Deyyan

Kolektif bilinçaltının zihnimdeki gölgesi beni her daim diken üzerinde yaşamaya zorluyor. Kaygı kataloğumda, nereden geldiğini bir türlü anlamadığım çeşit çeşit kart var. Örneğin “korku kaygısı” diye bir şey var. Bu çok anlamsız görünüyor ama var yani. Ortada hiçbir şey yokken aklıma düşen herhangi bir kuyruklu düşünceyle, korkma ihtimallerim sıralanıyor.

“Hadi şu şöyle olursa da korkarsam, o zaman ne yapacağım?”

Hayır, o anda bundan korkmuyorum ama hissetmediğim bir duyguyu hissetme ihtimalimin olması beni kaygılandırıyor. Düşüncelerin kuyrukları birbirine dolanıyor, olanla olmayan karışıyor. Duygular da cümbüşe katılıyor. Buyurun Halil İbrahim sofrasına.

“Çok gülme, başına bir şey gelir.” Atalardan yadigâr. Kahkahanın eli sopalı bekçisi. En keyifli anlarda, içeride bir yerlerde gölge gibi gezen bedel korkusu. Ya da canın yandığında, mutlu anlara atılan suçluluk çamuru.

İnsanların içinde, parmak ucunda dolaşan şeyler var. Yukarılardaysa kelimelere saklanıyorlar, aşağılardaysa duygulara. Herkeste aynı miktarda olmasa da, içten içe, sezdirmeden gezer bu duygu-düşünce karışığı.

Neden çok mutlu olunca ardından kötü bir şeyin geleceğine inanırız?

Aslında biraz düşününce bu çok da mantıksız değil. Atalarım dediyse, demekle de kalmayıp yıllar boyu emek emek genlerimize işlediyse, vardır bir hikmeti derim ben.

Dengeyi kastetmişlerdir belki de. Deniz seviyesinden ne kadar yukarı çıkarsam, inişim de bir o kadar risk barındırır. Dönüp dolaşıp geleceğim yer belli çünkü. Bu nedenle de duygu durumları arasındaki ani iniş çıkışları bir şekilde dengelemek zorundayım. Yoksa tepetaklak inerim. (Son cümledeki sinsi kaygıya dikkat çekmek isterim.)

Günlük hayatımda yıkadığım çamaşır canımı biraz sıkarsa, tatil dönüşü yıkadıklarım kâbusa dönüşür. Bunun nedeni çamaşırın miktarından ziyade, bedenimin tatilden dönüp ruhumun hâlâ yolda olmasıyla alakalı. Gözümü kapattığımda denizin altındaki balıkları görürken, açtığımda kafam çamaşır makinesinin içinde. Reva mı bu yani?

Şiddetli mutluluğun ardından gelen, ceza kokulu olaylar gerçekten felaket mi oluyor, yoksa boş bulunup biraz rahatladık diye yediğimiz tokat fazladan mı can yakıyor?

Türklerin dışında başka bir millette de var mıdır acaba bu “Çok gülme, başına iş gelir!” felsefesi? Onların atalarına bakmak lazım. Kim, ne kazımıştır acaba kolektifin altına? Ama bence kesin benzeri vardır. Çünkü acı ve mutluluk, milliyetten bağımsız, insanın hamurunda olan bir şey.

Tek sorun, bu teknik denge denklemine korku bulaştırmakta. Tamam, kabul; insanı harekete geçiren en büyük etken bu duygu ama bu kadarı da bizi bizden etti.

Kaygısız mutluluk güzel bir şey olsa gerek. Mümkün müdür acaba? Mümkünse de anlamak zor. Hele ne düşündüğünü, hissettiğini, davranışlarının altındaki gerçek nedeni, yani içindeki kodun dilini bilmeyen insanın bu hayattan bir şey anlaması çok zor. Şart mı? Değil.

Güler, ağlar, aradakileri de meydana salar, yaşar gideriz…

Bir yanıt yazın