Bir tohum, içindeki ağacın bilgisine vakıftır ama bu bilgiyi deneyimlemek için toprağa ihtiyacı vardır. Tıpkı insan ruhunun özünde bütün evrensel bilgiye sahip olması gibi. Bu bilginin açığa çıkıp, deneyime dönüşmesi için bedene ve dünyaya ihtiyacı vardı. Yüksek enerji frekansına sahip ruh beden kılıfına esir oldu. Bir nevi varoluş esaretle başladı.
İnsan, yaşamına dair düşündüğünde kendini uçsuz bucaksız bir çölde bulur. Çöllerde yön tayini için referans noktası ararsın ya da kumların yüksekliğine bakarsın.
Düşünce çölünde de kendine ulaşmak için rotaya ihtiyacın vardır. Başlangıç ve son gözden ırak. Boşluğun ortasında sadece gölgen ve sen.
Kum fırtınasına tutulursun zihninde. Her bir tanesi ayrıdır ama sen ne ayırt edebilirsin, ne de kontrol. Bir süre sonra zihnin kitlenir. O noktada “Neden?” Dersin, “Kimim?” Dersin. Bazen “Amaç?” da gelir aklına. İşte her şey tam da o anda başlar.
Kontrolün kendinde olduğunu hissettiğinde herhangi bir şeyi sorgulamak gelmez insanın aklına. Sadece ister ve olur. Ne zaman ki olmadı, o zaman kendinden ötesini fark eder.
Fark eder etmesine ama yine de anlam veremez. Sonsuzluğun içindeki nokta ile noktanın içindeki sonsuzluk birbirine karışıverir.
O karışma halidir aranan da, haberi yoktur arayanın. Anlamak için insanlık deneyimine ihtiyacı vardır.
Duygu, akıl, sezgi, bilinç, duyu…. İçerde inanılmaz bir algoritma, dışarıda ise bütün bunların sinyale dönüşerek davranışları, alışkanlıkları, kişiliği oluşturduğu çok katmanlı karışık bir mekanizma. Hepsini topluyorsun “Ben” diyorsun ama sen seni ne kadar biliyorsun?
Hayatın anlamsızlığı, bu sistemin anlaşılmazlığı ile paralel. Bilinmeyen korkutur, hele o bilinmeyen, insanın kendi içindeyse, öngörülemezlik kabusa dönüşür. Makro bakış ile mikro bakış arasındaki devinim baş döndürür.
Bazen düşünüyorum; ruhuma ulaşabilseydim bana hangi ağaca dönüşeceğimi söyler miydi acaba? Tabi bir başka sorun da ona ulaşmayı düşünen “Ben” kim?
Seviyorum bu çöl oyunlarını. Her ne kadar ara sıra gözüme, düşünce kaçsa da….