IMG_0458

Yaşamın Altı Tutarsa

Yemek kavramının insan psikolojisi üzerindeki etkisi büyüleyicidir. Bu konu,  yazarlara, sanatçılara, senaristlere çoğu zaman iyi malzeme olmuştur. Bir çok farklı açıdan derinlemesine incelenebilecek ve her seferinde de insanı şaşırtan sonuçlar elde edilebilecek bir konudur.

Kadın için yemek yapmak fiili, istese de istemese de hayatının baş  köşesinde durur. Evdeki sağlık ve kontrol müdürü genelde kadındır. Ofisi de mutfak olarak düşünülebilir. Ne iş yaparsa yapsın, sevsin sevmesin, yemek yapsın yapmasın yine de bu işin göbeğinde o bulunur.

İlk çağlardan beri süregelen “ Erkek getirir, kadın pişirir” geleneği, kadının en az erkek kadar çalıştığı şu dönemlerde biraz esneklik kazansa da tamamen kaybolmamıştır. Kadın getirse de pişirir ya da pişirtir.

Geçmişten gelen birçok geleneğin temelinde mutlaka önemli nedenler yatar. Bu devirde modernleşme adına, gelenekler için, çok da fazla düşünmeden isyan etmek, reddetmek güç göstergesi gibi görünse de, zamanla yaşamı anlamsızlığa itiyor. Gelenekler  tarih ve gelişen sosyal kültür ışığında irdelendikten sonra yargılansa insanlar için çok daha verimli hale gelebilir.

Yemek ve kadın arasındaki geleneksel ilişki de bazen farklı boyutlara taşınabiliyor. Hızlı yaşam içerisinde, bu ilişkiyi basite indirgemek veya yemeğin ihtiyaca dayalı olarak geçiştirilmesi birçok kayba neden olabiliyor.

Evdeki şifa ve enerji kaynağı kadındır. Bunu diğerlerine aktarma yollarından biri ise yaptığı yemeklerdir. Pişirdiği her yemekte eşine olan sevgisi vardır ve erkek, her aldığı lokma ile bu sevgiyi hücrelerine kaydeder. Hatta “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer “ atasözünün temeli de belki buradan gelmiştir kim bilir? Aynı şekilde sevmeyerek zorla yapılan yemekteki negatif enerji de geçer. Bir süre sonra yemeğin tadı kaçar, arkasından sofranın  ve sonuç olarak eşlerin tadı kalmaz. Bir evdeki huzur ve mutluluk akşam yemeklerindeki keyiften yansır.

Çocuklar çok hızlı büyürler. Yedikleri, yeme şekilleri, sevdikleri, sofra kültürleri yavaş yavaş oluşan karakterlerinin temel taşlarındandır. Anne karnında iken damak zevkleri oluşmaya başlar. Annenin hamile iken ne yediği, ne sevdiği tamamen çocuğun yeme alışkanlığını etkiler. Çoğu anne hazır gıdaya geçtiği zaman çocukların yememesinden şikâyet eder. Bunun bir kısmı karakteristik olsa da, önemli kısmı annenin yeme alışkanlığı ile doğrudan bağlantılıdır.

Anne çocuğuna yemek yaparken düşündüğü ve hissettiği onun sağlıklı büyümesidir. Bu enerjiyi hazırladığı yemekle birlikte mesaj olarak çocuğunun hücrelerine gönderir ve kaydeder.

Bunun dışında  annesini yemek yaparken, sevgiyle sofra hazırlarken gören çocuk, her zaman kendisini güvende hisseder. İnsan beyninde kaynayan tencerenin sıcaklığı, huzurlu bir yuvayı temsil eder. Aynı şekilde büyüdüğü zaman da, evinde bu duyguyu hissetmek ister. Yemek ve sofra geleneklerinin de devam etmesi bu şekilde sağlanabilir.

Tam aksi düşünüldüğünde, evinde yemek pişmeyen, sağlıksız bir beslenme şekliyle büyüyen çocuk için de yemek kavramı hiçbir zaman önemli olmaz. Daha doğduğu günden gelen anne besleyicidir algısının zaman içerisinde kaybolması ister istemez çocukta bir boşluk oluşturur. İlerleyen zamanlarda ise bu boşluğun yerini daha bireysel ve paylaşımdan uzak sağlıksız bir yaşam şekli doldurur.

Yüzlerce dala ayrılan bu konu içerisinde, kadın ve yemek ilişkisi, hayatın can damarıdır. Ne olursa olsun mutfak kadının sadece yemeğini değil, yaşamı pişirdiği mekândır.  Altını bir tutturursa gel de gör sen bu dünyanın halini.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir