WhatsApp Image 2019-07-24 at 16.02.41

Zaman Kutusunu Yıldızıma Gönderdim

Herhangi bir iki saatin içine huzur, keyif ve özgürlük yerleştirdim. Son çay yudumuyla, zamanın kapağını kapattım, güneşli gökyüzüne fırlattım. Öyle ışıltlı bir gökyüzü ve öyle yapışkan bir sıcak vardı ki zaman kapsülünde gökyüzüne uçan iki saati kimse fark etmedi.

Usulca arkama baktım, ağızlarını hırsız misali üçgen bağlamış, kırmızı formalı üç temizlikçi kadın. Ben deyim yirmi, sen de elli kilometrelik sahil parkını, bir kova su ve bir fırçayla yıkama çabasındalar. Hem de nöbetleşe. Biri ha babam fırçalarken diğer ikisinin görevi onun gıybet açlığını bastırmak. Şöyle düşününce haksız da sayılmazlar, onlar için zamanı su gibi akıtacak, kafa yormayacak, moral bozmayacak başka konu da yok ki.

Sağımda ise; otobüs durağını bekleyen bir kaç kişi. Önceleri ben de herkes gibi durakta otobüs beklediklerini düşünmüştüm ama gelen giden otobüslere olan alakasız tavırlarıyla anladım ki, onlar otobüsü değil, bilmem nedense durağı bekliyorlar. Kim bilir belki sevgiliyle buluşacaklar, belki otobüsten inecek arkadaşlarıyla. Belki de sadece gölge olduğu için az soluklanmak istemişlerdir.

Çaktırmadan sol tarafımı kestim. Alt geçit merdivenlerinden bebek arabası indirmeye çalışan iki kadın. Neredeyse 45 derece merdiven açısındalar. Çocuk, arabasından sultanlar gibi aşağıya bakarken, kadınsa hafif tırsmış gözlere yukarı bakıyor. Bebek arabasına yapışmış, tersten aşağı inmeye çabalıyor. Velhasılı sabah sabah herkes kendi derdinde. Benim ne yaptığımla, kim olduğumla, ne beklediğimle, kulağımdaki kulaklıktan gelen müzikle ilgilenmeye kimsenin hali yok.

Oysa ben o sırada gökyüzüne iki saatlik bir zaman kapsülü fırlatmakla meşgulüm.,

Her gün bana iki saatlik bir zaman kutusu veriyorlar. Ben de o iki saat de toplayabildiğim kadar huzur, keyif, özgürlük, güzellik, sabır, enerji topluyorum. Ardından ağzını sıkıca kapatıp gökyüzünde ki yıldızıma fırlatıyorum. Toplayabildiklerimin hepsini yıldızımda biriktiriyorum. Kalan 22 saatte bu duygulara ihtiyacım olursa da, azar azar kullanıyorum. Ben ancak böyle yaşayabiliyorum…

Bazen yalnızlığımla toplarken, bazen sevdiğimle, bazen de keyifli bir dost sohbetiyle toplayabiliyorum. Bu süreye gereksiz insanları sokmam, mecbur kalmadığım sürece uykuyla ziyan etmem, temizlik, yemek gibi rutin işlerle harcamam.

Bu sabah da zaman kutumu aldım elime düştüm sokağa. Daha doğrusu çok halim de yoktu ama beni benden iyi bilen sevdiğim dürttü. Kalk dedi, sahile bırakayım seni. Temiz havada yürü biraz. İnsan’ın böyle sevdiğinin olması ne iyi.

Bilmediğim bir yerlerde bıraktı beni, buradan dümdüz yürü dedi istediğin yere çıkacaksın. Yürüdüm, yürüdüm ve muhteşem bir kitapçının önüne çıktım. Kapıyı silen kadına; Açıldı mı? diye sordum, o da, naif bir şekilde kafasını yana eğdi ve kapıyı açtı.

Burası öyle sıradan bir kitapçı değil benim kendimi en mutlu ve çaresiz hissettiğim iki katlı sihirli bir dünya. Kapının girişinde iki güvenlik görevlisiyle selamlaştık. Sağ tarafta emanet dolaplarına gözüm çarptı, kendimi yokladım, yok, emanet edeceğim çantam yoktu. Sol tarafa döndüm garson kafede ki peçeteleri düzenliyordu. Karşımda kırk, elli basamaktan sonra iki yöne kıvrılan uzun yalı merdivenleri. Üst trabzanları pembe çiçeklerle bezenmiş.

Alt katta sağ taraftaki Türkçe bölümüne yöneldim, başka dilde okuyamadığıma bir kere daha küfrederek. Oysa bu ülkede yaşadığım on yılın üçünü Rus diliyle cebelleşerek geçirmiştim ama yine de bu kitapları okuyacak seviyeye gelemedim. Bilmem Rusça’nın zorluğu bilmem benim beceriksizliğimden orası hala bir muamma.

Kitap mağazasının ancak yedide birini kaplayan Türkçe reyonunda neredeyse 45 dk geçirdim. Bir de hayal ettiğim gibi Rus, İngiliz veya Azerbaycan dili bilsem akşama anca çıkardım sanırım. Ya da çıkmaz bir köşeye kıvrılır otururdum.

45 dk sonunda Bakü de yaşayan inanların sevdiği, talep ettiği, Türk dilindeki kitapların arasından iki tane seçebildim. Biri Mark Twain ‘Seçme Öyküler’ diğeri de Jose Saramago ‘Bilinmeyen Adanın Öyküsü’. İkisi de daha önce okumadığım yazarlar. Kitapları da çok fazla araştırmaya zamanım olmadı. Sürpriz artık, göreceğiz.

Kafamı kaldırdım, bir ah çekerek üst katlara baktım ve zaman kaybetmemek için kasaya yöneldim. Kasadaki Rus kızı okuduğu kitabın arasına bir kağıt sıkıştırarak elimden aldı kitapları. Ödemeyi yapıp dışarı çıktım. Sağımı, solumu alıcı gözle biraz inceledikten sonra, sahil tarafına doğru yürümeye başladım. Birkaç bina adımladıktan sonra kulağıma piyano sesi gelmeye başladı. Bir kaç adıma kalmadan tüm sokağı saran güzel bir canlı müzik sesi. Kafamı kaldırdığımda ikinci katın açık olan pencerelerini gördüm. Galiba bir müzik okulu diye düşündüm. Bu şehrin en sevdiğim yanlarından biridir müziği. Hiç beklemediğiniz yerde bir piyano çıkar karşınıza, hiç beklemediğiniz biri oturuverir başına. Ya da sokaklarda yürürken ordan burdan, bir şekilde canlı müzik gelir kulağınıza…  Adımlarımı yavaşlatayım derken bitiverdi piyano konseri. İçimden coşkuyla alkışlamak geldi, bakındım etrafa, anladım ki herkeste aynı alışkanlık, eller biraz kımıldadı sonrasında toparlanarak devam etti sokaktaki yaşam. Kimse yenilmedi ellerine, gönlüne. Ben de….

Kısa bir süre sonra alt geçide inerken bu sefer gitar sesi geldi derinden. Temiz yüzlü ince sakallı, güzel gülüşlü gencin biri açmış önüne gitar kutusunu, oturmuş alçak duvar çıkıntısına, hem çalıyor hem söylüyor. Çantamdaki bütün parayı atasım geldi ama attığım birkaç manat da mutlu etti onu. Bakıştık, gülüştük, şükranlarımızı sunduk birbirimize. O bana para için, ben ona dünyayı güzelleştirdiği için ve akış adımlarımla devam etti.

Zaman kutum bugün iyi doluyordu. Çıktım sahile. Şimdi sıra güzel, denize nazır, bir ağaç altında bana ait bir bank bulmaya gelmişti. O bank mı, bu bank mı bahanesiyle epey yürümüşüm. Bank seçmesi yürümeye bahane. Saat bana göre geç ama şehrin büyük bölümü hala uyanamamış.

Gerçi bu sahil yolunun müşteri profili  saat saat değişir.  Sabahları genelde üç yaş altı çocuğu olan hanımlar veya bakıcılar, erken kalkmış sabah yürüyüşüne çıkmış yaşlılar, evden kaçıp gizlice buluşan sevgililer, zayıflamaya hırs yapmış ama hayatında daha önce spor yapmamış kilolular, (ki gerçek sporcular o saatte asla spor yapmaz), otelden erkenden ayrılmış gidecek yer bulamayan turistler. Ve bir de sahilin daimi elemanları; temizlik – güvenlik elemanları, işletme sahipleri.

İşte, sabah saatlerinde sahil halkını oluşturan insanlar.

Sonunda istediğim gibi gölge bir bank buldum. Karşımda deniz, tepemde ağaçlar, yüzümde hissettiğim hafif bir rüzgar. Kulaklığımı taktım, karışık liste de  ilk çıkan şarkı, kalbimden geçendi. Gülümsetti beni. Çantama sıkıştırdığım termosumu çıkardım, çayımın tadına baktım. Evet yerinde. Çaysız bu tablo tamam olmaz. Çantadan okuma gözlüğü çıktı ve gözlükler dizildi. Normal gözlüğüm, güneş gözlüğüm, okuma gözlüğüm. İçten ufak bir isyan ‘Allah’ım neden bu kadar çok gözlük..’ Sıra geldi kitabıma. Bu şartlara yakışacak bir kitap. Civciv sarısı kapaklı, az yapraklı, resimli bir masal kitabı. Daha önce hiç okumadığım bir yazar. Portekizli Jose Saramago ve kitabı; Bilinmeyen Adanın Öyküsü. Evet başarılı bir seçim.

Derdim ne? Kitap okumak mı, yürüyüş yapmak mı, alışveriş mi, yalnız kalmak mı, deşarj olmak mı, zaman geçirmek  mi? Hayır. Derdim yıldızıma göndereceğim zaman kutusuna duygu toplamak. Yaşanılanları mutlu bir öyküye çevirmek. Çekmek istediğim fotoğrafın kadrajını dizayn etmek.

Bana verilen süre dolmak üzereydi. Araç beni almak üzere yola çıktığını haber verdi ve buluşma noktasına gitmem gerekti. Son dakikaya kadar olduğum an’ın keyfini yaşadım.

Ne geçmişi, ne geleceği bu zamana bulaştırmadım. Sevdiğim, sevmediğim kimseyi sahil temizlikçilerinden çok düşünmedim. Çayımdan bir yudum aldım, son şarkıyı da ekledim, kutunun kapağını kapattım ve güneşli gökyüzüne, yıldızıma fırlattım.

Yarın sabaha kadar, güzel bir hayata…..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir