Aynadaki Sen misin?
Birkaç gündür enerji seviyem ve üretkenliğim o kadar fazlaydı ki devamlı plan yapıyor, projeler tasarlıyor, üstelik sağı solu arayıp anlatıyor, yorum istiyordum. Kafamda düşünceler, karnımda kelebekler, kanım damarlarımda takla atıyordu. Ve bu sabah baktım, üzerime hafif bir ağırlık çökmüş. Demek ki sakinleşme zamanı.
Zihinsel olarak sakinleşmenin en iyi yöntemlerinden biri elleri çalıştırmak. Bu, benim yıllardır uyguladığım ve çok faydasını gördüğüm bir teknik. Sanatı sevdiğim için genelde bu yönde işler denedim. Bazılarının malzemesi fazla geldi, bazılarında alanım dar kaldı, bazılarında ise yeteneksizliğim zorladı.
Bütün bu denemeler sonunda anladım ki bana; az malzemeli, yanımda kolayca taşıyabileceğim, kısa sürede tamamlanacak, beni strese sokmayacak ve bitince tatmin duygusu bırakacak bir uğraş lazım.
Elimdekileri eleyerek iki şeye ulaştım: çizim ve makrome.
Çizimde birçok dalı denedim. Olmadı. Uzun süre uğraştım. “Bırakayım.” dedim. Ama içimdeki ses buna izin vermedi. Sonunda ne istediğime odaklanınca serbest el desen çizimini buldum.
Makrome örgüsünde de benzer bir süreç yaşadım. Alanın çok geniş ve cezbedici olması odağımı dağıtıyordu. Ben de tek tür örmeye karar verdim.
Sevdiğim insanlara, kendilerine ait bir alan açmaları ve zihinlerini dinlendirmeleri için en çok bir uğraş edinmelerini tavsiye ediyorum. Çoğu zaman ciddi bir dirençle karşılaşıyorum. “Yeteneğim yok.”, “Zamanım yok.” ya da “Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Haklılar. Kolay değil. Çaba istiyor. Ben kaliteli bir yaşam için bunun gerekli olduğuna inanıyorum.
Zihni dinlendirirken ruhu beslemenin en güzel yollarından biri üretmek.
Örgülerimde kasnakların etrafını örüyor, içine ayna yerleştiriyorum. Sevdiğim birine verebileceğim en güzel hediyelerden biri olduğunu düşünüyorum. Her birini örerken kime gideceğini merak ediyorum. Her düğümün arasına güzel niyetler yerleştiriyorum. Mutlu oluyorum.
Aynaları çok severim.
Karşında sana bakan kişiyi gördüğünü düşünürsün. Ama gerçekten içinde hissettiğin kişi ile aynadaki sureti bir araya getirebiliyor musun? Yoksa ikisi birbirinden ayrık mı?
Bir önceki yazıda söz ettiğim kendinle tanışma meselesinin en kritik duraklarından biri belki de aynalar.
Bazen içeride yaşattığın kişiyle aynadaki görüntünün birbirine yaklaşması uzun yıllar sürüyor. O zamana kadar ya gözlerini kaçırıyorsun ya da gördüğünü değiştirmeye çalışıyorsun.
Göz ile zihin çoğu zaman aynı şeyi görmüyor.
Göz, ışığın izin verdiği kadarını görüyor. Zihin ise yargıları, korkuları ve hayalleriyle görüntüyü yeniden kuruyor.
Belki de olgunlaşmak, bu iki görüntünün yavaş yavaş birbirine yaklaşmasıdır.
Olanı olduğu gibi görebilmek.
Aynadaki sureti de…
İnsanın aynadaki kişiyi gerçekten olduğu gibi görebilmesi için önce kendisiyle ilgili yargılarının büyük kısmını geride bırakması gerekiyor. Zor ama imkânsız değil.
Başkalarının gördüğü yüzümüz var.
Bir de kendi zihnimizde taşıdığımız yüz.
Acaba aradaki fark nasıl oluşuyor?
Ve bu farkı gerçekten görebiliyor muyuz?
Ayna, benim için arketipsel bir sembol. Bilinçdışımdaki yerini henüz tam çözemiyorum ama önemli olduğunu hissediyorum.
Sonuçta insan, yol arkadaşını tanımak istiyor.
Çünkü bir ömür birlikte yaşayacağın kişiyle iyi geçinmek, herkesin hayrına!