x1080

Gönlüm Nereye Estiyse Ayaklarım Oraya Götürdü

Sıkıntılı bir kaç günün ardından, bulduğum ilk fırsatta kendimi dışarı attım. Ayağımda spor ayakkabı, kulağımda kulaklık, yürü kızım dedim gittiği yere kadar. Tam o sırada gözüm telefonun şarj miktarına takıldı; %19. Suratım buruştu, kendi kendime, ağzımın içinde ‘Pek de bir yere gidecek gibi görünmüyor ama…’ diye söylendim. Spotify’a -ki kendisi benim için çok önemli bir programdır, kısa bir sürede yılların müzik açığını kapatmaya çalışıyor-  yürüyüş müzikleri, diye yazdım çıkan ilk listeye bastım. Ne dinlediğimin çok önemi yok,  sadece adımlarıma ritim versin, biraz da keyiflendirsin yeter. Sağ olsun o da işinin hakkını verdi. Nerden anladım: bir ara karşımdan gelen kadın bana gülümsüyordu, ne oldu ki diye düşünürken fark ettim ki, kafam ördek gibi sallanıyor, müziğe eşlik ediyorum.     

Neyse vurdum kendimi yollara. Arabayla hep ana yollardan gittiğim için, aralardan haberim olmadı bugüne kadar. Her köşe başında durdum; Sağa mı? Sola mı?

Gönlüm nereye estiyse, ayaklarım oraya götürdü. Özgürlük… Uzun zaman önce en kıymetlimdi ama şimdi küçücük kaldı içimde. Bir taraftan onu bari kaybetmeyim çabası,  diğer taraftan, kaybedeli çok oldu, geçmiş olsun dilekleri.  

Filleri eğitirken ayaklarından zincirle bağlarlar, bir süre sonra zinciri çıkarsalar da filler bir yere gidemez, o zincir ruhlarına bağlanmıştır artık. Ben de o hesap, özgürsün diye salsalar bile uzaklaşamam, ruhum bağlı, zincirin son halkası ‘şükür’.

5000 adımlık özgürlük yolculuğu, gün batımına denk geldi. Dev kulelerin arasından, bir sağa bir sola -hey buradayım- diyen kızıl güneşle birlikte yürüdüm. Batsam mı, batmasam mı kararsızlığıyla, her yeri kızıla boyayan enfes bir güneş.  Ve ona eşlik eden sonbahar yaprakları.

Yürüdüğüm ara sokaklar ağaçlarla kaplıydı. Gökdelenlerin günahını çıkarmak için dikilen sağlı sollu ağaçlar. Arabaların kalabalığını yutsun diye kilitli taşlarla döşenen daracık caddeler. Bir nebze de olsun işe yaramış sanki, insan tepesindeki gökdelenlerin, etrafındaki arabaların çirkinliğini görmüyor, ya da daha vahimi, alışıyor.

Adımların arasında kafamda sinir bozucu düşünceler uçuşuyor. Malum; insanın kafasının en iyi çalıştığı anlardandır yürüyüş zamanları.  İnsan fıtratı, düşünmeye başlayınca ilk kötüler gelir ardı ardına. Gel kızım gel, şimdi ki zamana gel, boş ver sağı solu, anı yaşa. Allahtan önceden pratiğim var da hızlı gelebiliyorum olduğum zamana. Bundan bir yıl önce mümkün değildi, gittiğim yerde kalırdım. Kaldığım yerden toplar getirirdim her şeyi, yığardım an’ın ortasına. Sonra da kalırdım hepsinin altında.

Tüm güzelliğiyle batan bir güneşin altında, kulağımda keyifli müzik, etrafım yeşilinden, sarısından, kızılından ağaçlar, ayağımın altında hışırdayan yapraklar, önümde ise gönlümün keyfine serilmiş sokaklar… Hayat güzel be dedim, her şeye rağmen güzel. Devamlı çelme taksa da, ara sıra o da vicdana gelip, göz kırpıyor. Aylardan Kasım, ben seviyormuşum be Kasımı. Daha önce hiç fark etmemişim, ne büyük saygısızlık. Bilseydim Kasımı bu kadar sevdiğimi, her sene daha bir heyecanla beklerdim, daha derin nefesler alırdım, etrafa daha bir alıcı gözle bakardım. Yazık olmuş sanki kırk Kasıma. Daha hakkını yediğim hangi aylar var Allah bilir.

Gönlümün rehberliğinde yürürken bir yazı ilişti gözüme. ‘ Bu sokakta sanat çalışması yapılmıştır’ Sanat deyince dayanamadım döndüm köşeyi, derken solumda resimlerle dolu upuzun bir duvar çıktı karşıma. Daha ne isterim ki dedim. Yan yana çizilmiş, farklı farklı duvar resimleri. Ama kesinlikle sıradan değiller. Meğer o mahallenin muhtarı sokağın çok karanlık olduğunu düşünmüş ve duvarı büyük bir tuvale çevirmiş. Ressamları davet etmiş ve 50 ressam gelmiş resim yapmış. Bu nasıl güzel bir şeydir. Lükse baksana her gün işe resim galerisinin içinden geçerek gidiyorsun.  Kaç dakika yürüdüm bilmiyorum ama başka bir dünyadan geçtim o kesin.  Sanat karın doyurur mu onu bilmem ama insanın aklını, gözünü, ruhunu doyurduğu kesin.

Duvarın bittiği yerde durup geriye baktım, acaba aynı yoldan geri mi dönsem dedim ama sonradan vazgeçtim. Hani bir şeyin tadı damağındayken aldığın keyif var ya, işte onu bozmak istemedim. Karşıma üç yol seçeneği çıktı, döndüm birine. Öyle bir şey ki, hiçbir yolun sonunu da bilmiyorum, nereye çıktıklarını kestiremiyorum, o kadar kaybolmuşum ki yönümü de bilmiyorum.              Önümdeki üç seçeneği birbirinden ayıran en ufak bir işaret yok.

Hayatta da çoğu zaman aynı kavşakta kalmıyor muyum zaten. Her şey yolunda giderken birden bile yol bitiveriyor ve karşına seçenekler çıkıyor. Geriye dönüp bakıyorsun ve bir tarafın diyor ki; hiç risk alma bildiğin yol en iyisidir. Diğer tarafın ise; aynı yoldan gidersen ilerleyemezsin, yeni yollar keşfetmelisin diyor. Beyninde sesler dönüp duruyor, hadi beter bir yola girersen ve geri dönemezsen, belki çok daha güzel bir yer keşfedeceksin, pişman olursan, güçlü ol risk almadan hedefine ulaşamazsın, çok yoruldun otur dinlen, gitme hiçbirine, aklını boş ver, kalbini dinle….

Kalbimi dinleyerek seçtim birini ve başladım yokuş aşağı inmeye. Sağıma soluma, acaba burası neresi, diye bakınarak yürüdüm. Derken sol tarafta ağaçların arkasında yavaştan, belli belirsin bir tel örgü başladı. Hemen arkası ana yol. Az buçuk anladım nerede olduğumu. Evden çıktığım noktaya bakılırsa büyük bir daire çizmişim son çeyrekteyim. Gidiyorum ama hem sokakta benden başkası yok, bu çok ilginç, hem de tel örgü bir türlü bitmiyor. Diyorum arada derede birileri bir yol açmıştır. Telleri eğmiş, bükmüş geçiş yapmıştır. Ama yok bulamadım. Bu şekilde de epey yürüdüm, saatim 8000 adım kutlaması da yaptı. 45dk dır yürüyorum artık yoruldum da. Sarı yaprak romantizmi bitti dönüş çabası başladı.

İlerde yolun sonunda bir otobüs durağı gördüm. Ama tam sonunda, sağında solunda değil, yolun bittiği yerde. Demek ki araçlar için çıkmaz sokakmış diye düşündüm. Vardım durağa tel örgü. Yok artık, dedim. Sağında solunda geçiş de mi yok, yok vallahi. Sokak sakinleri şehrin ortasında, ana yolun kenarında kendilerine yuva yapmışlar, Ataşehir’in geri kalanını dışlamışlar. O geldiğim yolun paşa paşa tekrar dönmeye başladım. Oflaya puflaya dönerken sonunda küçük bir kapı buldum. Tam ana yola çıkan, ağaçların arasında küçücük bir kapı. Kendimi harikalar diyarından çıkan Alis gibi hissettim. Kapının bu tarafı ağaçların arasında sakin sessiz, kimsenin geçmediği bir dünya, adım attığın anda ana yolda çılgın trafiğin tam ortasındasın. İstanbul’un keskin geçişlerine güzel bir örnek oldu. Tabi sadece İstanbul değil benim hayatımın keskin geçişlerini de gösteren bir gezinti oldu.

Birkaç dakika sonra avm’nin kapısındaydım. Girdim kahvemi aldım. Hava kararmış, güneş, biz buradayız git artık diye bas bas bağıran sokak lambalarına yenik düşmüş. Hava hafif esmeye başlamış derken tekrar kulaklığımı taktım son bir şarkı be dedim.

Sevgili müzik programım bana bir şaka yaparak Ferhat Göçer’in ‘İçimdeki Hazine’ Şarkısını getirdi kulağıma. Şarkının sözleri şöyle efendim:

Dün yanlış bir yola saptım

Bilmediğim sokaklar varmış

Asırlardır yaşadığım şehirde

Yorgun caddelerde dolaştım

Hiç olmadığım kadar yalnız

Hiç bilmediğim bir devirde

Uzun uzun taş duvarlar

Yürüyorum mahşer sokaklar

Onlar bana ben onlara yabancı

Eve dönesim yok artık

Yağmur dinebilir

Tütün bitebilir

Sabah olabilir

Yoksun nasılsa….

Diye devam ediyor. Hem dinledim hem de kendi kendime epey güldüm. Bu kadar da olmaz ya.

Olur, bu kadar da olur, daha da fenaları olur. Biz farkında olmadan neler oluyor neler. Kendi adıma ne kadar uyurgezer yaşadığımı hissettim. Kasım ayını sevmek için kırk yıl beklemişim daha ne olsun….

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir