Deftere ve kendi kendime yazmaya o kadar alışmışım ki bilgisayarda beyaz ekranı görünce bir süre duraksıyorum. Hatta bir miktar gergin hissediyorum nedense.
Günlüklerime yazarken bir yanım, onları kimsenin okumayacağını düşünerek özgür hissederken diğer yanım bunun için üzülüyor. Günlüklerim diyorum çünkü birden fazla deftere yazıyorum. Benim gibi analitik düşünen ve kategori meraklısı birinin her şeyi tek bir yere yazması mümkün değil.
Kendimce belirlediğim her konu için farklı defter açıyorum. Örneğin en son açtığım defterin adı “Frekans”. Zihinsel ve ruhsal olarak bana iyi gelen cümleleri, bakış açılarını, düşünceleri not alıp bunlar üzerine yazıyorum. Bu yazma oyununu seviyorum. Aslında bundan önceki birkaç yazıda yapmaya çalıştığım şey de buna benziyor.
İnsanın ruh hali tekdüze değil. Bir noktada amacımız bu iniş çıkışları sağlıklı bir aralıkta tutmaya çalışmak. Psikolojimiz bu güvenli alanda salındığı sürece sorun olmuyor. Bir şekilde kontrol edebiliyor veya onunla uğraşırken diğer yandan hayatımızın rutinlerine devam edebiliyoruz.
Fakat duygu ve düşünce dalgalanması o aralıktan saptığında ve öngörülemez şekilde hareket ettiğinde hayata mola verip bununla uğraşmak zorunda kalabiliyoruz. “Hayata mola vermek” diye bir kavram olabilir mi bilmiyorum. Ama en azından bir süreliğine rutinlerin seviyesini aşağı çekmek gerekebiliyor.
Bu durum taze bir yara aldığımızda da olabiliyor, yorulduğumuzda veya ruhsal olarak yeterli beslenmediğimizde de olabiliyor.
İşte bu dönemlerde her zaman etrafımızda bizimle ilgilenecek, sevgisiyle sarıp sarmalayacak veya “sen kendinle ilgilen, ben senin sorumluluklarını bir süre alabilirim” diyecek birileri olmayabiliyor. Böyle birileri olsa dahi bunu talep edecek veya durumumuzu paylaşacak halimiz olmayabiliyor.
Bir yanımız en kısa zamanda bu durumdan çıkmak gerektiğini pekâlâ biliyor. Bunu iki şekilde yapma ihtimalimiz var; ya soruna odaklanıp kendimizce bir sonuca ulaştırıp öyle çıkarız ya da sümen altı yapıp görmezden gelerek, odak noktamızı değiştirerek, kendimizi farklı araçlarla uyuşturarak geçirebiliriz.
Fakat bastırılan sorun kısa bir süre sonra tekrar önümüze düşüyor. Orada döngü oluşuyor. Bir süre sonra bu döngüden yorulmaya başlıyoruz.
Yorgunsak dinlenmeye, aç kalmışsak beslenmeye, yaramız varsa da merhem sürmeye ihtiyacımız var. Önce bu kötülük halinin nedenini doğru tespit etmek gerekiyor.
Mesela ben, kendime göre belirlediğim özel alanım işgal edildiğinde yorulduğumu hissediyorum. Herkes kendi programına dönüp alanım temize çıktığında ise bir süre onu düzenlemem gerekiyor. Zihnimi, zamanımı, aksayan rutinlerimi tekrar düzene sokmak zaman alıyor.
Üzerime bulaşan duygulardan arınmak ve zihnimdeki bana ait olmayan düşüncelerden sıyrılmak çok da kolay olmuyor.
Bu ruh hali kötülük ya da çaresizlik halinden çok farklı. Bazen bununla “gizli depresyondayım” diye dalga geçiyorum. Özellikle isteksizlik, uyku hali ve uyuşma isteği depresyon belirtilerine benziyor. Fakat diğer yandan bu sadece bir bekleme ve toparlanma zamanı. Durumu analiz etmek ve gerekenleri temin etmek için zamana ihtiyaç var.
Yara aldıysam merhem bulmalıyım, yorgunsam dinlenme zamanı ayarlamalıyım, dağınıksam düzenlemek için enerji depolamalıyım.
Tabii benim için ana kaynak yazmak. Ona göre koordine olabiliyorum. Başkaları için de eminim farklı kaynaklar vardır. Özellikle sanat ve yaratıcılık, sevilen bir şeye odaklanmak; yani bir şekilde içerideki durumun dışarı yansımasını sağlayacak bir kaynak.
Frekans defterini bunun için yazmaya başladım. Enerjimi yükseltecek, bana ilham olan, motive eden şeyleri not alıp bu tür durumlarda başvurabileceğim bir destek olması için. Çünkü her seferinde aynı yolları baştan bulmaya çalışmak da ayrı bir enerji gerektiriyor.
Önemli olan bu olağan ve hatta olması gereken, güvenli alanın dışında çıkan duygu dalgalanmalarını kısa sürede düzene sokup devam edebilmek. Bunu kötü bir durum, ağır bir depresyon ya da içinden çıkılamaz bir çaresizlik hali gibi algılamadan yönetebilmek. Çünkü hayatın akışı içerisinde bu tür havalar her zaman ve herkes için var.
Fakat insan kötü halin konforuna dahi alışabilecek bir varlık.
Evet, kötü hal de bir süre sonra güvenli alan haline gelebiliyor. Sorumluluk almaktan kaçmak için en iyi saklanılacak yerdir çünkü. İnsanların size uzun süre anlayış gösterebileceği bir yerdir burası.
Bunun farkına varan ego bir süre sonra bundan hoşlanabilir. Böylece ilgi odağı olur, dikkat çeker, sorumluluklarından kaçar, gölgesinde sakladığı birçok şeyi rahatlıkla dışarı kusar. Sonra oluşan harabeyi fark eder ve yüzleşmemek için yine çıkmak istemez.
Döngü halinde uzun süre devam eder; ta ki hayatın bu duruma gösterdiği anlayış ve ayırdığı süre bitene kadar.
Çoğu insan bir noktada bunları içten içe bilir. O yüzden oyun oynayacağı alanı yıllar içerisinde belirler.
Kendi hayatının sorumluluğunu alabilecek olgunluğa gelen insan ise bu durumu bir avantaja çevirmeden, kimliğinin parçası haline getirmeden, hayatın akışı içinde halletmeye çalışır. Bu süreyi gereğinden fazla uzatmaz. Yaşadığı ruh halini karakterinin tamamıymış gibi taşımamaya, ilişkilerini de yalnızca bu ruh halinin içinden kurmamaya çalışır.
Bu duruma gelebilmek için insanın kendini çok çok iyi tanıması ve cesur olması gerekiyor sanırım.
Yazmayı sevmenin en önemli nedenlerinden biri, bazen başka birinden duymak istediklerimi kendi kendime söyleyebilmek galiba. İnsan yazarken iki kişi oluyor çünkü.