IMG_3612

Uçurtmanın Peşindeki Kadın

İş hayatını yarıda bırakmış bir kadın. Çalıştığı süre içerisinde de farklı işler denemiş, son olarak sevdiği işi bulmuş, uğraşmış çabalamış ama hedeflediği kariyere ulaşmadan, bırakmış bir kadın. Ara vermemiş, sonlandırmış. Kendi isteği ile mi bırakmış, mecbur mu kalmış, yoksa tercih hakkını mı kullanmış? O kısım ortaya karışık. İş yerinin kapısından son kez çıktığında, biliyormuş ki tekrar dönüşü olmayacakmış. Artık hayatında yeni bir sayfa açılıyormuş.

Gerçi geriye dönüp baktığında hayatı sayfalı bir defterden ziyade, çoklu öykü kitabına benziyormuş. Zaten karakteri de hiçbir zaman uzun bir romana uygun olmamış. Öykü kadınıymış. Belirli dönemlerde, farklı mekanlarda, hatta farklı ülke veya şehirlerde yaşarmış öykülerini.  Çok az kişi bu kadının öykülerini birleştirip gerçeğe ulaşabilecek sırra vakıfmış. Onlar da birbirlerini bilir ama asla konuşmazlarmış. Ne birbirleriyle ne de başkalarıyla.

Öykülerden birinde ; kadın daha yirmilerindeyken birisi falına bakmış. Fincanı evirmiş çevirmiş ve demiş ki  ‘sen çok uzaklara gideceksin’. Kız yıllar sonra o andaki düşüncelerini hatırladığında, heyecanını da ‘o an’ gibi hissetmiş. Bir kare, sadece bir kare; yuvarlak bir masa, sarışın, kilolu bir kadın ve bir kahve fincan.

O hatıra karesi, uçurtmanın üzerindeki resim, o ana yapışan duygular ise uçurtmayı uçuran rüzgar olmuşlar. Kadın ömrü boyunca uzaklara gitmiş o uçurtmanın peşinden. Gittiği yerleri sevmiş ama kalan yerleri hep özlemiş.

Uçurtmasında güzel bir kuyruk varmış iki parçalı, rengarenk, upuzun ve pırıltılı. O kuyruklarıyla tamammış, onlarla yolunu buluyormuş, onlarla güzel oluyormuş.

Kadın ara sıra merak edermiş; nereye ait olduğunu. Zamanın da okuduğu bir kitapta, hayatlarını doğdukları yerde geçiren insanların daha uzun ömürlü oldukları yazıyormuş. Kitaba göre düşünülürse rüzgar kadının ömrünü kısaltıyormuş. Bundan hoşlanmamış.

Doğduğu yer… acaba kaç kere doğmuş ki? Her öyküde farklı kadın olduğuna göre çok kere doğmuş. Gerçekten öyle mi olmuş? Öyküler onu parçalayarak  çoğaltmış mı yoksa, birleştirerek azaltmış mı?

Zamanın da çok sevdiği bir hocası demiş ki ‘ Kırkı bekle, değişimin o zaman başlayacak…’ Haklıymış asıl değişim kırkında başlamış. Bu zamana kadar hayatı durdurup kendi koşarken, şimdi kendini durdurup hayatın akışına izin vermeye başlamış.

Değişimle birlikte yepyeni bir öykü yazılıyormuş. Kadın önce yavaşlamayı, sonra durmayı ve ardından sakince akışı izlemeyi öğrenmeye başlamış. Doğduğu yerin, uçtuğu gökyüzünün, uzağın, yakının ve asıl bütün öykülerin aslında içinde bir yerlerde olduğunu hissetmiş. Bu zamana kadar hep elleriyle, gözleriyle ve beyniyle algılamaya çalıştığı hayatı, artık kalbiyle ve nefesiyle görmeye başlamış.

Daha öykünün başındaymış ama bu sefer çabası yolun sonuna ulaşmak değil o yolda yürürken alacağı nefesmiş. Önünde ki yol sadece geçmiş ve gelecekten oluşan iki boyutlu bir düzlemde değilmiş. Olduğu an’dan oluşan bir boyuttaymış.

Bu öykü şimdiye kadarkilerin en farklısı ve en sadesiymiş. Kadın bu sefer öykünün kahramanı değil izleyicisi olmuş…. Okuduklarından sessizliği, sadeliği, izlemeyi, düşünmemeyi, hissetmeyi öğrenmeye çabalıyormuş.  Bunları başardığı gün gerçek roman başlayabilirmiş….

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir