22.10.2026
Ölü Yetenek
Annemle babamın yatak başları ince uzun bir sandık şeklindeydi. Hayal meyal hatırlıyorum. Evdeki en ulaşılmaz yerlerden biriydi. En büyük keyiflerimden biri de gizli gizli o büyük kutunun içini dökmekti. İçerisinde babamın gençliğinde yaptığı yakma resimler ve annemin kız lisesinde yaptığı deri tablolar vardı.
Babam, askerliği sırasında bir ressamdan ahşap yakmayı öğrenmiş. İyi derecede resim yeteneği varmış ama o zamana kadar muhtemelen kendisi de bunun farkında değilmiş. Tanıştığı adam, fotoğraflara bakarak yakma tablolar yapıp satıyormuş. Babam da atölyesinde kendisine bir yakma makinesi yapmış. Onunla da tablolar yapmış. Annem ise renkli küçük deri parçalarını özel top ütülerle yapraklar hâline getirip çiçekli tablolar yapmış. Yıllar oldu hala ona benzer tablo görmedim. O zamanlar onlarla oynamaya bayılırdım.
Yıllar geçti. 2009 yılında hocalarımla tanıştım. Biri tarih profesörü ve hat sanatçısıydı, eşi ise tezhip sanatçısıydı. Tezhibe başladım ama sıfır yetenek, ciddi disiplinle… Bir yıl boyunca sadece yaprak ve çiçek çizdim. Şimdi bakınca meşhur karate filmindeki cilala, parlat misali gibiydi. Bir yılın sonunda desen oluşturmaya ve boyamaya geçecekken Kayra’ya hamile kaldım ve fırçalara dokunamadan bıraktım.
İçimde bir yerlerde hep çizme isteği kaldı ama hiç üzerine düşmedim.
2019 yılında kendi kendime mandala çizmeye başladım. Birkaç video izleyip gerisini kendim getirdim. Birkaç yıl mandala çizdim ama sevmeme rağmen ilerlemedim. Sonrasında pergel ve cetvelle uğraşmaktan sıkılıp serbest desenlere geçtim. Masamda bir eskiz defteri vardı. Ne zaman canım sıkılsa, düşünmem gerekse ya da tam tersi, zihnimi düzenlemem gerekse içimden geldiği gibi çizmek bana iyi geliyordu. Bilinçdışımın desenlerle kâğıda yansıması çok hoşuma gidiyordu.
Bir süre sonra desenlerde tekrara girdiğimi fark ettim. Aslında bu bir işaretti; zihnimin aynı yerlerde dolaştığını gösteriyordu bana. Takıldığımın, tıkandığımın, patinaj yaptığımın göstergesiydi. Bunu görmek çok da hoşuma gitmedi. Yüzleşemedim.
Çizme isteğim vardı ama boyalarla, malzemelerle, tekniklerle uğraşmak istemiyordum. Birkaç ressama, yeteneğimin olmadığını ama içimde ciddi bir çizme isteği olduğunu söyleyip resmin hangi dalına yönelmem gerektiğini sordum. Deneyerek kendin bulacaksın, dediler.
Bundan birkaç ay önce karşıma çevrim içi bir suluboya kursu çıktı. Önce çok sıcak bakmadım ama renklerle uğraşmak bir nebze ilgimi çekti.
Diğer taraftan Can’ın yeteneği olup olmadığını merak ediyordum ve tahmin ettiğim gibi olduğunu fark ettik. Altı yaş civarında YouTube’daki resim videolarına bakarak çizim yapıyordu. Ardından perspektif ve üç boyutlu çizimler yapmaya başladı, basit katı model çizimleri denedi. Bu beni inanılmaz mutlu etti. Hemen bir kursa yazdırdım ama Can resim kursuna alışamadı. Daha doğrusu kurs ve öğretmen onda beklediğim motivasyonu sağlamadı. Çizme isteğini ateşlemedi. Klasik çizimi sevmiyordu. Onu soğutmaktan korktuğum için çok üzerine gidemedim.
Zaman içerisinde bizim resim yeteneği sandığımız şeyin aslında uzamsal zekâsının bir göstergesi olduğunu fark ettim. Evet, eli çizime yatkındı ama daha çok perspektif, teknik resim, hatta mimari çizimler ilgisini çekiyordu. O konuda yaşına uygun bir eğitim bulamadığım için öylece kaldı.
Ben de seramiğe yönlendirdim. Orada da başarılı oldu ama yine eğitmen, zaman ve atölye sisteminin zorlukları nedeniyle devam edemedi. Evde atölye kurmaya çalıştım, malzemelerini toparladım, fırın buldum ama baktım ki benim harcadığım çaba onun ilgisinden daha fazla. Bu mantıklı değildi. Alan açmak, desteklemek ile zorlamak veya mecbur bırakmak arasında ince bir hat var. Çocukta ilgi ve tutku görünürse anne babanın çabası imkan sağlıyor ama o tutku yoksa yetenek olsa dahi bir işe yaramıyor.
Yeteneği körelmesin, belki ilerleyen zamanlarda tekrar alevlenir düşüncesiyle farklı yollardan resim sevgisini sıcak tutmaya çalıştım. Okuldaki resim öğretmenleri de bunu fark edip desteklediler ama orada da resim yarışmaları ters tepti.
Bu suluboya kursunun onun için de bir fırsat olabileceğini düşünerek kaydoldum. Benim çok hevesim olmasa da hem denemek, hem de ona imkân sunup ortam hazırlamak istedim.
Kurs beklediğimden iyi çıktı. Malzemeleri ve temel teknikleri görüp uygulamalar yaptık. Birlikte masa başına oturup karşılıklı resim yapmaya başladık. İkimiz de her şeyi aynı anda öğrendiğimiz için yaş, yetenek, deneyim gibi ayrıcalıklar ortadan kalktı ve eşitlendik. Bu, aramızda aynı seviyede olduğumuz, farklı bir bağ oluşturdu. “Bu bitince ikinci seviyeye geçelim anne” dedi “Peki” dedim.
Ben de suluboyayı sevmeye başladım, hem de tahminimden çok daha fazla. Suluboyanın dili ve felsefesi bambaşkaymış. Bu konuda da bir gün yazmak istiyorum.
Velhasılıkelam, babam ve annemle başlayan, içimizde bir yerlerde gömülü görsel sanat yeteneği var. Muhtemelen onların da genlerinden gelen ama ben dâhil kaç nesildir ortaya çıkmayan bir yetenek bu. Son varisi Can. Belki Kayra’da da var ama onu görmemiz daha zor. Can bunu ne kadar ortaya çıkarabilir ya da kendi çocuklarına nasıl aktaracak, bilmiyorum. İnanılmaz merak ediyorum.
İşin ilginç yanı, yetenek ya da her neyse bu yatkınlık, var olsa da hiçbirimizde bunu sürdürecek ve hayatın merkezine koyacak bir tutku yokmuş. Bu nedenle de bu enerji bir türlü kendini gösteremiyor galiba.
Buna Ölü Yetenek denebilir mi acaba? Ve buna benzer daha ne ölü yeteneklerimiz var, kim bilir?
Bakalım suluboya bizi nereye götürecek ve bu hikâye nasıl devam edecek?