image

Köprüden Önce Son Çıkış

Yazı yazmak, resim çizmek, fotoğraf çekmek, yoga yapmak, ayurvedayı öğrenmek, astroloji, aromaterapi, photoshop, el sanatları, hafıza eğitimi, çocuk gelişimi, masal anlatıcılığı, etimoloji, oyun terapisi, bloger, yan flüt, gitar, bongo ve ritm, İngilizce, rusça, kaligrafi….

Bunlar ne biliyor musun? Benim ölmeden önce öğrenmek ve uygulamak istediğim şeylerin sadece bir kısmı. Bunların hepsiyle ilgili öyle ya da böyle bir adım atmışlığım, kısa süreli kursa gitmişliğim, ilgili kitapları karıştırmışlığım var. Hatta bazılarının kökeni ortaokul lise yıllarına bile dayanır yani 30 yıl evveline. Ama gel gör ki hiçbirinde de uzmanlaşamadım. Bunları da geç, ben hayatta hiçbir konu da 10.000 saat mesai harcamadım, harcayamadım. Neden’i niçin’i uzun ve karışık mevzular ama sonuç; malzeme çok, uzmanlık yok.

Ben bu yazıyı neden yazıyorum, bunları neden paylaşmaya çalışıyorum ya da neden bir yerlere kaydetme çabasındayım? Çünkü yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen, hisseden ve kendini sorgulayan çok insan olduğunu düşünüyorum.

Biz insanların yaradılıştan gelen sosyalleşme güdüsü, kendi gibi olanı aramayı gerektirir. Sosyal gruplar kendi gibi olanlarla kurulur. Böylece küçük koloniler kurar, sırt sırta verir, paylaşır, destek olur kendimizi güvende hissederiz. İşte bu yüzden anlatma ve anlaşılma çabasındayız. Dünya da sosyal ağların bu kadar önemli olma sebebi de bu zaten. Ben de bunu bu güdüyle yazıyorum.

Benim beynimde arka fonda hep bir ses vardır. Ben öldükten sonra, çocuklarımın, beni, sevdiklerine anlattığı sesleri. Benim annem ….. bir kadındı.

Belirli bir seviyenin üzerindeki insanlar, kendilerine başkalarının gözünden bakabilirler. Bu baktıkları göz çok sevdikleri birinin de olabilir, rol model aldıkları biri de olabilir, üzerlerinde otoritesini hissettikleri anne, baba, kardeş, koca, arkadaş da olabilir, aşık oldukları sevgili de olabilir. Kimin gözünde değerli olmak istiyorlarsa, daha çok kime görünmek, kendilerini ispatlamak ve onay almak istiyorlarsa o gözle bakarlar. Bu bazen ileri taşır, motive eder bazen de devamlı aşağı çeker ve değersiz hissettirir. Bunu kendi irademizle de yapabiliriz, bilinçaltımızla da. İşte benim gözlerim de, çocuklarım. Kendime onların olgun yaşlarda ki gözlerinden bakıyorum. Biliyorum ki o yaşlarda onlar da kendilerini, kim olduklarını, ne istediklerini sorguladıklarında uğrayacakları ilk adreslerden biri ben olacağım. Bu adreste açacakları sandıktan çıkanlar en çok işlerine yarayanlar olmalı.

İlk satırlarda saydığım şeyler çok fazla, alakasız ve karışık görünse de dikkatli bakıldığında öyle olmadıkları anlaşılabilir. Bunları; eğitilmemiş bir sanat ruhuyla, ehlileşmemiş sosyal zekayla, bir türlü doymayan öğrenme açlığıyla, karakter yelpazemde ki kontrolcülük ile, mükemmeliyetçilikle, öğretme güdümle, çizgi ötesi enerjimle, başarı takıntımla, beynimde ki tükenmeyen sorularla harmanladığımızda ben çıkıyorum ortaya işte.

Bu konuların çoğu, iki veya üç ana başlıkta bir araya toplanabiliyor. Genel sorun ise sürdürebilirliğin zayıflığı. Bu zayıflığın önündeki en büyük engeller ise mükemmeliyetçilik ve başarı takıntısı. Mükemmel yapılamayan hiçbir şeyin anlamı yoktur. Elde edilen başarılar hiçbir zaman yeterli değildir. Benim kafamda ki parkurların sınırları yok. Sınırsızlık beraberinde belirsizliği ve imkansızlığı getiriyor. Çizgi ötesi enerji, dikkatsizliği, bu da tek noktada odaklanma problemini doğuruyor.

Zeka ve yetenek benim üzerinde çok düşündüğüm, okuduğum araştırdığım iki kavramdır. Bence içinde bulunduğumuz zamanda ikisinin de sınırları ve ölçülebilirliği net değil. Ayrıca zeka da, yetenek de diğer beceriler olmadan tek başlarına hiçbir işe yaramıyorlar. Bunlar anca istikrarlı ve uzun vadeli çalışmanın yanında küçük bir avantaj olarak kullanılabilecek genetik farklılıklardır.

Yani bu şu demek ben herhangi bir konuda istikrarlı ve uzun vadede çalışamadığım için, seviyesi belirsiz olarak sahip olduğum zeka ve yeteneklerim bir işe yaramıyor. Hatta zaman içerisinde, olanların da, kullanılmadıkları için rafa kalktığı söylenebilir.

Bence; insanların hayatında, kim olduklarını ve ne istediklerini bulmaları, kalan hayatlarını nasıl geçireceklerine karar verebilmeleri için, iki seçenek dönemleri var. Dört yol kavşakları. Biri ergenlik ve üniversite giriş dönemleri, diğeri ise 40 lı yaşların başı.

İlk kavşakta mutlu oldukları ve istedikleri yola girmişlerse, ikinci kavşakta durup şöyle sağa sola bakıp tekrar yola devam ediyorlar. Fakat yanlış yola girdilerse içlerinde devamlı huzursuzluk, tatminsizlik, doyumsuzluk ve mutsuzluk oluyor. Hayatın hızlı gittiği dönemlerde bunları çok da şiddetli hissetmiyorlar, nezle gibi gelip geçiyor. Ama yaşam rayına girip, hayat yavaşlamaya ve rutinde gitmeye başlayınca, bu gıdıklanmalar daha bir hissedilebilir oluyor. Bu durum yavaş yavaş kronikleşmeye başlıyor. Mutsuzluk, huzursuzluk hali artıyor ve insanın içini ‘Bu işte bir terslik var’ duygusu kaplıyor.

O noktada işte şoförlükte ki ustalık devreye giriyor. Kavşakta manevra yapacak cesarete, beceriye sahip misin, yoksa bile bile yola devam mı edeceksin. Köprüden önceki son çıkış da denebilir.

Ergenlikteki yol seçimi ile ikinci ergenlikteki yol seçimi arasında benzerliklerde var, büyük farklarda. Avantajlar da, dezavantajlar da. İlkinde olan enerjin, hayallerin, çılgınlığın, risk alabilirliğin ve gözlerinin önündeki ‘her şey mümkündür’ perdesi, son kavşakta o kadar da etkin olmayabilir. Fakat ikinci ergenlikte de, deneyimlerin, sakinliğin, olgunluğun, eğitilmiş mantığın, farkındalığın ve geniş bir bakış açın var. Ne isteyip ne istemediğini daha hızlı ve net fark edebilecek kadar kendinle olmuşluğun var. Gücünün sınırlarıyla paralel hayal kurabilecek kadar kontrolün var.

Enerjinin olup olmamasından ziyade, var olanı verimli kullanabilme becerisi daha önemli.

Üç sayfa da nerelerden nerelere geldik. Anlaşıldığı üzere ben kendimi köprüden önceki son kavşakta hissediyorum. Hatta daha oraya da gelmemiş ama navigasyona göre, kaza bela çıkmaz, trafik sıkışmazsa, üç beş dakikaya kadar gelecekmiş gibi görünüyorum.

Bu yüzden de bu yaşa kadar toparladıklarımı döküp dağıtasım var. Yazının başındaki satırlar bu yüzden dağınık görünüyor. Ben kim ve ne olma yolunda ilerliyorum. Kalan ömrümü nerede, nasıl, kimlerle ve ne yaparak geçireyim ki yolun sonuna geldiğimde ‘Hah, işte budur’ deyip, ileride çocuklarımın açacağı sandığın kapağını güzelce kapatıp gidebileyim.

Yaşımın ötesinde yaşlandığımın farkındayım….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir