Deyyan

İnsan bazen kendine bir garip gelmez mi? Şahsen ben ara sıra kendime bir garip geliyorum. Diyorum; ne tuhaf? Genel geçer standartlara uymayınca, hatta bazen bunları anlamayınca, kendi çizgilerinin diğerlerinin yanında pötikare durduğunu görünce, insan biraz afallıyor. Önce kendini ayrışmış hissediyor. Topluluğa uymak için çaba sarfetse de bazen başaramıyor. Sonunda bakıyor ki; eğreti duruyor.

Hayatta eğreti durmak… İşte o gariplik duygusunun adı bu olsa gerek. İnsan kendini yaşam denen platformda konumlandırmak zorunda. Genellikle varlığımızı duyularla kanıtladığımız için onlara hitap edecek bir rapora ihtiyacımız var. Koordinatlar da duyuların Z raporu gibi. Aşağıda, yukarıda, önde, geride, sağında, solunda, yanında, arkasında… bir referans noktasına göre konumumuzu belirlemeyince hayalet misali uçuyoruz.

O referans noktası ise; başarı denilen, dış kaynaklı değerlendirmeler için en kritik başlangıç. Bu başlangıcı kabul etmeyenin ayakları yerden kesiliyor.

Sabitlik aranıyor çünkü; insanın doğası değişkenliğe direnç gösteriyor. Değişkenlik öngörülemezlik demek.  Bu da tehlike demek. Hareket eden şey kontrol dışındaysa korkutur. Bu basit bir denklem.

Hadi korkuyu yanlış tanıyorsak? Ya da korkunun özünü yanlış mayalıyorsak. Başarılı olarak değerlendirilen insanların çoğunun ortak özelliği korku ve kaygılarını yönetebilmeleridir. Fakat yanlış kabarmış korkuyu yönetmek, ateş saçan bir ejderhayı kontrol etmeye benzer.

Bunun en etkililerinden birisi de reddedilme korkusu olsa gerek. Sürüden kovulmak. Halbuki otlaklar yok oluyor. Sürünün tanımı değişiyor. Herkes kendi bölmesinde besleniyor. Sürü şekil değiştiriyor ama insanın özünden gelen “Yalnız kalırsam kurt kapar!” korkusu hala devam ediyor. Dışarıda yalnız kalacak yer kalmadı. Korkunun muhteviyatı değişmeli mi acaba?

Bilinçaltındaki kollektif duyguların üzerimizdeki etkisini es geçince bağlam karışıyor. Duygular da evriliyor. Bu da zaman algısını değiştiriyor. Bu evrime direnç göstermek zaman kaymasına neden oluyor.

Bedenin, ruhun, duyguların, algıların, zihnin her biri başka bir boyutta var olmaya çalışıyor. Hepsini bir araya toplamaya çalışmak ve bu bütünü senkronize bir şekilde olduğun an’a yerleştirebilmek, sabitlikten vazgeçip döngüyü ve değişimi kabul etmek çok ama çok zor.

Bu yönde çaba harcamak insanı garipleştiriyor. Çoğu zaman sistemden atıyor.

Benim gerçek yaşam dediğim bu bütünlük çabası içerisinde, ayakta kalabilmenin tek yolu denge. Bunu lunaparklardaki büyük çoklu salıncaklara benzetebilirim. Bir direğin şapkasına zincirlerle bağlı onlarca salıncak. Dönmeye başlıyorlar, bağlılar ama serbestler. Sabitler ama uçuyorlar. O oyuncağın başlangıç ve bitişteki hızı doğru ayarlanmaz ise bütün zincirler birbirine dolanır. O nedenle belirli bir döngüyle çalışmalıdır. İşte insana ait bütün parçalar da aynı bu şekilde birleşip hareket etmeli. Bu sistem içerisinde benim yaşıyorum dediğim an; o yükseklikte bir bütün halinde salınırken, rüzgarın yüzümde bıraktığı şefkat.

Hayatta eğreti durulmadan o Rüzgar Şefkati nasıl hissedilir bilmiyorum.  O şefkatin içinde geçmişten geleceğe  duygular bir bütün.

Tuhaflığın  güzelliği, bütüne ulaşınca görülüyor…       

Bir yanıt yazın