bb41a024e33fa4adb7fce172ce5a2d93

Dilek Defteri ve Dilek Panosu

 

Kişisel gelişimle ve kuantumla ilgilenenler bu anlatacaklarımı aşağı yukarı bilirler. İbadetle uğraşanlar da aslında temelde aynı şeyi farklı bir bakış açısından bilirler. Dilek, dua, niyet, istek….

Anlatacaklarıma başlamadan önce özellikle söylemek istediğim küçük bir husus var. Biz bazen, hedefimize ulaşmaya çalışırken, küçük ayrıntılara çok fazla takılabiliyor ve orada da çivilenip kalabiliyoruz. Hedefimize giden yolda önümüze çıkan önyargılarımız, tabularımız, takıntılarımız, şekilciliğimiz ve beynimizin girdiği kalıplar ayağımıza taş oluyor, bizi yere yapıştırıyor. Ardından, kendi gölgemizle kavga edeceğiz derken hedefimizi de, kalan yolu da unutup gidiyoruz.

Kelimeler biz insanların kolay anlaşılabilmesi için muhteşem araçlar. Onlar da bizim gibi yaşayan, değişen, olgunlaşan ya da içi boşalan, anlamı yükselten veya yanlışa sevk edebilen varlıklar. İşte bu kendimizi ifade etmemiz ve dünyayı anlamamız için kullandığımız araçlar da bazen bizi yere yapıştıran taşlardan biri oluveriyor. Hele bir de önyargılarımızla, kalıplarımızla birleşirse güçlerine güç yetmiyor.

Eğer ki bunların bilincinde olacak kadar, farkındalığımızı artırırsak, ufak şeylere takılmadan ilerleyebilirsek, zamana daha kolay ayak uydurabilir ve çok daha keyifli bir yaşam sürebiliriz.

Bunları neden anlattım? Anlatacağım şeylerle ilgili çok fazla kelimelere takılmamak için, herkesin kullandığı farklı kelime ve tekniğin çoğu zaman aynı yere ulaştırdığını belirtmek için anlattım.

Gelelim ana konuya: Az buçuk beynin nasıl çalıştığını, az buçuk kuantumu, az buçuk da inanç sistemimizde ki dua tekniğini ve ritüellerini biliyorsanız şu temel ilkeyi de biliyorsunuz demektir.  İstediğin yanlış bile olsa, eğer doğru istersen olur! O yüzden:

NEYİ NASIL İSTEDİĞİNE DİKKAT ET!!!!

Ağzından çıkan her sözde genlerinin, karakterinin, beyninin, kalbinin ve ruhunun izleri vardır. Sadece bunların yüzdelikleri değişir. Toplam enerjileri ise isteklerini yerine getirmek için çalışır.

Bütün gün konuşmalarını kaydetsen, ne kadarı istektir acaba? Ya da ne kadarı istemediğin şeylerdir. Hayallerinden mi daha çok bahsediyorsun yoksa korkularından mı? Geçmişte mi yaşıyorsun daha çok geleceğimi inşa ediyorsun?

Geçenler de alanında uzman biri, bildiğim ama unuttuğum bir şeyi tekrar hatırlattı bana. Bilinçli veya bilinçsiz ağızdan çıkan her söz, bir süre sonra düşünceye dönüşür. Düşünceler ise davranışlara. Bu davranışlar bir süre sonra alışkanlık haline gelir ve son aşama da karakterinize işler. Yani devamlı olumsuz konuşan biri aslında karakterinde ki huzursuzluğu kendisi yaratıyor demektir. Ya da tam tersi sürekli pozitif konuşan biri ruhunda ki yumuşaklığı kendisi nakşediyor demektir.  Yani denklemin neresinden alırsan al nasıl biri olduğuna ve tamamen olmasa bile nasıl bir hayatının olacağına karar veren sensin.

Beynimiz mükemmel bir sistem ama bir iki açığı var. Bunlardan birisi de bazı noktalarda hayal ve gerçeği ayırt edememesi. Yani; senin dediğin herhangi bir şeyi gerçek veya yapması gereken bir komut olarak algılayıp,  o noktadan sonra bunu gerçekleştirmek için çalışıyor. Bunu nasıl yapıyor, senin söylediğin ve onun hedef olarak belirlediği şeye ulaşmak önüne çıkan seçeneklerden, buna uygun olanı seçiyor.  Biz kombinasyonlarla çalışan varlıklarız yani hayatımız devamlı seçmek üzerine kurulu. Önümüze çıkan seçenekleri değerlendirerek ilerliyoruz.

İşte beyin de, sen ne istiyorsan, seçenekleri ona göre eliyor ve gerekli olanı devreye alıyor.

Kuantumcular, yani rezonans yasasıyla uğraşanlar, senin frekansını evrendeki diğer sistemin frekansı ile eşleştirerek ihtimalleri artırıyorlar. Onlar yaratan tarafından yaratılmış her şeyin kendine ait bir frekansı, titreşimi olduğunu ve bu titreşimlerin uyumlu olduğu noktalarda hareketin gerçekleştiğini söylüyorlar. Bu evrene gönderme esprisi, kabaca, frekans uyuşmasından gelen bir kavramın espriye dönüşmüş hali. Sonuç olarak her zerrenin bir frekansının olduğu ve bu etkileşimler, kanıtlanmış durumda. Biz de dünya da tek başımıza yaşamadığımıza göre mutlaka bir şeyler le etkileşime giriyoruz.

Konsantrasyon, ibadet, meditasyon hali farklı alan ve miktarlarda frekansımızın en yüksek olduğu haller. O yüzden bir şey isterken yoğunlaşma miktarımız çok önemli.

Bütün bu hazırlıklardan sonra dilek defterine geçebiliriz sanırım. Dilek, dua, niyet, siz, kalbinizden gelenlere ne isim vermek, nasıl görmek, hangi kelimelerle isimlendirmek istiyorsanız onun defteri artık.

Evet biz birçok şeyi kalbimizden geçiriyoruz, istiyoruz, dua ediyoruz, diliyoruz ama çoğunu sessiz ve derinden kalben yapıyoruz. Bunun için özel bir zaman ayırsak da, ibadetimize eklesek de, veya farklı bir ritüel izlesek de hepsini sessiz ve derinden yapıyoruz. Bütün bunların yanında bir de bunu sözlü, yazılı olarak dile getirsek ne olur? Bence çok güzel olur. Ben buna dilek defteri diyorum. Yazmak ne işe yarıyor?

Öncelikle kayda almaya başlayınca hiç farkında olmadığımız şeyler, dilekler istekler veya kendimiz hakkında farklı yönler keşfedebiliyoruz. Onun dışında, hani bizim için ayrıntı ve konsantrasyon önemliydi ya, işte yazarken bunları kendiliğinden sağlamış oluyoruz. Hayal ettikçe yazıyoruz, yazdıkça daha fazla hayal edebiliyoruz. Neyi, gerçekten nasıl istediğimizi fark etmeye başlıyoruz.  Bir cümle ile bahçeli ev isteyebilirsin, diğer taraftan dört sayfalık bir ayrıntı ile de bahçeli ev isteyebilirsin.  Bunları yazdıkça beyninin seçim şartları belirlenmeye başlıyor. Eğer egede bir ev istiyorsan farkındalığın o yönde çalışmaya başlıyor. Diğer bölgelerde ki bahçeli evler seni cezbetmiyor ve duymuyorsun onları. Daha birçok örnek verilebilir. Sağlıklı olmak için de dua edebilirsin, sağlıklı beslenebilmek için bilgi ve güç, spor yapabilmek için irade, ruhsal olarak daha güçlü olmak için de maneviyatını kuvvetlendirmeyi dileyebilirsin. Bunlar da senin daha sağlıklı olmanı sağlayacak şeyler. Buna benzer daha çok örnek verilebilir.

Dilek defteriyle birlikte kısa sürede olsa kendimize zaman ayırmış oluruz, ne istediğimizi anlamaya çalışarak kendimizi keşfedebiliriz, daha iyi konsantre olmuş oluruz ve dualarımzın nasıl kabul olabileceğini keşfetmiş oluruz.

Bundan bir ay önce takriben 12 Aralık gibi bir ses kaydı geldi bana. Kayıtta ‘Bu önümüzdeki üç gün boyunca yapacağın, söyleyeceğin, düşüneceğin her şey önümüzdeki on yılını şekillendirecek, ona göre pozitif ol, güzel düşün, bol bol dua et ve hayatının bundan sonraki on yılında ne yapmak istediğini düşün’ gibi bir şeyler söylüyordu.  Gerçek ya da değil, çok önemli mi? Gerçek olabileceğini düşünürsek, hatta bugünün o üç günün başlangıcı olduğunu varsayarsak, bundan sonraki on yılın için ne dilemek isterdin ki? Buna benzer üç günlük bir oyun oynayabilir misin?

Deftere yazmayı ilk başladığım zaman isteklerim tek cümlede bitiyordu. Sonra yavaş yavaş isteklerimi ne kadar genellediğimi fark etmeye başladım ve ayrıntılara girmeye başladım. Ayrıntıya girdikçe düşünce sistemimin de  değiştiğini gördüm. Gelecekle ilgili hayal kurarken sandığım kadar özgür olmadığımı, nedense bir şeylerden korktuğumu, bazen benden beklenilenlerle isteklerim arasında sıkışıp kaldığımı, sevdiklerimle ilgili isteklerimin benimkilerin hep önünde olduğunu gördüm. Bunlar aslında sadece benimle ilgili değil genel bir kesimin, özellikle de kadınların düşünüp hissettiği şeyler. Ama bu defterle birlikte yavaş yavaş kim olduğumuzu, nasıl bir hayat istediğimizi çok daha rahat görebiliriz.

Yani bu sadece basit bir dilek defteri değil..

Gelelim dilek panosuna. Aslında ben bu sistemi beyin haritaları eğitimlerinde anlatıyordum. Fakat orada adına dilek panosu demiyorduk, beyin haritası ile birçok konuda planlama yapabiliriz, diyorduk. Üniversite sınavına girecek öğrencilere hedef belirleme ve motivasyon için nasıl kullanabileceklerini anlatıyordum. Aradan uzun bir süre geçti ve geçenlerde, takip ettiğim bir kitap sayfasında bu dilek panosunu gördüm. Tabi o anda bende şimşekler çakmaya başladı. Beyin daha önce tanıdığı, sevdiği, kullandığı bir şeyi gördüğü zaman anında tepki verir ve kaldığı yerden devam eder. Bizim beyin haritası oldu dilek panosu. En başta anlattığım gibi kavramların ve temel hedef aynı olduğu halde kelimeler, bakış noktası ve anlatım yeri değişebiliyor.

Beyin haritası’nın amacı; düşüncelerimizi, beynin çalıştığı şekle paralel bir görsele dönüştürmek.  Renklerle, resimlerle, yazılarla ve farklı şemalarla düşüncelerimizi büyük bir görsele dönüştürmek ve bunu hafızaya alabilmek. Çünkü biz hikayeleri, resimleri,  yazılara göre çok daha kolay hafızaya alabiliyoruz. Bu noktada yol çatallaşıyor. Sağ taraf beyin haritalarına, sol taraf dilek panosuna gidiyor. Biz soldan yola devam ediyoruz.

Defterimize yazdığımız dileklerimizi, anahtar kelimelerle, resimlerle, fotoğraflarla bazen şifrelenmiş yazılarla bir panoya geçiriyoruz. Renkli kağıtlar, yapıştırmalı kağıtlar, renkli kalemler, resimler, çizimler kullanıyoruz çünkü; beynimizin her bölümünü aktif kullanmak ve eğlenmek istiyoruz. Bu panomuzu rahatlıkla görebileceğimiz bir alana, mümkünse kendi özel alanımıza yerleştiriyoruz. Birileri görebilir, okuyabilir ama resimleri ve yazıları sadece kendinizin anlayabileceği şekilde yaparsanız kimse gördüklerinden bir şey anlamaz. Biz gelip gidip bu panoyu gördükçe, beynimize mesaj gönderiliyor ve bu isteklerimiz devamlı canlı tutuluyor. Bir süre sonra,  panoyu hiç görmediğinizi, fark etmediğinizi düşünebilirsiniz ama emin olun beyniniz onu her defasında algılıyor.

Beynin hedefleri algılaması ne işe yarıyordu? Sizin hiç fark etmediğiniz zamanlarda bile önüne çıkan seçenekler arasından en uygun olanı seçmesine yarıyordu. Siz bunların çoğunu fark etmezsiniz bile. Hatta eğer panonuz veya defteriniz yoksa dileklerinizi, isteklerinizi bile hatırlamazsınız, bazen onlar gerçekleştiğinde bile. Olanları sizden bağımsız olarak gerçekleştiğini düşünürsünüz.

Biz kendimizi tanımıyoruz, duygularımızı anlayamıyoruz, isteklerimizi bilmiyoruz, hedef koyamıyoruz, başımıza gelenleri anlamıyoruz, ait olduğumuz sistem hakkında en ufak bir fikrimiz yok, inancımız, ibadetlerimiz, maneviyatımız ne seviye de, ne kadarını gerçek anlamda biliyoruz ve uygulayabiliyoruz şüpheli.  Gelmişiz gidiyoruz türküsüyle ömür tüketiyoruz. Günlük hayatın içerisinde ki gürültüden dolayı ne kendimizi ne de hayatın gerçek sesini duyabiliyoruz.

Herkesin kendi kendine ürettiği ve uyguladığı bir savunma mekanizması, motivasyon şekli, saldırı ve kaçma tekniği vardır. Bu anlattıklarım da buna benzer tekniklerden sadece bir tanesi.

Herkes bunu yapamaz çünkü; her insanın sahip olduğu inanç ve yatkınlık miktarı farklıdır. Gerçekçiliği, beynini kullanma ağırlığı, mantığını ve aklını referans edinen insanlar bu tür şeylere prim vermez, onlara saçma gelir ve hatta biraz daha ileri giderek dalga geçerler. Çünkü onlar elle tutup gözle göremedikleri şeylerden hoşlanmaz ve kendilerini güvende hissetmezler. Bu çoğu insanın genetik yapısıyla veya karakteriyle alakalı şeylerdir. Bazı insanlar da tam tersi görülür. Maneviyat eğilimleri çok güçlü olur, onlar da gerçek hayattan koparlar. Genelde aşırı dindar olurlar veya karşılaştıkları herhangi bir inanca sıkı sıkıya bağlanırlar. Onlar da diğerlerinin tam aksine bu şekilde bir yerlere, birilerine ait olarak kendilerini güvende hissederler. Ben iki tarafa ait insanları da tanıyorum ve hiçbirini de yadırgamıyorum, yargılamıyorum.

İki karakter çeşidi de bir nokta da tehlikeli olabilir. Onun için orta yolu bulmak gerek. Ne kendinden geçecek kadar uçmak, ne de adım atamayacak kadar çakılı kalmak lazım. Her düşünceye ve karaktere ılımlı yaklaşmayı başarabilen insanlar en kazançlı ve zengin insanlardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir