrı, yaşlı olmak ayrı, çalışan olmak apayrı… Kimsenin yaşadıkları kimseninkine benzemiyor. Herkesin yaşadığı endişe de, sıkıntı da birbirinden çok farklı.

Ben tek başıma, biri beş diğeri 9 yaşında özel bir çocukla karantinadayım. İtiraf edeyim üçümüz içerisinde en sakin ve keyiflimiz Kayra. Canla ben dönüşümlü olarak kayış atıyoruz. Fakat her şeye rağmen hakkımızı yemeyeyim, üçümüz de iyi idare ediyoruz içinde bulunduğumuz durumu.

Çocuklar, yetişkinlere göre her şeye daha hızlı adapte olabiliyorlar. Bir iki direniyor sonra kabul ediyorlar. Tabi bu kabullenişi kolaylaştırmak ve alışkanlık sürelerini daha yumuşak geçirmeleri için güzel bir ortama ihtiyaçları var. Öncelikle onları da yetişkinler gibi en çok korkutan ve huzursuz eden şey belirsizlik ve boşluk, yani sınırsızlık. Bu nedenle bir adım sonralarını bilmeleri, görmeleri gerekiyor. Programa ihtiyaçları var, yoksa dört duvarda sıçrayan pinpon topuna dönüyorlar.

Ben, kendi çapımda böyle düşündüğüm için ilk günden koronokul esprisiyle program oluşturdum. İlk yaptığımız şey; evdeki oyuncakları ayırmaktı. Herkes sevdiği beş oyuncağı ayırdı, ben de dahil, geri kalanını kaldırdık. Yatak odasındaki kilitli dolap bizim oyuncak  kütüphanesi oldu. Bir oyuncak getirmeden yenisini alamazsın kuralıyla çalışan bir kütüphane. Böylece  özlüyorlar, unutuyorlar ve bütün oyuncakları aynı anda tüketmemiş oluyoruz.

İkinci olarak ders planı yaptık. Normalde yaptığımız şeyleri ders saati gibi yazdık. Çizgi film saati, origami saati, İngilizce saati, serbest oyun saati, kutu oyunu saati, matematik, okuma yazma, kes yapıştır, bulmaca, yoga… diye uzayıp gidiyor. Bunların hepsini bilgisayarda yazdım çıkardım ve dolabın kapağına astım. Bunun nedeni sınırları ve zamanı belirleyebilmekti. Bu saat saat veya belirli zamanlar olarak değil, aslında biz yine istediğimiz zaman istediğimizi yapıyoruz ama kafamızda zamanı, başlangıç bitişi daha kolay algılıyoruz. Can bağırıyor ‘Evet origami saati bitti şimdi sırada ne var’ Ya da ‘Anne serbest oyun saati yapalım mı? Kayra için de inanılmaz verimli oldu. Bu saat bitince, dediğimiz zaman, bekliyor.

Her gün akşam üzeri ders saati yapıyoruz. O zaman Can öğretmenim diye dalga geçiyor, oyun oynuyoruz. Bu arada da 1-1,5 saat ders çalışıyoruz. Matematik, okuma yazma, dikkat konsantrasyon, bulmacalar, kes yapıştırlar.

Akşamları ise sinema saatimiz var. Bir animasyon filmi buluyoruz ve film izliyoruz. Sabah kahvaltıdan sonra yogamızı yapıyoruz, çay saati, oyun saati derken işte 26 günde programımız kendiliğinden oluşmuş oldu.

Bunların dışında benim yaptığım onların farkında olmadığı şeyler de var tabi. Örneğin zaman geçireceğimiz bir alan belirliyorum ve orayı elimden geldiğince boşaltıyorum. Salonda mı olacağız, mümkün olduğu kadar ferahlatıyorum orayı, ufak tefekleri  içerilere taşıyorum. Zaten her gün aynı alandayız ve sıkış, tıkış, kalabalık, dağınık bir alan daha yorucu ve bunaltıcı oluyor. Nefes almak ve hareket etmek için alana ihtiyacımız var. Birkaç gün sonra çaktırmadan onları çocuk odasına taşıyorum. Orayı da aynı şekilde boşaltıyorum, ferahlatıyorum. Oyuncakları taşıyorum, kendim gidip oraya oturuyorum onlar otomatikman geliyor zaten.  Çocuk odası, salon ve çalışma odam arasında geziniyoruz.

Bunların dışında evimizde televizyon olmaması çok büyük bir avantaj tabi. Bilgi kirliliğine, gereksiz haberlere maruz kalmıyorlar. Bunun yerine uyanır uyanmaz müzik açıyorum. Çok gerildiklerinde sakin müziğe, çok sıkıldıklarında çocuk müziklerine ya da hareketli dans müziklerine geçiyorum. Bu bile onların üzerinde o kadar etkili oluyor ki. Bugün kayra kulaklık istedi evin içinde kulaklıkla dans ederek geziniyordu. Çok eğlenceliydi.

Peki ben hiç daralmıyor muyum? Tabi ki. Bazen nefes alamıyorum. O zamanlarda diyorum ki ‘Beni bir süre yalnız bırakırsanız dinlenebilirim ve size daha keyifli ve enerjik dönebilirim’  Doğal olarak Can başta bunu pek anlamadı. Kayra ise denilenden çok, davranışları takip ediyor zaten. Birkaç gün yarım saat, bazen bir saat masama oturdum yazı yazdım, kitap okudum sonra daha keyifli olarak gittim oyun oynadım onlarla. O zaman anladılar. Bugün bu süre biraz uzamış, çünkü onlara çıktı almaya çalışıyordum, Can yalnız saatin bitti yeter artık diye dikildi tepeme. Yalnız saatim var benim bu evde, ne mutlu bana.

Aşağı yukarı bu dönemde çocuklar için yapabildiklerim bunlar. Ben kendimi sağlam tutmalıyım ki onları idare edebileyim ve en az hasarla çıkalım içinde bulunduğumuz karmaşadan.

Bunları böyle anlatırken sanki çok kolaymış gibi mi görünüyor bilmiyorum ama değil. Ayrıca bütün bunları sadece onlar için yapmaya kalkarsam bir nokta da tükenirim. Yaptıklarımın ve düşündüklerimin hepsi kendim için de geçerli. Benim de onlar gibi nefes almaya, değişikliğe, geniş alana, zaman kavramına, programa ve bazen çıldırmaya ihtiyacım var. Nöbetleşe çıldırdığımız sürece problem yok zaten.

Bakalım bu sistem ne zamana kadar işleyecek işlemediği yerde yeni ne yöntemler bulabilirim. Şu anda elimden gelen budur…

İyi geldi…..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>