Ana içeriğe atla

Deyyan

Kendini nerede arıyorsun?

Bu yazıları düşünmeye başladığımda ilk önce çok heyecanlandım. “Yaşasın, özgürüm!” dedim. Sabahları günlük tutar gibi; canım ne istiyorsa, o günün kesesinde ne varsa onu yazacaktım. Kafamda daha çok basit, eğlenceli ve sıradan şeyler vardı.

Sonrasında ise kendimi bir format hazırlarken buldum: “Şu sırayla, şu konular hakkında, şu şartlara uyarak yazabilirim.” Bir de baktım ki kendimi yine şartlı ve kontrollü bir yola sokmuşum. “E,” dedim, “özgürlük nerede kaldı?”

Yazmak istememe rağmen birkaç gün ara verdim; zihnim biraz durulsun istedim. Bu sırada elbette günüme ve kişisel günlüğüme yazmaya devam ediyordum. Sonra fark ettim ki oraya da yine bu konular hakkında yazıyorum. Daha kişisel, kendime odaklı ama etrafında dolaştığım temalar hep aynı: Güvenli alan, sevgi, ilişkiler, bağımlılık, zihin yapısı… Yani insanın kendini yeniden inşası.

Şu aralar elimde okuduğum üç kitap var. Bunlardan biri de Tibet’in Gençlik Pınarı. Kendi alanında, yani mistik literatürde oldukça eski bir kitapmış ama nedense ben daha önce hiç denk gelmemişim. Kitabın bir bölümünde Tibet’teki ruhani yaşam anlatılıyor. Okuyunca “Evet ya, ben bunlarla yaşamalıymışım! Akşama kadar oturduğumuz yerden astral seyahat yapar gezerdik, dünyaya karşı ne güzel bir mesafe…” diye düşündüm.

Çoğu insana göre bunlar son derece gereksiz, sıkıcı ve verimsiz işler. Buna karşın bazı insanların dünyası tamamen bu tür spiritüel konulardan oluşuyor. Özellikle son yıllardaki talep artışı, insanların arayışının bir kanıtı. Kimisi ne aradığını bilerek geziyor, kimisi ise bilinmezliğin getirdiği kaygıdan kaçmak için. Belirsizliğe soyut da olsa bir anlam yüklemek insanı rahatlatıyor; aksi takdirde dünyanın dönüş hızına yetişmek imkânsız.

Spiritüel konularda konuşulabilecek çok şey var ama kendi adıma bunları ne körü körüne kabul ederim ne de tamamen reddederim. Sonuçta işin kökeninde inanç yatıyor. Ben daha çok insanın kendini bu yolla arama sürecine odaklanıyorum.

İnsan ne olursa olsun, hangi yol ile olursa olsun kendini arar. Bazen bilincindedir, bazen değil; ama bu yaratılışın bir gereğidir. Çünkü en ilkel halimiz “savaş ya da kaç” programına ayarlı; yani ilk önceliğimiz güvenlik. Güvenlik içinse bilgi gerekli. Kendini ve içinde yaşadığın dünyayı bilmeden güvende olamazsın; denklem bu kadar basit. Hayata güvenli bir şekilde uyumlanmak için bilmek zorundayız.

Zihin, dünyanın içimizdeki karşılığıdır. Durmuyor ve çoğu zaman kontrol edilemiyor. Somut evrendeki bilgi duyulara dayanıyor ve bu duyular bazen yanıltıcı olabiliyor. Bildiğimiz en net şey, kontrolün bizde olmadığı. Kontrolün kimde olduğuna dairse inanç dışında elimizde tutabileceğimiz bir şey yok.

Bütün bunlara göre insan kendini nerede aramalı?

Dışarıda arayanlar da var, içeride arayanlar da… İkisi için de “doğru” ya da “yanlış” denemez. Ancak belki şu öngörülebilir: İçeride mutsuz olan dışarıya, dışarıda uyumsuz olan ise içsel arayışa ağırlık veriyor olabilir. Hangi alanda daha rahat ve güvende hissediyorsa orayı tercih eder.

Bu konuda etken ve değişken çok fazla olduğu için kesin bir kanıya varma çabası anlamsız. Ama gördüğüm kadarıyla mutlu ve sağlıklı insanlar, bu iki tarafı dengede tutmayı başaranlar.

Bir de bütün bunları görmezden gelmeyi seçenler var; arayışa girmeyi reddedip sadece duyularına güvenerek yaşamayı tercih edenler. Onların güvenli alanı da akışta kalmaktır belki. Takıldıkları, içinden çıkamadıkları yerde imdatlarına “kabullenme” yetişir. Bu da aslında inancın temelidir. Kabullenme —isteyerek de gelseniz mecburen de düşseniz— bu dünyadaki son duraktır. Ana kumanda sizde değilse başka çareniz kalmaz.

Bana gelince; ben bu arayışı keyifli bir yolculuğa dönüştürmeyi seçtim. Bu yolda yürümekten ve zaman geçirmekten tat alıyorum. “Doğru-yanlış” veya “iyi-kötü” etiketlerini kullanmadan ilerleyince manzara iyice genişliyor. Zaman geçirdiğim yer burası olunca, doğal olarak konuştuğum da bu oluyor. Kendimi daha çok yazarken arıyorum galiba.

Bir yanıt yazın